Sinan AKBAŞ
Bazen hayatın bizi kırdığını sanırız. Oysa çoğu zaman bizi kıran, hayatın kendisi değil; onun hakkında içimizde taşıdığımız sessiz cümlelerdir.
İnsan, dışarıda olan bitenden çok, içeride kurduğu dünyada yaşar. Bir bakış, bir söz, bir vedâ… Hepsi aynı kalır ama kalbin onları yerleştirdiği yer değişir. Kimisi bir suskunluğu “benden vazgeçti” diye okur, kimisi “yorulmuş olmalı” diye. Birisi için yağmur kasvettir, diğeri için huzur. Çünkü gerçeklik dediğimiz şey, çoğu zaman kalbimizin yorumudur.
Hepimizin içinde çocukken yazılmaya başlanmış görünmez bir hikâye var. “Sevilmek için kusursuz olmalıyım”, “Ben hep geride kalırım”, “İnsanlar sonunda gider”… Bu cümleler büyür, olgunlaşır, biz fark etmeden hayatımızın altına imza atar. Sonra bir gün dönüp baktığımızda, yaşadıklarımızın bu cümlelere ne kadar benzediğini görürüz. Tesadüf gibi gelir. Oysa değildir. İnsan, en çok inandığı hikâyeyi yaşama eğilimindedir.
Kendini değersiz hisseden biri, değer gördüğü anlarda bile huzursuz olur. Çünkü o sevgi, onun inandığı dünyaya uymaz. Bir yerlerde bir hata varmış gibi hisseder. Belki de farkında olmadan o sevgiyi sabote eder. Çünkü alışık olmadığı bir gerçeği sürdürmek, alıştığı acıyı yaşamaktan daha zordur bazen.
Ama işte tam burada bir kırılma noktası vardır.
İnsan bir gün durup şunu fark edebilir:
“Benim içimde konuşan bu ses gerçekten bana mı ait?”
Belki de yıllar önce söylenmiş bir söz, küçücük bir kalpte kök salmıştır. Belki bir öğretmenin, bir ebeveynin, bir kırgınlığın sesi hâlâ içimizde yankılanıyordur. Ve biz o sesi “ben” sanıyoruzdur.
Oysa insan, düşündüğü her şey değildir. İnandığı her şey de gerçeğin kendisi değildir.
Bir gün o eski cümlelerin yerine yenilerini koymak mümkündür.
“Ben yeterim.”
“Sevgi kalıcı olabilir.”
“Yanlış yapmak, değersiz olmak değildir.”
Başta yapay gelir. İçine sinmez. Hatta içinden bir ses itiraz eder: “Hayır, öyle değil.” Ama zamanla, o yeni cümleler de kök salmaya başlar. Çünkü kalp, tekrar edilen şeye inanmayı öğrenir.
İşte o zaman dünya yavaş yavaş değişir.
Aynı sokaklar, aynı insanlar, aynı hayat… Ama sen artık başka bir yerden bakarsın. Daha yumuşak, daha umutlu, daha kendine yakın bir yerden. Ve fark edersin ki; hayatın rengi aslında biraz da senin içinden sızıyordur dışarıya.
Belki de mesele, hayatı tamamen değiştirmek değildir.
Belki mesele, ona hangi hikâyeyle baktığını değiştirmektir.
Çünkü insan, en çok neye inanıyorsa…
en çok onun içinde yaşamaya başlar.

Safiye Ademoğlu Türkyılmaz
Türk Dünyası İçin Üst Kimlik Meselesi
Kemal Tahir’e Duygusal Bir Bakış
Palmira Dosyasına Daha Soğuk ve Stratejik Bir Okuma
4 Mayıs 1924: Kerkük’ün Hafızasında Kanayan Yara
Mazlumun Ahı ve İlahi Terazi
Gidilen Yolun Bedeli: Gençliğe Bir Çağrı
Hıdırellez:Bir Ritüelden Fazlası, Toplumsal ve Psikolojik Bir Strateji