Dr. Nedim BİRİNCİ

Bazen bir milletin kaderini ordular değil, hiç beklemediği bir cümle değiştirir…

Bosna…
Dağların arasına sıkışmış, yüzyıllarca farklı güçlerin mücadelesine sahne olmuş bir coğrafya.
İnsanları savaşlardan yorulmuştu.

Gelen hükümdarlara, derebeylerine, dinî ve siyasi otoritelere alışmışlardı.
Çünkü gelenlerin hemen hepsinin bir isteği vardı:

“Bize ne vereceksiniz?”
Vergi…
Toprak…
Asker…
Ürün…
İtaat…

İnsanlar güçlü olanın istemesine alışmıştı.
Sonra bir gün karşılarına başka bir hükümdar çıktı.

İstanbul’u fethetmiş, çağ kapatıp çağ açmış genç bir padişah:

Fatih Sultan Mehmed.

Fakat rivayete göre onun ağzından bekledikleri söz gelmedi.
Fatih halka baktı ve sordu:
“Siz benden ne istiyorsunuz?”

Belki de Bosna’nın kalbine ilk dokunan şey bir kılıç değil, işte bu soruydu.

YAŞLI BOŞNAK İNANAMADI: “BİZDEN NE İSTİYORSUNUZ DEMEDİNİZ Mİ?”

Kalabalığın içinde sessizlik oldu.
İnsanlar birbirlerine baktılar.
Çünkü soru tanıdık değildi.

Bir hükümdar neden halka kendisinden ne istediğini sorardı?
Rivayetin en dokunaklı yeri burasıdır.

Yaşlı bir Bosnalı öne çıkar.
Yılların yorgunluğunu taşıyan bir adam…

Belki savaş görmüş.
Belki evlat kaybetmiş.
Belki defalarca vergi vermiş.

Belki hayatı boyunca güçlülerin karşısında başını eğmek zorunda kalmış.

Şaşkınlıkla sorar:
“Sultanım, yanlış mı duyduk? Siz bizden ne istiyorsunuz diye sormadınız mı?”

Fatih cevap verir:
“Hayır. Ben sizin benden ne istediğinizi soruyorum.”
İşte bazen tarih burada değişir.
Bir kelimenin yönü değişir:

“Sizden” yerine “benden…”
Fakat o tek kelime devlet ile insan arasındaki bütün ilişkiyi değiştirebilir.

“SÖYLEYİN, NEYE İHTİYACINIZ VAR?”

Rivayetin anlattığı Fatih artık onlara ihtiyaçlarını sorar:
Yiyecek mi?
Giysi mi?
Yol mu?
Köprü mü?
Güvenlik mi?

Ne istiyorsunuz?
Yaşlı adamın şaşkınlığı daha da büyür.

Ve belki hayatının en önemli sorusunu sorar:
“Peki Sultanım… Bunları bize neden yapacaksınız?”

Fatih’in verdiği söylenen cevap, hikâyeyi bir fetih anlatısından çıkarıp medeniyet anlatısına dönüştürür:

“Çünkü biz, veren elin alan elden üstün olduğunu söyleyen bir Peygamberin ümmetiyiz.”

Bu düşüncenin dayandığı Peygamber öğretisi açıktır:
Veren el, alan elden hayırlıdır.

İşte Bosna’nın karşısına yalnızca başka bir devlet değil, başka bir insan anlayışı çıkıyordu.

BELKİ DE YAŞLI ADAMIN GÖZLERİ DOLDU

İnsan bazen kendisine ekmek verildiği için ağlamaz.
İlk defa insan yerine konulduğu için ağlar.
Belki o yaşlı adamın gözlerini dolduran da buydu.

Çünkü hayatı boyunca kendisine:
“Ne vereceksin?”
diye sorulmuştu.

İlk defa biri:
“Sen ne istiyorsun?”
diyordu.

Aradaki fark küçücük görünür.
Oysa medeniyet dediğimiz şey bazen tam da bu farkın içinde saklıdır.

Bir insanın elindekini almak kolaydır.
Ama onun yarasını sormak başka bir ahlaktır.
Bir ülkeyi fethetmek mümkündür.
Ama o ülkenin insanına,
“Sen benim için değerlisin.”
duygusunu verebilmek bambaşka bir fetihtir.

FATİH BELKİ DE BOSNA’NIN KAPISINDAN ÖNCE KALBİNİN KAPISINI AÇTI

Bosna’nın Osmanlı hâkimiyetine girmesi tarihî olarak askerî ve siyasi bir süreçti.

Bosna toplumunun İslamlaşması da tek bir günde veya tek bir konuşmayla gerçekleşmiş değildir. Yüzyıllara yayılan sosyal, ekonomik, siyasi ve dinî bir dönüşümden söz ediyoruz.

Aynı şekilde bütün Bosnalıları o dönemde doğrudan “Bogomil” olarak tanımlamak da tarihî tabloyu fazlasıyla basitleştirir. Orta Çağ Bosna Kilisesi’nin niteliği ve Bogomillikle ilişkisi tarihçiler arasında tartışmalı bir konudur.

Bu nedenle “80 bin kişi Fatih’in tek konuşmasıyla Müslüman oldu” rivayetini kesin tarihî gerçek olarak değil, Fatih’in Bosna siyasetini anlatmak için nesiller boyunca aktarılan güçlü bir medeniyet hikâyesi olarak okumak daha doğrudur.

Fakat rivayetin taşıdığı soru hâlâ önümüzde durmaktadır:
Bir insanın gönlü nasıl kazanılır?
Zorlayarak mı?
Aşağılayarak mı?
Kendisinden sürekli bir şey isteyerek mi?
Yoksa önce onun derdini dinleyerek mi?

FATİH’İN BOSNA’DAKİ EN GÜÇLÜ CÜMLESİ BELKİ DE AHİDNAMEYDİ

Bosna konusunda elimizde rivayetten çok daha somut bir tarihî miras vardır:

1463 tarihli Fojnica Ahdnamesi.
Fatih Sultan Mehmed, Bosnalı Fransiskenlerin güvenliği ve dinî hayatlarının korunmasına ilişkin teminat verdi.

Bu son derece önemlidir.
Çünkü Fatih’in Bosna’ya söylediği tarihî olarak belgelenebilen mesajlardan biri aslında şuydu:

“Benim inancımdan değilsin diye bu topraklarda korkuyla yaşamayacaksın.”

İşte medeniyet burada başlar.
Kendinden olanı korumak kolaydır.
Asıl imtihan kendinden olmayana adalet gösterebilmektir.

KILIÇ İNSANI DİZE GETİRİR, ADALET AYAĞA KALDIRIR

Tarihte nice ordular şehirler fethetti.
Nice imparatorlar ülkeler işgal etti.
Nice komutanlar zafer kazandı.
Bugün isimlerini dahi hatırlamıyoruz.
Çünkü yalnızca aldılar.
Toprağı aldılar.
Vergiyi aldılar.
Serveti aldılar.

İnsanları kullandılar.
Sonra gittiler.
Fakat bazı devletler arkalarında yalnızca kaleler değil;
köprüler,
çarşılar,
vakıflar,
camiler,
çeşmeler,
yollar
ve hatıralar bıraktılar.
Çünkü kalıcı devlet olmanın sırrı şudur:

Aldığından daha büyük bir düzen bırakabilmek.

BİR ÇOCUK FATİH’E BAKIYOR OLABİLİRDİ

Şimdi o günü başka türlü düşünelim.
Kalabalığın arkasında küçük bir Bosnalı çocuk olduğunu hayal edin.
Annesinin elini tutuyor.

Önünde İstanbul’u fetheden hükümdar var.
Belki annesi korkuyor.
“Şimdi bizden ne isteyecekler?” diye düşünüyor.

Çocuk ise konuşulanları dinliyor.
Sultan soruyor:
“Neye ihtiyacınız var?”

İşte devlet dediğimiz şey o çocuğun hafızasında o anda şekillenebilir.
Çocuk büyüdüğünde Fatih’in ordusunun kaç askerden oluştuğunu hatırlamayabilir.

Hangi tepede hangi savaşın yapıldığını unutabilir.
Ama annesinin elini tuttuğu o gün duyduğu şu cümleyi unutmayabilir:

“Siz benden ne istiyorsunuz?”
Çünkü insan kendisine yapılan iyiliğin ayrıntısını unutabilir.
Ama kendisine nasıl hissettirildiğini kolay kolay unutmaz.

ASIL FETİH BUDUR

Fatih İstanbul’u toplarla fethetti.
Bosna’da ise tarih bize başka bir Fatih portresi gösteriyor:
Hükmeden ama korumayı da bilen…

Güçlü ama gücünün yanında hukuk kurmaya çalışan…
Müslüman ama Hristiyan din adamlarına güvence verebilen…

İmparator ama karşısındaki köylünün ihtiyacını devlet meselesi sayabilen bir hükümdar.
İşte bunun adı yalnızca fetih değildir.
Bunun adı gönül kazanmaktır.

BUGÜN DÜNYAYI YÖNETENLERE BOSNA’DAN BİR SORU

Aradan beş asırdan fazla zaman geçti.
Ama insanlığın sorusu değişmedi.
Bugün devletler milletlerden ne istiyor?

Daha fazla para…
Daha fazla güç…
Daha fazla pazar…
Daha fazla enerji…
Daha fazla nüfuz…
Daha fazla toprak…

Peki kaç güçlü devlet fakir bir milletin kapısını çalıp:
“Siz benden ne istiyorsunuz?”
diye soruyor?

İşte dünyanın bugün kaybettiği şey belki de tam olarak budur.

Dünya güçsüzlük çekmiyor.
Dünyada para da var.
Teknoloji de var.
Silah da var.
Bilgi de var.
Dünyanın asıl sıkıntısı merhameti güçle birleştirememektir.

“VEREN EL” BUGÜN YENİDEN BİR DEVLET FELSEFESİ OLMALIDIR

Bir devlet vatandaşına sürekli:
“Bana ne vereceksin?”
diye sorarsa toplum yorulur.
Vergi vereceksin.
Çalışacaksın.
Üreteceksin.
Askere gideceksin.
Kurallara uyacaksın.
Bunların hepsi devlet hayatının parçasıdır.

Ama vatandaşın da devlete sormaya hakkı vardır:
“Sen bana ne vereceksin?”
Adalet verecek misin?

Çocuğuma iyi eğitim verecek misin?
Yaşlıma sahip çıkacak mısın?
Fakirin onurunu koruyacak mısın?
Gencime gelecek verecek misin?
Haksızlığa uğradığımda yanımda olacak mısın?

Dinime, dilime, kimliğime ve insanlığıma saygı gösterecek misin?
İşte güçlü devlet bu sorulardan korkmaz.

Çünkü devletin büyüklüğü yalnızca hazinesinin büyüklüğü değildir.
Vatandaşının gözündeki güvenidir.

BİR İMPARATORLUĞUN EN BÜYÜK ZAFERİ

Bosna hikâyesine sadece “80 bin insan Müslüman oldu” diye bakarsak meseleyi sayıya indirgeriz.

Oysa daha büyük soru şudur:
İnsanlar neden yüzyıllar içerisinde yeni bir medeniyetle bağ kurdular?
Bunun cevabını yalnızca kılıçta arayamayız.

Çünkü kılıç insanı susturabilir.
Ama sevdirmez.
Korku insanı itaat ettirebilir.
Ama aidiyet oluşturmaz.
Zorbalık kapıları açabilir.

Ama gönülleri kapatır.
Adalet ise insanın gönlünde kapı açar.
Ve bir defa o kapı açıldı mı, bazen etkisi yüzyıllar sürer.

FATİH’İN BİZE BIRAKTIĞI SORU

Bugün Fatih Sultan Mehmed Bosna dağlarından yeniden seslense belki bize fetihlerden önce başka bir şey sorardı:

“İnsanlara ne verdiniz?”
Kaç insanın yarasını sardınız?
Kaç yetimin başını okşadınız?
Kaç gence umut verdiniz?
Kaç yoksulun sofrasına oturdunuz?
Kaç insanı dili, dini veya kimliği yüzünden dışlamadan kucakladınız?

Kaç köprü yaptınız?
Ama yalnız nehirlerin üzerine değil…
İnsanların kalpleri arasına kaç köprü yaptınız?

Çünkü köprü yapmak yalnız taşları birbirine bağlamak değildir.
Medeniyet kurmak da yalnız şehirler inşa etmek değildir.

Medeniyet, insanı insana emanet bilmektir.

BOSNA’YA GELEN FATİH

Rivayet bize bir yaşlı Bosnalıyı anlatıyor.

Karşısında dünyanın en güçlü hükümdarlarından biri duruyor.

Yaşlı adam korkuyla bekliyor:
“Bizden ne isteyecek?”
Fakat hükümdar ona bakıp:
“Benden ne istiyorsunuz?”
diyor.

Belki Bosna hikâyesinin bütün sırrı bu iki cümlenin arasındadır.

Biri alan dünyanın cümlesidir:
“Bana ne vereceksin?”
Diğeri medeniyet kuran dünyanın cümlesidir:

“Senin için ne yapabilirim?”
Fatih’in orduları Bosna’nın kapılarına ulaşmış olabilir.
Fakat bir milletin gönlüne ulaşan şey yalnızca ordular değildi.

Adalet düşüncesiydi.
Güvenceydi.
İnsana değer vermekti.

Ve Peygamberinden öğrendiği o büyük ahlaktı:
“Veren el, alan elden hayırlıdır.”

Belki de Fatih’in bize bıraktığı en büyük fetih dersi budur:
Toprak almak istiyorsanız ordunuz güçlü olsun.

Devlet kurmak istiyorsanız adaletiniz güçlü olsun.

Ama insanların gönlünde asırlarca yaşamak istiyorsanız, eliniz alan değil veren el olsun.

Çünkü toprağın fethi bir gün biter.
Gönlün fethi nesiller boyu devam eder.

Yazar