İsmail Cingöz
Giriş
Bir devletin askerî gücü yalnızca sahip olduğu silahların sayısıyla değil, ihtiyaç duyduğu silah ve sistemleri ne ölçüde kendi imkânlarıyla tasarlayabildiği, geliştirebildiği, üretebildiği ve sürdürülebilir biçimde kullanabildiğiyle ölçülmektedir; çünkü başka ülkelerden satın alınan askerî kapasite, tedarikçi devletin siyasi iradesinden bütünüyle bağımsız değildir. Buna karşılık millî savunma sanayii; caydırıcılığın yanı sıra dış politika hareket serbestisi, teknolojik gelişmişlik, ekonomik katma değer ve stratejik özerklik üretmektedir. Dolayısıyla savunma sanayii, bir ülkenin jeopolitik gücünün temel unsurlarından biridir.
Türkiye’nin bu alandaki serüveni yeni değildir. Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında Mustafa Kemal Atatürk’ün tam bağımsızlık anlayışı ekonomik ve teknolojik bağımsızlığı da kapsarken, havacılık ve savunma sanayii bu düşüncenin stratejik alanlarından biri olarak görülmüştür.[1] 1925 yılında Türk Tayyare Cemiyeti kurulmuş; aynı dönemde askerî fabrikalar, mühimmat tesisleri ve havacılık yatırımları geliştirilmiştir.[2] Devlet yatırımlarının yanı sıra Vecihi Hürkuş, Nuri Demirağ, Şakir Zümre ve Nuri Killigil gibi girişimciler de Türkiye’nin kendi uçak, silah ve mühimmatını üretebilmesi için önemli teşebbüslerde bulunmuşlardır.
Cumhuriyet’in ilk döneminde başlayan yerli savunma girişimleri, sonraki yıllarda değişen güvenlik anlayışı ve tedarik politikaları nedeniyle sürdürülebilir bir yapıya dönüşememiştir. Özellikle II. Dünya Savaşı sonrasındaki güvenlik ortamı, Türkiye’nin Batı ittifak sistemine yönelmesi, 1947’den itibaren başlayan Amerikan askerî yardımları ve 1952’de NATO üyeliğiyle birlikte değişen tedarik modeli, savunma ihtiyaçlarının karşılanmasında dış kaynakların ağırlığını artırmıştır.[3]
Burada üzerinde durulması gereken mesele, yalnızca bazı fabrikaların kapanması veya bazı girişimcilerin desteklenmemesinden ibaret değildir. Asıl mesele; yetişmiş insan gücü, mühendislik tecrübesi, üretim kültürü, yan sanayi ve teknolojik bilgi birikiminin nesilden nesile aktarılmasını sağlayacak savunma sanayii sürekliliğinin yeterince kurumsallaştırılamamış olmasıdır.
Vecihi Hürkuş: Uçmak Yetmedi, Uçağı da Yapmak Gerekiyordu
Türk havacılık tarihinin sembol isimlerinden Vecihi Hürkuş, yalnızca savaş pilotu değil, aynı zamanda uçak tasarımcısı ve girişimciydi. Osmanlı Ordusu’nda askerî kariyerine astsubay olarak başlamış, daha sonra tayyareci olarak görev yapmış; Balkan Savaşları, I. Dünya Savaşı ve Millî Mücadele’de görev alan Hürkuş, savaş sonrasında Türkiye’nin kendi uçağını üretmesi gerektiği düşüncesine yönelmiş ve 1924 yılında Vecihi K-VI’yı tasarlayıp üretmiştir.[4]
Ancak Türkiye’de henüz üretilen bir uçağın uçuşa elverişliliğini değerlendirecek yeterli teknik ve hukuki altyapının bulunmaması önemli bir sorun oluşturmuştur. Vecihi K-VI için uçuş izni talep edildiğinde, uçağı değerlendirebilecek teknik personelin bulunmadığı gerekçesiyle süreç uzamış; Hürkuş 28 Ocak 1925’te uçağıyla izinsiz uçmuş ve bunun sonucunda cezalandırılmıştır.[5]
Bu hadise Türk savunma ve havacılık tarihindeki temel sorunlardan birini göstermesi açısından önemlidir: Hiçbir teknolojik girişim, onu destekleyen hukuk sistemi, devlet politikaları ve kurumsal yapının sağladığı imkânların ötesinde gelişemez.
Vecihi Hürkuş daha sonraki yıllarda da çalışmalarından vazgeçmemiş, yeni uçaklar tasarlamış, havacılık okulu kurmuş ve Türkiye’de sivil havacılığın gelişmesi için çaba göstermiştir. Fakat şahsi gayret ve girişimcilikle başlayan bu tecrübe, sürdürülebilir büyük ölçekli bir uçak üretim sanayiine dönüşememiştir.
Sonuç olarak Vecihi Hürkuş örneğinde mesele yalnızca bir öncünün karşılaştığı bürokratik güçlükler değildir. Daha geniş açıdan bakıldığında sorun; yenilikçi girişimci, devlet, üniversite, finansman, kullanıcı makam ve sanayi arasında uzun vadeli bir teknoloji ekosisteminin henüz oluşmamış olmasıdır.
Nuri Demirağ: Uçak Fabrikasından Gök Okulu’na
Nuri Demirağ’ın girişimi ise Türk havacılık tarihinde çok daha geniş kapsamlı bir sanayileşme modeli ortaya koymuştur. Demiryolu yatırımları nedeniyle Mustafa Kemal Atatürk tarafından kendisine “Demirağ” soyadı verilen Nuri Bey, Türkiye’nin havacılık ihtiyacının bağışlarla yabancı uçak satın alınarak karşılanmasını yeterli görmemiş; uçakların Türkiye’de üretilmesi gerektiğini savunmuştur.
Bu düşünce doğrultusunda 1936’da İstanbul Beşiktaş’ta uçak üretim tesisini kurmuş, Yeşilköy’de ise uçuş sahası ve Gök Okulu oluşturmuştur. Türk Hava Kurumu (THK) tarafından 65 planör ve 10 uçak sipariş edilmiş; planörler teslim edilmiş ancak uçak siparişleri konusunda yaşanan anlaşmazlık Demirağ’ın havacılık girişiminin geleceğini önemli ölçüde etkilemiştir.[6]
Demirağ’ın tesislerinde geliştirilen Nu.D.36 eğitim uçağının yanı sıra Nu.D.38 çift motorlu yolcu uçağı, dönemin Türkiye’si açısından ileri bir teknolojik girişimdi. Fakat THK ile yaşanan sipariş anlaşmazlığı, test ve kabul süreçlerindeki problemler, Nu.D.36 uçağının kabul test uçuşunun ardından iniş yaparken pilot ve mühendis Selahattin Alan’ın yaşadığı ölümcül kaza ve kamu kurumlarından beklenen yeni siparişlerin gelmemesi girişimin ekonomik sürdürülebilirliğini zayıflatmıştır.[7]
Nuri Demirağ örneği savunma sanayii açısından son derece öğreticidir; çünkü savunma ve havacılık sektöründe yalnızca fabrika kurmak yeterli değildir. Üretilen platformun yaşaması için devletin uzun vadeli sipariş politikası, Ar-Ge finansmanı, test ve sertifikasyon sistemi, yetişmiş mühendis kadrosu ve ihracat kanallarının birlikte çalışması gerekir.
Böylece Demirağ’ın yaşadığı tecrübe, Türkiye’nin uçak yapamadığını değil; uçak üretme kabiliyetini sürekli bir sanayi politikasına dönüştüremediğini göstermektedir.
Şakir Zümre ve Yerli Mühimmat Sanayiinin Kaderi
Cumhuriyet’in ilk dönem savunma sanayii öncülerinden Şakir Zümre de özel sektör eliyle silah ve mühimmat üretiminin önemli temsilcilerindendir. 1925 yılında faaliyete başlayan fabrikasında çeşitli mühimmat, bomba ve patlayıcıların üretilmesi, henüz sanayileşme sürecinin başındaki Türkiye açısından önemli bir gelişmeydi.[8]
Erken Cumhuriyet döneminde devlet eliyle Ankara, Kırıkkale ve diğer merkezlerde savunma sanayii tesisleri kurulurken, Şakir Zümre gibi özel girişimcilerin faaliyet göstermesi, savunma sanayiinin yalnızca kamu fabrikalarına dayalı olmayan daha geniş bir üretim modeline dönüşme ihtimalini ortaya çıkarmıştı.
Ancak II. Dünya Savaşı sonrasında uluslararası sistem değişmiş, Türkiye’nin güvenlik politikası giderek Amerika Birleşik Devletleri (ABD) merkezli Batı güvenlik mimarisiyle bütünleşmiştir. Özellikle 1947’den itibaren Amerikan askerî yardımlarının başlaması, Türk ordusunun kısa sürede modernizasyonuna katkı sağlarken, uzun vadede yerli üretim açısından farklı sonuçlar ortaya çıkarmıştır.[9]
Müttefik ülkelerden yardım veya uygun koşullarla sağlanan silah ve mühimmat karşısında henüz ölçek ekonomisine ulaşamamış yerli özel üreticilerin rekabet edebilmesi oldukça güçtü. Şakir Zümre’nin fabrikasının zaman içerisinde savunma üretiminden uzaklaşarak farklı sivil ürünlere yönelmesi, dönemin savunma sanayii politikasındaki dönüşümün sembolik örneklerinden biri olarak değerlendirilebilir.
Burada Amerikan yardımını tek başına “yerli savunma sanayiini ortadan kaldırmak için hazırlanmış bir politika” şeklinde yorumlamak tarihsel süreci fazlasıyla basitleştirecektir. Zira Türkiye, II. Dünya Savaşı sonrasında Sovyetler Birliği kaynaklı ciddi güvenlik kaygıları yaşamış ve ordusunu hızla modernize etme ihtiyacı duymuştur. Ancak kısa vadeli askerî gerekliliklerle uzun vadeli teknolojik bağımsızlık arasında kurulması gereken denge sağlanamadığında, dış tedarik yerli sanayinin gelişmesini sınırlandırabilmektedir.
Sorun tam da burada ortaya çıkmıştır.
Nuri Killigil: Silah Üreten Girişimci ve 1949 Faciası
Nuri Killigil, askerî kimliğinin yanı sıra Türkiye’nin ilk özel savunma sanayii girişimcilerinden biri olarak öne çıkmaktadır. Kütahya, Karaburun, Pendik, Zeytinburnu ve Sütlüce’de farklı sanayi faaliyetlerinde bulunan Killigil, özellikle 1938’de kurduğu Sütlüce Silah Fabrikası ile silah ve mühimmat üretimine yönelmiştir.[10]
Kendi tasarımı olan 9 mm Nuri Killigil tabancası[11] başta olmak üzere çeşitli silah ve mühimmatların üretildiği tesis, özel sektör eliyle savunma sanayii geliştirilmesi açısından önemli bir örnektir.
Ancak 2 Mart 1949 tarihinde Sütlüce’deki fabrikada meydana gelen büyük patlama, Nuri Killigil’in hayatını kaybetmesine ve tesisin yok olmasına yol açmıştır. Dönemin TBMM tutanaklarında olayın ardından fabrikanın kuruluş yeri, çalışma şartları, güvenlik tedbirleri ve patlamanın sebepleri hakkında adli ve idari soruşturma yürütüldüğü görülmektedir.[12]
Nuri Killigil’in özellikle Orta Doğu ülkelerine yönelik silah ve mühimmat faaliyetleri nedeniyle fabrikanın sabotaj sonucu ortadan kaldırıldığına ilişkin çeşitli iddialar yıllardır gündeme getirilmektedir. Ancak mevcut tarihsel veriler, bu iddiaları kesin bir hükme dönüştürmeye yeterli değildir. Bu nedenle akademik açıdan doğru yaklaşım, sabotaj ihtimalini tarih yazımındaki tartışmalardan biri olarak kaydetmek; kanıtlanmış bir gerçek şeklinde sunmamaktır.
Buna karşılık tartışmasız olan husus şudur: Nuri Killigil’in ölümü ve fabrikanın ortadan kalkması, Türkiye’nin özel savunma sanayii tecrübesinin önemli bir üretim merkezini kaybetmesine yol açmıştır.
Cumhuriyet’in ilk çeyrek yüzyılında gelişmeye başlayan yerli havacılık ve savunma sanayii girişimlerinin süreklilik kazanamaması, Türk savunma sanayii tarihindeki ilk büyük süreklilik kırılmasını oluşturmuştur. Dış askerî yardımlar ve değişen tedarik politikalarıyla derinleşen bu süreçten sonra, 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı’nın ardından uygulanan silah ambargosu ise dışa bağımlılığın sakıncalarını ortaya çıkaran ikinci büyük tarihsel dönüm noktası olmuştur.
1947 Sonrası Dönüşüm: Dış Yardımdan Dışa Bağımlılığa
- Dünya Savaşı sonrasında Türkiye çok farklı bir jeopolitik ortamla karşı karşıya kalmıştır. Sovyetler Birliği’nin Türkiye üzerindeki baskıları, Boğazlar meselesi ve güvenlik kaygıları Ankara’yı hızla Batı ittifakına yaklaştırmıştır. 1947 Truman Doktrini kapsamında başlayan Amerikan askerî yardımı, Türk ordusunun modernizasyonunda önemli rol oynamış; 1952’de NATO üyeliğiyle Türkiye’nin güvenlik mimarisi Batı sistemi içerisinde kurumsallaşmıştır.[13]
Bu tercih dönemin şartları içerisinde stratejik gerekçelere sahipti. Ancak askerî yardım mekanizmasının yapısal sonuçlarından biri, Türk Silahlı Kuvvetlerinin ihtiyaçlarının önemli bölümünün dış tedarikle karşılanabilir hâle gelmesiydi.
Hazır sistemlerin düşük maliyetle veya yardım kapsamında temin edilmesi, yeni gelişmekte olan yerli sanayinin ekonomik rekabet gücünü azaltmıştır. Daha da önemlisi, savunma ihtiyacının “üretilecek bir teknoloji” yerine “tedarik edilecek bir ürün” olarak görülmesi riski ortaya çıkmıştır.
Nitekim 1920’lerden 1940’lara uzanan dönemde gelişen bazı özel girişimler uzun ömürlü sanayi kuruluşlarına dönüşemezken, savunma teknolojilerinde dışa bağımlılık giderek yapısal bir sorun hâline gelmiştir.
Türkiye bu durumun stratejik maliyetini en açık biçimde yaklaşık çeyrek yüzyıl sonra görecektir.
1974 Kıbrıs Barış Harekâtı: Bağımlılığın Bedeli
1974 Kıbrıs Barış Harekâtı ve sonrasında Türkiye’ye uygulanan ABD silah ambargosu, savunma sanayii tarihinde ikinci büyük kırılmayı oluşturmuştur. Türkiye, müttefiklerinden aldığı silah ve sistemleri kendi ulusal güvenlik çıkarları doğrultusunda kullanmasının siyasi kısıtlamalara tabi olabileceğini tecrübe etmiştir.
Savunma Sanayii Başkanlığının “Biz Kimiz” başlıklı kurumsal tarihçe bölümünde de 1974 Kıbrıs bunalımı sırasında müttefik ülkelerden alınan savunma teçhizatının kullanılmasında karşılaşılan engellerin, diğer ülkelere mutlak bağımlılığın sakıncalarını açık biçimde ortaya koyduğu ifade edilmektedir.[14]
Ambargo sonrasında Kara, Deniz ve Hava Kuvvetlerini Güçlendirme Vakıflarının faaliyetleri hız kazanmış; ASELSAN, HAVELSAN ve ASPİLSAN gibi kuruluşların ortaya çıkmasıyla yeni bir savunma sanayii yapılanması başlamıştır. 1985 yılında çıkarılan 3238 sayılı Kanun ise savunma sanayiinin geliştirilmesini daha sistematik bir kurumsal yapıya kavuşturmuştur.[15]
Bu açıdan bakıldığında 1974 ambargosu yalnızca Türkiye’ye uygulanan bir yaptırım değildir. Aynı zamanda Ankara’nın savunma sanayii politikasında stratejik bağımsızlık düşüncesinin yeniden keşfedildiği tarihsel bir dönüm noktasıdır.
Vecihi K-VI’dan KAAN’a: Kaybedilen Sürekliliğin Yeniden Kurulması
Türkiye’nin son yıllarda savunma sanayiinde ulaştığı kapasite, tarihsel perspektifle değerlendirildiğinde çok daha anlamlı hâle gelmektedir. İnsansız hava araçları, füze sistemleri, elektronik harp teknolojileri, radarlar, savaş gemileri, zırhlı araçlar, mühimmatlar ve hava savunma sistemleriyle Türkiye artık yalnızca kendi ihtiyaçlarını karşılamaya çalışan bir ülke değil, uluslararası savunma pazarında önemli bir tedarikçi hâline gelmiştir. Nitekim 2025 yılında İstanbul’da düzenlenen 17. Uluslararası Savunma Sanayii Fuarı (IDEF 2025) kapsamında gerçekleştirilen 270 imza töreninin yaklaşık %65’i ihracat odaklı olmuş; fuarda imzalanan ihracat anlaşmalarının toplam değeri 5,85 milyar ABD dolarını aşmıştır. Ayrıca Türk savunma sanayii ürünlerinin ihraç edildiği ülke sayısı 185’e ulaşmıştır.[16][17]
Bu dönüşümün en sembolik örneklerinden biri KAAN Millî Muharip Uçak projesidir. Türkiye’nin millî savaş uçağı KAAN, 21 Şubat 2024 tarihinde ilk uçuşunu gerçekleştirerek Türk havacılık tarihinde yeni bir döneme işaret etmiştir.[18]
Daha da dikkat çekici olan gelişme, Türkiye’nin yalnızca kendi ihtiyaçları için üretim yapmaktan çıkıp yüksek teknoloji içeren havacılık platformlarını NATO ülkelerine ihraç edebilecek seviyeye ilerlemesidir. Nitekim HÜRJET’in İspanya’ya ihracatına yönelik 2025 sonunda açıklanan yaklaşık 2,6 milyar avroluk program, bu dönüşümün önemli göstergelerinden biri olmuştur.[19]
2026 itibarıyla savunma sanayii ekosisteminde 4.000’i aşkın şirket ile yaklaşık 100 bin mühendis ve teknisyenin bulunduğunun açıklanması, meselenin artık birkaç büyük şirketten ibaret olmadığını; genişleyen bir teknoloji ve üretim ekosisteminin oluştuğunu göstermektedir.[20]
Tam da bu noktada Vecihi Hürkuş, Nuri Demirağ, Şakir Zümre ve Nuri Killigil’in hikâyeleri günümüz açısından yeniden anlam kazanmaktadır; çünkü onların hedeflediği şey esasen bugünkü savunma sanayii vizyonundan çok farklı değildi: Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu stratejik sistemleri kendi insanı, kendi mühendisliği ve kendi sanayi altyapısıyla üretebilmesi.
Savunma Sanayii Jeopolitik Gücü Nasıl Üretir?
Savunma sanayiinin jeopolitik güce dönüşmesi birkaç farklı mekanizma üzerinden gerçekleşmektedir.
İlk olarak yerli üretim, devletin dış politika hareket serbestisini artırmaktadır. Bir askerî operasyonun gerçekleştirilmesi için başka bir ülkenin mühimmat, yedek parça, bakım veya siyasi onayına bağımlı olmak, teorik olarak güçlü görünen askerî kapasitenin gerçek kullanım değerini sınırlayabilir.
Bunun yanında savunma ihracatı diplomatik ilişki üretmektedir. Bir ülkeye satılan savaş uçağı, gemi, insansız hava aracı veya hava savunma sistemi tek seferlik ticari mal değildir. Eğitim, mühimmat, modernizasyon, bakım, yazılım ve lojistik destek nedeniyle onlarca yıl sürebilecek stratejik ilişki yaratır.
Daha da önemlisi savunma sanayii teknolojik çarpan etkisine sahiptir. Havacılık, uzay, elektronik, yapay zekâ, malzeme bilimi, motor teknolojileri, haberleşme ve yazılım gibi alanlarda savunma projeleri için geliştirilen kabiliyetler zamanla sivil sektörlere aktarılabilmektedir.
Son olarak kendi silahını üreten devlet, yalnızca askerî güç sahibi değil, güç üreten devlet hâline gelmektedir.
Bu nedenle savunma sanayii yatırımları salt ekonomik veya askerî faaliyetler olarak değerlendirilmemelidir. Bunlar aynı zamanda dış politikanın ve jeopolitiğin teknolojik altyapısını oluşturmaktadır.
Peki Engellenmeselerdi Türkiye Bugün Nerede Olurdu?
Vecihi Hürkuş’un, Nuri Demirağ’ın, Şakir Zümre’nin veya Nuri Killigil’in girişimleri kesintisiz devam etmiş olsaydı Türkiye’nin bugün hangi teknolojik seviyede bulunacağını kesin biçimde söylemek mümkün değildir. Tarih, gerçekleşmeyen ihtimaller üzerinden bilimsel kesinlikle yeniden kurulamaz.
Ancak başka bir değerlendirme yapılabilir.
Savunma ve havacılık sanayiinde teknolojik bilgi kümülatiftir. Bir uçak üreten nesil, ikinci uçağı sıfırdan üretmez; önceki tecrübenin üzerine yenisini koyar. Fabrikalar kadar tasarım kültürü, mühendislik okulları, tedarikçiler, test altyapısı ve üretim tecrübesi de kuşaktan kuşağa aktarılır.
Bu bakımdan, 1930’larda oluşmaya başlayan özel havacılık ve savunma girişimleri kesintisiz biçimde desteklenmiş ve kurumsallaştırılmış olsaydı, Türkiye’nin 1950’lerden itibaren daha güçlü bir yerli teknoloji altyapısıyla yoluna devam etmesi ihtimal dâhilindeydi.
Belki de asıl kayıp birkaç uçak fabrikası veya mühimmat tesisinin kapanması değildi.
Asıl kayıp zamandı.
Bir ülkenin sanayileşme tarihinde kaybedilen birkaç on yıl, yalnızca üretim miktarı kaybı değildir; mühendislik nesillerinin, tasarım kültürünün, teknoloji birikiminin ve küresel pazar tecrübesinin kaybıdır.
Bugün Türkiye’nin savunma sanayiinde gerçekleştirdiği atılım bu nedenle yalnızca yeni bir başarı hikâyesi olarak değil, aynı zamanda yaklaşık bir asır önce başlayan fakat çeşitli sebeplerle sürekliliği sağlanamayan bir stratejik arayışın yeniden güç kazanması şeklinde okunmalıdır.
Sonuç
Cumhuriyet’in ilk yıllarında Vecihi Hürkuş’un uçakları, Nuri Demirağ’ın fabrikası ve Gök Okulu, Şakir Zümre’nin mühimmat üretimi ve Nuri Killigil’in silah fabrikası birbirinden bağımsız şahsi girişimler gibi görünse de ortak bir stratejik düşüncenin parçalarıdır:
Türkiye’nin güvenliği başka ülkelerin üretim kapasitesine bütünüyle bağımlı olmamalıdır.
Bu girişimlerin tamamının bilinçli ve tek merkezden yürütülen bir politika ile “engellendiğini” ileri sürmek, mevcut tarihsel verilerin sınırlarını aşacaktır. Ancak özellikle II. Dünya Savaşı sonrasında değişen güvenlik politikaları, dış askerî yardımlar, kamu tedarik tercihleri, yetersiz kurumsal ve finansal destek ile teknoloji ekosisteminin henüz olgunlaşmamış olması, erken dönem özel savunma girişimlerinin süreklilik kazanmasını zorlaştırmıştır.
1974 Kıbrıs Barış Harekâtı sonrasında yaşanan silah ambargosu ise dışa bağımlılığın yalnızca ekonomik değil, doğrudan jeopolitik bir kırılganlık olduğunu göstermiştir.
Türkiye’nin bugün KAAN’dan HÜRJET’e, İHA ve SİHA’lardan millî gemilere, füze ve hava savunma sistemlerinden elektronik harp teknolojilerine kadar genişleyen savunma sanayii kapasitesi, bu tarihsel tecrübenin stratejik önemini yeniden ortaya koymaktadır.
Vecihi Hürkuş’un K-VI’sı ile KAAN arasında yaklaşık bir asır vardır. Ancak bu iki uçağı birbirine bağlayan düşünce aynıdır:
Göklerini korumak isteyen bir millet, yalnızca uçmayı değil, kendi uçağını yapmayı da bilmek zorundadır.
Savunma sanayiinde bağımsızlık mutlak bir dışa kapalılık anlamına gelmez. Günümüzün karmaşık teknoloji dünyasında hiçbir devlet bütün sistemlerini tek başına üretmemektedir. Stratejik özerklik; kritik teknolojilerde karar verme, üretme, sürdürebilme ve gerektiğinde alternatif geliştirme kabiliyetine sahip olmaktır; çünkü savunma sanayii askerî güç üretir, askerî güç caydırıcılık sağlar, caydırıcılık dış politika hareket alanını genişletir ve genişleyen hareket alanı jeopolitik güce dönüşür.
Uluslararası ilişkiler açısından değerlendirildiğinde ise savunma sanayiindeki yerli üretim kapasitesi, devletlerin yalnızca güvenlik politikalarını değil, dış politika tercihlerini ve diplomatik hareket alanlarını da doğrudan etkilemektedir. Kendi kritik savunma sistemlerini geliştirebilen ülkeler, uluslararası krizlerde daha bağımsız karar alabilmekte; savunma ihracatı yoluyla kurdukları uzun vadeli iş birlikleri sayesinde bölgesel ve küresel ölçekte siyasi etkilerini artırabilmektedir. Bu nedenle savunma sanayiinde elde edilen teknolojik kazanımlar, yalnızca askerî değil, aynı zamanda jeopolitik ve diplomatik güç unsurları olarak da değerlendirilmelidir.
Vecihi Hürkuş’un K-VI’sından KAAN’a uzanan yaklaşık bir asırlık yolculuk, yalnızca Türk savunma sanayiinin gelişim hikâyesi değildir. Aynı zamanda bir milletin teknolojiyle bağımsızlık arayışının, zaman zaman kesintiye uğrasa da hiçbir zaman tamamen sona ermeyen stratejik yürüyüşünün tarihidir.
:
İsmail CİNGÖZ; Uluslararası Siyaset Uzmanı, BULTÜRK Ankara Temsilcisi, TDPB Basın Kulübü Başkanı. E Posta: cingozismail01@gmail.com
Dipnotlar
[1] Tuğrul Oğuzhan Yılmaz, “Türk Savunma Sanayii ve Afrika”, Türk Dünyası Araştırmaları, C. 120, S. 237, Kasım-Aralık 2018, s. 41-66.
[2] Türk Hava Kurumu, “Türk Tayyare Cemiyeti (T.Ta.C.)”, Türk Hava Kurumu Resmî İnternet Sitesi, https://www.thk.org.tr/turk_tayyare_cemiyeti (Erişim Tarihi: 01.08.2026).
[3] Muhammet Faruk Çakır, “Amerika Birleşik Devletleri, Orta Doğu’nun Savunulması ve Türkiye: 1946-1952”, Liberal Düşünce Dergisi, S. 113, 2024.
[4] Türk Hava Kurumu, “Vecihi Hürkuş”, Türk Hava Kurumu Resmî İnternet Sitesi, https://www.thk.org.tr/vecihi_hurkus (Erişim Tarihi: 01.08.2026).
[5] Cumhurbaşkanlığı Atatürk Araştırma Merkezi, Atatürk Ansiklopedisi, “Vecihi Hürkuş”, https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/detay/141/Vecihi-H%C3%BCrku%C5%9F-%281895–1969%29? (Erişim Tarihi: 01.08.2026).
[6] Osman Yalçın, “Mühürdarzade Nuri Bey’in (Demirağ) Hayatı ve Çalışmaları (1886-1957)”, Ankara Üniversitesi Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi, S. 44, Güz 2009, s. 743-769.
[7] Osman Yalçın, a.g.m., s. 759 vd.
[8] Enes Kurt ve Yasin Şehitoğlu, “Erken Cumhuriyet Dönemi Türk Savunma Sanayi Fabrikaları (1923-1950)”, Yıldız Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, C. 7, S. 1, Ağustos 2023, s. 39-48, DOI: 10.14744/ysbed.2023.00030, https://dergipark.org.tr/tr/pub/ysbed/article/408707 (Erişim Tarihi: 01.08.2026).
[9] Muhammet Faruk Çakır, a.g.m.
[10] Nejdet Karaköse, Askerî, Siyasi ve Silah Sanayicisi Kişiliği ile Nuri Paşa (Killigil), (Yayımlanmamış Doktora Tezi), Dokuz Eylül Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Enstitüsü, İzmir, 2010, s. 145-152.
[11] T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Türk Dünyası Ansiklopedisi, “Nuri Killigil”, 30 Aralık 2023, https://turkdunyasiansiklopedisi.gov.tr/detay/819/Nuri-Killigil (Erişim Tarihi: 01.08.2026).
[12] TBMM, Tutanak Dergisi, Dönem VIII, C. 17, 1949, Sütlüce’deki Nuri Killigil Fabrikası patlamasına ilişkin görüşmeler. Dönemin Meclis görüşmelerinde patlamanın sebepleri hakkında adli ve idari tahkikat yürütüldüğü, tesisin kuruluş yeri ve güvenlik şartlarının da tartışıldığı görülmektedir.
[13] Muhammet Faruk Çakır, a.g.m.
[14] T.C. Cumhurbaşkanlığı Savunma Sanayii Başkanlığı, “Biz Kimiz”, Savunma Sanayii Başkanlığı Resmî İnternet Sitesi (Tarihçe Bölümü), https://www.ssb.gov.tr/biz-kimiz (Erişim Tarihi: 01.08.2026).
[15] T.C. Cumhurbaşkanlığı Savunma Sanayii Başkanlığı, “Mevzuat”, 3238 Sayılı Savunma Sanayii ile İlgili Bazı Düzenlemeler Hakkında Kanun, Kanun No: 3238, Kabul Tarihi: 07.11.1985, Resmî Gazete, 13.11.1985, Sayı: 18927, https://www.ssb.gov.tr/mevzuat (Erişim Tarihi: 01.08.2026).
[16] T.C. Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı, “Savaş uçağı, SİHA ve gemilerle Türkiye, IDEF’te 5,85 milyar dolarlık savunma ihracat anlaşmaları imzaladı (ABD)”, 29.07.2025, https://www.iletisim.gov.tr/turkce/dis_basinda_turkiye/detay/savas-ucagi-siha-ve-gemilerle-turkiye-idefte-585-milyar-dolarlik-savunma-ihracat-anlasmalari-imzaladi-abd (Erişim Tarihi: 01.08.2026).
[17] IDEF 2025 Resmî İnternet Sitesi, “Cumhurbaşkanlığı Savunma Sanayii Başkanı’nın IDEF 2025 Mesajı”, https://idef.com.tr/index.php/cumhurbaskanligi-savunma-sanayii-baskaninin-idef-2025-mesaji (Erişim Tarihi: 01.08.2026).
[18] Türk Havacılık ve Uzay Sanayii A.Ş. (TUSAŞ), “Millî Muharip Uçak KAAN İlk Uçuşunu Gerçekleştirdi”, 21 Şubat 2024, https://www.tusas.com/medya-merkezi/haberler/milli-muharip-ucak-kaan-ilk-ucusunu-gerceklestirdi (Erişim Tarihi: 01.08.2026).
[19] T.C. Cumhurbaşkanlığı Savunma Sanayii Başkanlığı, “Türk Savunma Sanayiimizde Tarihi HÜRJET İhracat Başarısı”, 31 Aralık 2025, https://www.ssb.gov.tr/haber/turk-savunma-sanayiimizde-tarihi-hurjet-ihracat-basarisi (Erişim Tarihi: 01.08.2026).
[20] T.C. Cumhurbaşkanlığı Savunma Sanayii Başkanlığı, “Türk Savunma Sanayiinde Bu Hafta Neler Oldu?”, 13.07.2026, https://www.ssb.gov.tr/haber/turk-savunma-sanayiinde-bu-hafta-neler-oldu-2026-07-13 (Erişim Tarihi: 01.08.2026).

Yarım Kalan Stratejik Hayallerden Küresel Savunma Gücüne: Türk Savunma Sanayiinin Tarihsel Yolculuğu
Mürekkep, Kimliği Yaşatır: Nüvvab Mektebi’nden Bulgaristan Türklerinin Kültür Direnişine
İNSAN, ANCAK “KENDİSİ” KADARDIR
Bir Mahallenin Kapısından Türkiye’nin Geleceğine: Muhtarlık Kurumu ve Sivil Toplumun Ortak Vizyonu
Yunan İşgalleri ve Lozan’ın 59. Maddesi
Bulgaristan’da Eğitim: Bir Milletin Geleceğini Belirleyen Sessiz Mücadele
Dostluk: Zamanın Eskitemediği En Büyük Servet
Kalotina Sınır Kapısı’nda Bulgaristan’a Giriş Yapan Araç Trafiği Yoğunluğunu Koruyor
Bulgaristan’da Cumhurbaşkanlığı Seçimi 25 Ekim’de Yapılacak