Rafet ULUTÜRK

Amerika Birleşik Devletleri, 18. yüzyılda devrimle, 19. yüzyılda ise kanlı bir iç savaşla şekillendi. Günümüzde yeniden “iç savaş” kavramı dolaşıma girse de bu, klasik anlamda silahlı bölünmeden çok, kurumsal ve toplumsal çözülmeye işaret ediyor. Federal–eyalet geriliminin artması, kimlik siyasetinin derinleşmesi, ekonomik eşitsizliklerin büyümesi, silahlı grupların yaygınlaşması ve seçimlere duyulan güvenin zayıflaması, Amerika’nın yok olmasından ziyade devlet kapasitesinin aşınması anlamına geliyor. Yani mesele ABD’nin varlığının sona ermesi değil, hegemonik gücünün daralmasıdır. Tarih de gösteriyor ki büyük imparatorluklar çoğu zaman dış saldırıyla değil, iç yönetim krizleriyle güç kaybeder.

“Amerika Yok mu Oluyor?” sorusu ne anlama geliyor?

ABD askeri açıdan hâlâ dünyanın en güçlü ülkesi olmakla birlikte küresel ticareti eskisi gibi tek başına yönlendiremiyor, doların mutlak üstünlüğü tartışmalı hâle geliyor ve aynı anda Ukrayna, Orta Doğu ve Asya-Pasifik’te tam hâkimiyet kurmakta zorlanıyor. Bu durum bir “çöküş” değil, çok merkezli dünya düzenine geçişin göstergesidir. Amerika artık her krizi tek başına çözebilen değil, müttefiklerini eskisi kadar yönlendiremeyen bir aktör konumundadır.

NATO bitiyor mu, Türkiye liderliğe mi geliyor?

NATO resmen sona ermiyor; ancak eskisi gibi işlemiyor. ABD–Avrupa çıkarlarının ayrışması, Doğu ve Batı Avrupa’nın farklı güvenlik algıları ve savunma yükünün paylaşılmasındaki sorunlar ittifakın işleyişini zorlaştırıyor. Bu ortamda Türkiye; kendi savunma sanayisini oluşturan, NATO kararlarını otomatik olarak onaylamayan ve Rusya, Batı ile bölgesel aktörlerle aynı anda konuşabilen bir ülke hâline geldi. Bu durum, “NATO’nun başına Türkiye geçiyor” anlamına gelmez. Daha doğru ifade şudur: Türkiye, NATO içinde otonom hareket edebilen az sayıdaki ülkeden biridir. Bu da Türkiye’yi liderden çok dengeleyici ve vazgeçilmez yapar.

Amerika her yere saldırıyor mu? Balkanlar sırada mı?

ABD’nin Grönland, Arnavutluk ya da Bulgaristan gibi ülkelere doğrudan askerî saldırı planladığına dair güvenilir bir veri bulunmamaktadır. Zaten modern güç mücadelesi çoğu zaman doğrudan işgalle değil; üsler üzerinden etki kurma, siyasi ve ekonomik baskı, medya ve STK ağları ve vekil aktörler aracılığıyla yürütülmektedir. Balkanlar ise etnik kırılganlık, kimlik çatışmaları ve büyük güç rekabeti nedeniyle vekâlet savaşlarına açık bir coğrafyadır. Kosova–Sırbistan hattı, Bosna-Hersek iç dengeleri ve enerji–göç koridorları risk alanları arasında öne çıkmaktadır. Muhtemel senaryo, büyük güçlerin doğrudan savaşmadan yerel aktörler üzerinden rekabet yürütmesidir; yani sıcak savaş değil, kontrollü istikrarsızlık.

Sonuç: Dünya yıkılmıyor, yeniden ayarlanıyor

Amerika yok olmuyor, geri çekiliyor.
NATO bitmiyor, esniyor.
Türkiye lider olmuyor, stratejik ağırlık kazanıyor.
Balkanlar patlamıyor, kırılganlığını koruyor.

Bugün yaşananlar bir uygarlığın çöküşünden çok, gücün sessizce yer değiştirdiği bir yeniden ayarlanma dönemidir.

Yazar