Rafet ULUTÜRK

Bulgaristan’ın bugün karşı karşıya bulunduğu kriz, yalnızca hükümetlerin değişmesi, partilerin parçalanması veya bir liderin yükselip diğerinin gerilemesiyle açıklanamaz. Görünen siyasi sarsıntının altında çok daha ağır bir gerçek yatmaktadır:

Bulgaristan, verimli topraklara, tarım geleneğine, su kaynaklarına ve yetişmiş insan gücüne sahip olduğu hâlde kendi halkını yeterince doyuramayan bir ülke görüntüsüne sürüklenmiştir.

Bu cümle yalnızca sofradaki ekmeği anlatmaz.

“Kendini doyuramamak”; üretimini kaybetmek, gençlerini ülkede tutamamak, enerjisini güvence altına alamamak, halkına gelecek ümidi verememek ve siyasi iradesini kendi millî çıkarları doğrultusunda kullanamamak demektir.

Bir ülke temel ihtiyaçlarını dışarıdan karşılarken, gençlerini dışarıya gönderiyor ve içeride kalan vatandaşlarına yoksulluk ile umutsuzluk arasında bir hayat sunuyorsa, mesele sadece ekonomik değildir.

Bu, bir devlet kapasitesi meselesidir.

Bir egemenlik meselesidir.

Hatta bir varlık meselesidir.

Toprak Var, Üretim Neden Yok?

Bulgaristan tarih boyunca Balkanların önemli tarım bölgelerinden biri olmuştur. Verimli ovaları, hayvancılığa elverişli arazileri, ormanları, nehirleri ve köklü çiftçilik kültürüyle kendi nüfusunu besleyebilecek imkânlara sahiptir.

Buna rağmen bugün birçok temel ürünün dışarıdan gelmesi, ülkenin tarımsal potansiyelini değerlendiremediğini göstermektedir.

Mesele toprağın yetersizliği değildir.

Mesele, toprağı işleyecek insanın köyde kalmamasıdır.

Mesele, küçük üreticinin korunmamasıdır.

Mesele, tarımın millî güvenlik alanı olarak görülmemesidir.

Köyler boşalmış, gençler Avrupa’nın başka ülkelerinde çalışmaya gitmiş, tarımsal üretim giderek büyük işletmelerin ve sınırlı sayıdaki ekonomik çevrenin kontrolüne girmiştir. Küçük çiftçi yüksek maliyet, düşük alım fiyatı, aracılık sistemi, kredi baskısı ve belirsizlik karşısında üretimden çekilmektedir.

Sonra aynı ülke, kendi toprağında üretilebilecek gıdayı dışarıdan satın almak zorunda kalmaktadır.

Bu, yalnızca ekonomik akılsızlık değildir.

Bu, stratejik körlüktür.

Çünkü gıda güvenliği, savunma güvenliği kadar önemlidir. Savaş, salgın, enerji krizi veya küresel tedarik sorunu yaşandığında para tek başına insanı doyurmaz. Üretim yoksa, depolar boşsa ve çiftçi tarlayı terk etmişse devletin hareket alanı daralır.

Bulgaristan’ın Açlığı Ekmekten İbaret Değildir

Bir ülkenin kendini doyurması yalnızca buğday, et, süt ve sebze üretmesi anlamına gelmez.

Devlet aynı zamanda halkını adaletle, eğitimle, güvenle ve umutla da doyurmalıdır.

Bugün Bulgaristan’da asıl kıtlık, geleceğe duyulan güvendir.

Vatandaş çalışıyor fakat geçinemiyorsa…

Genç eğitim alıyor fakat ülkesinde kendisine yer bulamıyorsa…

Emekli ömrünü verdiği devlet karşısında temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanıyorsa…

Köylü üretiyor fakat emeğinin karşılığını alamıyorsa…

O zaman toplum yalnızca ekonomik bakımdan değil, ruhen de yoksullaşmaktadır.

Bu durumun adı basit fakirlik değildir.

Toplumsal pauperleşmedir.

Yani halkın geniş kesimlerinin sadece gelir kaybetmesi değil; statü, güven, umut ve gelecek duygusunu da kaybetmesidir.

Yoksulluk bazen geçici olabilir. Fakat umutsuzluk kalıcı hâle gelirse toplumun üretme iradesi kırılır.

İnsanlar ülkelerini terk etmeye başlar.

Kalanlar siyasetten uzaklaşır.

Devlet ile vatandaş arasındaki bağ kopar.

Bir Ülke İnsanını Kaybederse Kendisini Nasıl Doyuracak?

Bulgaristan’ın en büyük kaybı yalnızca fabrikalar, çiftlikler veya kamu işletmeleri değildir.

Asıl kayıp insandır.

Yıllar boyunca yüz binlerce, hatta milyonlarca insan daha iyi bir hayat için ülke dışına yönelmiştir. Bu göçün ekonomik sonuçlarının yanında sosyal ve millî sonuçları da ağırdır.

Her giden genç, ülkenin kaybettiği bir üretici demektir.

Bir doktor, mühendis, öğretmen, teknisyen, çiftçi, girişimci veya geleceğin anne-babası demektir.

Köylerde yaşlılar kalırken şehirlerde nüfus azalmakta, bazı bölgelerde okullar kapanmakta, sağlık hizmetleri zayıflamakta ve yerel ekonomi çözülmektedir.

Bir ülke gençlerini ihraç edip gıdasını ithal ediyorsa, orada ciddi bir düzen sorunu vardır.

Bulgaristan, yetiştirdiği insan gücünü başka ekonomilere sunmakta; kendi ihtiyaçlarını karşılamak için ise dış kaynaklara bağımlı hâle gelmektedir.

Bu sürdürülebilir değildir.

Bir devletin kendi insanını ülkesinde tutamaması, onun en ağır başarısızlıklarından biridir.

1989 Sonrası Geçiş: Demokrasi mi, Mülkiyet Transferi mi?

Bugünkü tablonun kökleri, 1989 sonrasında kurulan ekonomik ve siyasi düzende aranmalıdır.

Sistem değişirken halka daha çok özgürlük, daha fazla refah ve daha adil bir düzen vaat edildi. Fakat geçiş süreci toplumun tamamını güçlendiren bir dönüşüme dönüşmedi.

Devletin büyük ekonomik varlıkları el değiştirdi.

Fabrikalar, araziler, ticari yapılar ve üretim imkânları sınırlı çevrelerin kontrolüne geçti.

Privatizasyon, rekabetçi ve üretken bir ekonomi kurmak yerine birçok alanda yeni bir zengin sınıfın ve siyasi bağlantılı ekonomik grupların doğmasına yol açtı.

Böylece ekonomik güç ile siyasi güç birbirini beslemeye başladı.

Siyaset, toplumun taleplerini devlete taşımak yerine devlet kaynaklarına ulaşmanın aracına dönüştü.

Ekonomik çevreler partileri etkiledi.

Partiler kamu imkânlarını belirli çevrelere açtı.

Yargı, bürokrasi ve medya bu ilişkinin baskısı altında kaldı.

Sonuçta Bulgaristan’da kâğıt üzerinde demokrasi varlığını sürdürürken, geniş halk kesimleri karar alma süreçlerinin dışında kaldı.

Seçimler yapıldı fakat düzen değişmedi.

Partiler değişti fakat ekonomik ağlar devam etti.

İsimler yenilendi fakat halkın hayatı iyileşmedi.

Siyasi Partiler Halkı Değil, Kendi Çevrelerini Doyurdu

Demokratik sistemde siyasi partilerin görevi toplumsal kesimlerin taleplerini temsil etmektir.

Fakat partiler zamanla fikir, program ve toplumsal taban yerine liderler, klikler ve çıkar çevreleri etrafında şekillenirse siyaset yozlaşır.

Bulgaristan’da halkın siyasete duyduğu öfkenin temelinde bu temsil krizi bulunmaktadır.

Vatandaş, partilerin kendisini değil kendi kadrolarını düşündüğünü görmektedir.

Seçim dönemlerinde meydanlarda halka seslenenler, iktidara geldiklerinde dar çevrelerin çıkarlarına yönelmektedir.

Kamu görevleri liyakate göre değil sadakate göre dağıtıldığında…

İhaleler şeffaflık yerine yakınlık üzerinden verildiğinde…

Devlet imkânları bir partinin veya bir grubun mülkü gibi kullanıldığında…

Siyaset halkı doyurmaz, kendi çevresini besler.

Bir toplumun sofrası küçülürken siyasi ve ekonomik elitlerin zenginleşmesi, en tehlikeli toplumsal öfkeyi üretir.

İnsanlar sadece fakirliğe değil, adaletsiz zenginliğe isyan eder.

Mafyalaşmış Düzen Nasıl Kurulur?

Mafya düzeni denildiğinde yalnızca sokaktaki suç örgütlerini düşünmek eksik olur.

Siyasetin mafyalaşması; hukukun kişiye göre işlemesi, devlet kurumlarının belirli çevrelere hizmet etmesi, liyakatin yerini sadakatin alması ve kamu kaynaklarının kapalı ağlar içinde dağıtılmasıdır.

Bu düzende toplum ikiye ayrılır:

Sistemin içinde olanlar ve dışında kalanlar.

İçeride olanlar korunur.

Dışarıda kalanlar ne kadar çalışkan ve yetenekli olursa olsun ilerlemekte zorlanır.

Böyle bir yapı ekonomik üretimi de çökertir. Çünkü başarılı olmak için üretmekten çok doğru çevreye girmek gerektiği düşüncesi yayılır.

Genç, eğitim yerine bağlantıya inanır.

Girişimci yenilik yapmak yerine siyasi koruma arar.

Memur kanuna değil amirine bağlı hâle gelir.

Çiftçi üretmek yerine destek mekanizmasına ulaşmanın yolunu arar.

Bu ahlaki çürüme, bir ülkenin kendini doyurma kapasitesini de yok eder. Çünkü üretim disiplin, güven, hukuk ve uzun vadeli plan ister.

Mafyalaşmış düzen ise kısa vadeli kazanç üretir; gelecek inşa edemez.

Bulgaristan Avrupa’ya Girdi, Fakat Avrupa’da Hangi Rolle Yer Aldı?

Bulgaristan’ın Avrupa Birliği üyeliği tarihî bir adımdır. Ancak üyeliğin tek başına refah ve bağımsızlık getireceği düşüncesi gerçekçi değildir.

Her uluslararası yapı içinde ülkeler kendi çıkarlarını savunmak zorundadır.

Bulgaristan Avrupa’ya eşit bir üretici ülke olarak mı katıldı?

Yoksa ucuz iş gücü sağlayan, genç nüfus ihraç eden, tüketim pazarı hâline gelen ve kararları büyük ölçüde dışarıdan bekleyen bir çevre ülke olarak mı konumlandı?

Asıl tartışılması gereken budur.

Avrupa Birliği’ne yönelik her eleştiriyi Avrupa düşmanlığı olarak nitelendirmek yanlıştır. Aynı şekilde ülkenin bütün sorunlarını Brüksel’e bağlamak da kolaycılıktır.

Bulgaristan’ın Avrupa ile ilişkisi teslimiyet veya kopuş ikileminde ele alınmamalıdır.

Doğru yol; üyeliği korurken millî üretimi, tarımı, sanayiyi, enerji güvenliğini ve eşit temsil gücünü savunmaktır.

Fransa kendi çiftçisini korurken…

Almanya sanayisini savunurken…

Diğer ülkeler stratejik sektörlerini desteklerken…

Bulgaristan’ın yalnızca kuralları uygulayan pasif bir ülke olması beklenemez.

Birlik içinde eşitlik, ancak kendi çıkarını tanımlayan ve savunabilen devletler arasında mümkündür.

Ne Brüksel’in Taşrası Ne Moskova’nın Uydusu

Bulgaristan’ın dış politika tartışması uzun süredir iki kutup arasında sıkışmaktadır.

Bir tarafta koşulsuz Batıcılık…

Diğer tarafta duygusal Rusyacılık…

Oysa bir devletin görevi başka merkezlerin yanında saf tutmak değil, kendi millî çıkarını korumaktır.

Bulgaristan ne Brüksel’in taşrası olmalıdır ne de Moskova’nın uydusu.

Washington’un güvenlik politikalarını sorgulamadan kabul etmek de, Rusya’nın bütün tezlerini koşulsuz benimsemek de millî siyaset değildir.

Millî siyaset, her meseleye Sofya’dan bakabilmektir.

“Bu karar Bulgaristan halkına ne kazandıracak?”

“Ülkenin enerji güvenliğine nasıl etki edecek?”

“Tarımı, sanayiyi ve ticareti nasıl etkileyecek?”

“Toplumsal barışı güçlendirecek mi?”

Sorulması gerekenler bunlardır.

Dış politikada onur, bağırmakla değil; seçenek sahibi olmakla kazanılır.

Seçenek sahibi olmak ise güçlü ekonomi, üretim kapasitesi ve bağımsız kurumlar gerektirir.

Kendisini doyuramayan bir ülkenin dış politikada bağımsız davranması son derece zordur.

NATO ve Avrupa Tartışması Duygularla Değil, Devlet Aklıyla Yapılmalıdır

Bulgaristan’da NATO’nun geleceği, Avrupa’nın güvenliği ve Amerika’nın rolü üzerine sert tartışmalar yürütülmektedir. Ancak bu tartışmalar sloganlarla ele alınmamalıdır.

Amerika’nın NATO içindeki rolünde meydana gelecek bir değişiklik, Avrupa ülkeleri için ciddi güvenlik sonuçları doğurabilir. Fakat bu gerçek, Avrupa’nın kendi savunma kapasitesini kurma sorumluluğunu da ortadan kaldırmaz.

Bulgaristan açısından mesele, bir gecede ittifaklardan kopmak değildir.

Mesele, ittifak içinde kendi güvenlik çıkarını savunabilmektir.

Bir ülkenin güvenliği sadece yabancı askerî taahhütlere bırakılamaz. Kendi ordusu, savunma sanayisi, enerji kaynakları, gıda stokları ve toplumsal dayanıklılığı bulunmalıdır.

Güvenlik, yalnızca tank ve uçak değildir.

Gıda güvenliği de güvenliktir.

Enerji güvenliği de güvenliktir.

Su, iletişim, ilaç ve kritik altyapı da güvenliktir.

Kendi halkını doyuramayan, enerjisini güvence altına alamayan ve gençlerini ülkesinde tutamayan bir devletin askerî güvenliği de eksik kalır.

Kurtarıcı Beklemek Yeni Bir Hayal Kırıklığı Üretebilir

Toplumlar ağır kriz dönemlerinde bütün umutlarını tek bir lidere bağlama eğilimindedir.

Bir liderin gelip sistemi yıkacağına, ülkeyi kurtaracağına ve düzeni değiştireceğine inanmak kolaydır.

Ancak Bulgaristan’ın yaşadığı yapısal sorunlar bir kişinin omuzlarında çözülemez.

Bir lider seçim kazanabilir.

Halka umut verebilir.

Eski düzene meydan okuyabilir.

Fakat çürümüş kurumları, zayıflamış ekonomiyi, boşalan köyleri ve yerleşmiş çıkar ağlarını tek başına düzeltemez.

Rumen Radev veya başka bir siyasetçi üzerine yüklenen tarihî beklentiler bu nedenle dikkatle değerlendirilmelidir.

Bir kişiden mucize beklemek hem o kişiye hem de topluma haksızlıktır.

Bulgaristan’ın ihtiyacı bir kurtarıcıdan önce şunlardır:

Güçlü kurumlar…

Bağımsız hukuk…

Üretim programı…

Nitelikli kadrolar…

Şeffaf kamu yönetimi…

Toplumsal uzlaşma…

Liderlerin görevi sistemi kendi şahısları etrafında toplamak değil, devleti kişilere ihtiyaç duymadan işleyebilecek hâle getirmektir.

Gerçek lider, kendisini vazgeçilmez yapan değil; kurumları güçlü kılan liderdir.

Siyasi Deprem Düzeni Değiştirecek mi?

Bir liderin veya partinin ağır yenilgi alması, toplumda rahatlama oluşturabilir. İnsanlar yıllarca biriken öfkenin sandığa yansıdığını düşünebilir.

Fakat bir kişinin gitmesiyle onun kurduğu ekonomik ve siyasi düzen ortadan kalkmaz.

Eski çevreler yeni partilere geçebilir.

Eski yöntemler yeni sloganların arkasına saklanabilir.

Yeni liderler eski ayrıcalıkları kullanmaya başlayabilir.

Bu nedenle gerçek değişimin ölçüsü, sandık sonucu değil, kurumların dönüşümüdür.

Kamu kaynakları şeffaflaşacak mı?

Yargı siyasetten bağımsızlaşacak mı?

Tarım ve üretim politikası değişecek mi?

Köylü desteklenecek mi?

Gençlere ülkede gelecek kurulacak mı?

Azınlıkların eşit vatandaşlığı güvence altına alınacak mı?

Medya üzerindeki ekonomik ve siyasi baskı azalacak mı?

Bu soruların cevabı verilmeden bir dönemin kapandığını söylemek erkendir.

Deprem yaşanabilir.

Fakat enkaz kaldırılmazsa yeni bina kurulamaz.

Vatanseverlik Sofrada Başlar

Bulgaristan siyasetinde uzun yıllar boyunca vatanseverlik kavramı kimlik gerilimleri, tarih tartışmaları ve düşmanlık üzerinden kullanıldı.

Birileri Türkleri hedef gösterdi.

Birileri Romanları suçladı.

Birileri Avrupa’yı, Rusya’yı veya başka ülkeleri bütün sorunların kaynağı ilan etti.

Fakat gerçek vatanseverlik düşman üretmek değildir.

Gerçek vatanseverlik halkı doyurmaktır.

Çiftçiyi toprağında tutmaktır.

Genci ülkesinde yaşatabilmektir.

Emekliye insanca hayat sunmaktır.

Devletin malını korumaktır.

Vergiyi adil toplamaktır.

Yolsuzluğun önüne geçmektir.

Bulgaristan kendi buğdayını, sütünü, etini, ilacını ve enerjisini güvence altına alamıyorsa, hamasi söylemlerin hiçbir anlamı yoktur.

Bayrak sevgisi, ülkenin kaynaklarını talan edenleri görmezden gelmek değildir.

Vatan sevgisi, vatanın insanına hizmet etmektir.

Bulgaristan Türkleri Bu Yeniden Kuruluşun Ortağıdır

Bulgaristan’ın kendini doyurabilmesi ve yeniden ayağa kalkabilmesi, bütün vatandaşlarının sürece katılmasıyla mümkündür.

Bulgaristan Türkleri bu ülkenin dışında veya kenarında duran bir topluluk değildir.

Tarihî, sosyal ve ekonomik bakımdan Bulgaristan’ın asli unsurlarından biridir.

Türklerin yoğun yaşadığı bölgelerin geri kalması yalnızca Türk toplumunun meselesi değildir. Bu, Bulgaristan’ın genel kalkınma sorunudur.

Kırcaali, Deliorman, Şumnu, Razgrad, Silistre ve Türklerin yaşadığı diğer bölgeler tarım, hayvancılık, küçük sanayi, turizm ve sınır ticareti bakımından önemli imkânlara sahiptir.

Ancak bu bölgelerin yıllarca ihmal edilmesi, göçü artırmış ve üretimi zayıflatmıştır.

Bulgaristan Türkleri yalnızca seçim dönemlerinde hatırlanan bir oy kitlesi olmamalıdır.

Tarım politikasında…

Yerel kalkınmada…

Kamu yönetiminde…

Eğitimde…

Dış ticarette…

Devletin geleceğine ilişkin bütün stratejik alanlarda söz sahibi olmalıdır.

Türkçe eğitim, kültürel haklar ve eşit temsil elbette önemlidir. Fakat bunlara ekonomik kalkınma, bölgesel yatırım, kooperatifleşme, üretici desteği ve genç istihdamı da eklenmelidir.

Hak mücadelesi, sofra mücadelesinden ayrı değildir.

“Peşin Oy Yok” İlkesi Ekonomik Talepleri de Kapsamalıdır

Bulgaristan Türkleri siyasi destek verirken yalnızca bazı kişilerin milletvekili veya bakan olmasıyla yetinmemelidir.

Temsil, toplumun hayatına yansımıyorsa sembolik kalır.

Bu nedenle destek verilecek siyasi yapılardan açık ve yazılı program istenmelidir.

Türk bölgelerine ne kadar yatırım yapılacak?

Tarım ve hayvancılık nasıl desteklenecek?

Türkçe eğitim için ne yapılacak?

Gençlerin göçünü azaltacak hangi projeler geliştirilecek?

Kamu kurumlarında eşit temsil nasıl sağlanacak?

Köylerde sağlık ve eğitim hizmetleri nasıl korunacak?

Türkiye ile ekonomik ve kültürel ilişkiler nasıl geliştirilecek?

Bunların cevabı olmadan verilen destek, toplumsal kazanım üretmez.

Peşin oy yoktur.

Temsilsiz destek yoktur.

Sözlü vaat yeterli değildir.

Toplumun geleceği birkaç kişinin makamına değiştirilemez.

Bulgaristan’ın Yeni Kalkınma Doktrini

Bulgaristan’ın kendisini yeniden doyurabilmesi için günübirlik tedbirlerin ötesinde uzun vadeli bir kalkınma doktrinine ihtiyacı vardır.

Bu doktrinin merkezinde üretim bulunmalıdır.

Tarım Yeniden Millî Güvenlik Alanı Sayılmalı

Küçük çiftçi korunmalı, kooperatifler desteklenmeli, tarım kredileri erişilebilir hâle getirilmeli ve üretici ile tüketici arasındaki aracılık zinciri kısaltılmalıdır.

Köylere Hayat Geri Getirilmeli

Okul, sağlık ocağı, ulaşım, internet ve temel kamu hizmetleri bulunmayan köylerde genç nüfus kalmaz. Kırsal kalkınma yalnızca tarım desteği değil, bütünlüklü yaşam politikasıdır.

Gıda İşleme Sanayisi Kurulmalı

Ülke yalnızca ham ürün satmamalıdır. Sütü peynire, meyveyi işlenmiş ürüne, tahılı katma değerli gıdaya dönüştürecek yerli sanayi geliştirilmelidir.

Enerji Bağımlılığı Azaltılmalı

Enerji fiyatlarının yükselmesi doğrudan tarım ve sanayiyi etkiler. Bu nedenle enerji güvenliği, üretim politikasıyla birlikte düşünülmelidir.

Gençlere Dönüş Programı Hazırlanmalı

Yurt dışında yaşayan Bulgaristan vatandaşlarına ülkeye dönmeleri için iş, konut, girişimcilik ve vergi teşvikleri sunulmalıdır.

Yolsuzlukla Mücadele Ekonomik Reformun Temeli Olmalı

Kamu kaynakları çalınırken kalkınma mümkün değildir. Hukuk ve şeffaflık olmadan hiçbir ekonomik program başarıya ulaşamaz.

Yerel Yönetimler Güçlendirilmeli

Sofya merkezli yönetim anlayışı yerine bölgelerin ihtiyaçlarına uygun yerel kalkınma modelleri geliştirilmelidir.

Kendini Doyurmak, Kendi Kararını Vermektir

Gıda üretimi ile siyasi egemenlik arasında doğrudan ilişki vardır.

Kendi temel ihtiyaçlarını karşılayamayan devlet, kriz zamanlarında dış baskılara açık hâle gelir.

Bir ülke buğdayını, enerjisini, ilacını ve teknolojisini sürekli dışarıdan bekliyorsa, bağımsız karar alma alanı daralır.

Bu nedenle “Bulgaristan kendini doyuramıyor” sözü yalnızca ekonomik bir eleştiri değildir.

Bu, bağımsızlığın eksildiğine dair bir uyarıdır.

Kendini doyurabilen ülke pazarlık yapabilir.

Kendini doyurabilen ülke krizlere dayanabilir.

Kendini doyurabilen ülke halkını koruyabilir.

Kendini doyurabilen ülke başkalarının planlarında nesne değil, kendi geleceğinin öznesi olur.

Sofrası Boşalan Devletin Egemenliği de Zayıflar

Bulgaristan’ın meselesi yalnızca bir lider, bir parti, bir seçim veya bir dış politika tercihi değildir.

Mesele bütün bir düzenin üretimden, adaletten ve toplumdan kopmasıdır.

Toprak vardır fakat çiftçi yoktur.

İnsan vardır fakat gençler ülkede değildir.

Devlet vardır fakat kurumlara güven zayıftır.

Partiler vardır fakat gerçek temsil eksiktir.

Avrupa üyeliği vardır fakat eşit söz sahibi olma iradesi yeterince güçlü değildir.

Vatanseverlik söylemi vardır fakat halkın sofrası küçülmektedir.

Bir devlet kendi insanını doyuramıyor, kendi üreticisini koruyamıyor ve kendi geleceğini planlayamıyorsa, bayrağının dalgalanması tek başına tam egemenlik anlamına gelmez.

Bulgaristan’ın önünde iki yol bulunmaktadır.

Birinci yol, aynı düzenin yeni isimlerle sürdürülmesidir. Bu yol daha fazla göç, daha fazla bağımlılık ve daha fazla yoksulluk getirir.

İkinci yol, üretime, hukuka, eşit vatandaşlığa ve millî çıkar bilincine dayalı yeni bir devlet anlayışıdır.

Bulgaristan önce kendi toprağına dönmelidir.

Kendi çiftçisine…

Kendi işçisine…

Kendi gençlerine…

Kendi bütün vatandaşlarına…

Çünkü bir ülke ancak insanını yaşatırsa yaşayabilir.

Sofrasını kurarsa bağımsız olabilir.

Üretirse onurlu olabilir.

Kendi halkını doyurabilirse kendi kararını verebilir.

Bulgaristan’ın kurtuluşu bir kişinin yükselişinde değil, toprağın yeniden sürülmesinde, fabrikanın yeniden çalışmasında, köylerin yeniden canlanmasında ve devletin yeniden halkın devleti olmasındadır.

Yazar