Rafet ULUTÜRK

1989 yalnızca Bulgaristan Türklerinin Türkiye’ye göç ettiği bir yıl değildir. 1989, bir devletin kendi vatandaşını kaybettiğinde aslında kendi geleceğinden neleri kaybettiğinin tarihidir.

İnsan bazen ülkesini terk eder.
Ama bazen de ülke, kendi insanını terk eder.

Bulgaristan Türklerinin 1989 yılında yaşadığı büyük göçü değerlendirirken bu ayrımı iyi yapmak gerekir. Çünkü yüz binlerce insan daha iyi bir hayat aramak için hazırlanıp yola çıkmadı. İnsanlar; isimlerine, kimliklerine, dillerine, inançlarına ve insanlık onurlarına yönelen sistematik baskıların ardından evlerinden koparıldılar.

BTA’nın tarihsel kayıtlarına göre 1989’da Bulgaristan’dan Türkiye’ye göç edenlerin sayısı 362 bine ulaştı; sosyalist rejimin çöküşünden sonra bunların yaklaşık 154 bini Bulgaristan’a geri döndü.

Bu rakamları yalnızca nüfus istatistiği olarak okumak büyük hata olur.

Çünkü sınırı geçen 362 bin insanın içinde işçi vardı, çiftçi vardı, mühendis vardı, öğretmen vardı, usta vardı, anne vardı, baba vardı, çocuk vardı.

Yani Bulgaristan yalnızca Türkleri göndermedi.

Kendi insan sermayesinin önemli bir bölümünü de sınırın ötesine itti.

BİR ÖMÜR BİRKAÇ BAVULA NASIL SIĞAR?

1989 yazını yaşamış insanların hafızasında bazı görüntüler kolay kolay silinmez.

Arabaların üzerine bağlanan yataklar…

Bavullara doldurulan birkaç parça eşya…

Geride bırakılan evler…
Bahçeler…
Hayvanlar…
Komşular…
Mezarlar…

Ve çocuklarına ne olduğunu tam olarak anlatamayan anne babalar…

Bir devlet düşünün ki vatandaşına:
“Sen burada yaşayabilirsin ama kendin olarak yaşayamazsın.”
desin.

İşte asimilasyonun özü budur.
İnsanın yalnızca adını değiştirmek değildir.

İnsanın hafızasını değiştirmeye çalışmaktır.

Ailesiyle bağını, kültürüyle ilişkisini, geçmişiyle geleceği arasındaki köprüyü kırmaya kalkmaktır.

1984-1989 dönemindeki zorla isim değiştirme kampanyası, Türkçenin kamusal kullanımına getirilen yasaklar, dini ve kültürel haklara yönelik baskılar ve direnenlerin cezalandırılması bunun parçalarıydı. BTA’nın kendi tarihsel değerlendirmesinde bu süreç ağır insan hakları ihlalleriyle birlikte anlatılmaktadır.

SONRA TAKVİMLER 10 KASIM 1989’U GÖSTERDİ

Tarih bazen çok hızlı hareket eder.
Daha birkaç ay önce yüz binlerce Türkü Türkiye sınırına doğru iten sistem, sonbahara geldiğinde kendi içinde çözülmeye başladı.

10 Kasım 1989’da Todor Jivkov, Bulgaristan Komünist Partisinin başından uzaklaştırıldı.

35 yıllık Jivkov dönemi sona eriyordu. BTA kayıtları, görevden alınmanın Doğu Avrupa’daki büyük siyasal dönüşüm ve Sovyetler Birliği’ndeki perestroyka ve glasnost ortamıyla birlikte gerçekleştiğini gösteriyor.
Ardından gelişmeler hızlandı.

29 Aralık 1989’da zorla isim değiştirme politikası resmen mahkûm edildi ve insanların gerçek isimlerine yeniden kavuşmasının yolu açıldı.

Ocak 1990’da Komünist Partinin devlet üzerindeki anayasal ayrıcalığı kaldırıldı.

Haziran 1990’da çok partili seçimler yapıldı.
Fakat burada önemli bir tarihsel ders vardır:

Bir rejimin liderinin gitmesi, o rejimin zihniyetinin aynı gün ortadan kalktığı anlamına gelmez.

Kurumlar kalır.
Kadrolar kalır.
Ekonomik ilişkiler kalır.
Korkular kalır.
Alışkanlıklar kalır.
Ve bazen geçmişin görünmeyen yapıları yeni dönemin içine taşınır.

Bu nedenle Bulgaristan’ın demokrasiye geçişini yalnızca “10 Kasım’da Jivkov gitti ve demokrasi geldi” şeklinde okumak eksiktir.
Asıl mesele bundan sonra başlamıştır.

BULGARİSTAN’IN EN BÜYÜK KAYBI PARA DEĞİLDİ, İNSANDI

1989’un Bulgaristan’a bıraktığı en ağır miraslardan biri bana göre burada aranmalıdır.

Bir devlet fabrikasını yeniden kurabilir.
Yolunu yeniden yapabilir.
Binasını yeniden inşa edebilir.

Borçlarını zaman içerisinde ödeyebilir.
Ama kaybettiği insanı kolay kolay geri getiremez.

Çünkü insan sermayesi nesiller boyunca oluşur.

Bir ustanın yetişmesi yıllar alır.
Bir öğretmenin birikimi onlarca yılda meydana gelir.

Bir çiftçinin toprağı tanıması kuşaktan kuşağa aktarılır.

Bir ailenin yaşadığı bölgeyle kurduğu ekonomik ve sosyal bağ bazen yüzlerce yıllıktır.

Siz yüz binlerce insanı birkaç ay içerisinde ülkeden çıkarırsanız yalnızca nüfus azaltmazsınız.

Üretim kapasitesini azaltırsınız.
Vergi tabanını daraltırsınız.
Yerel ekonomileri zayıflatırsınız.
Köyleri boşaltırsınız.
Demografik yapıyı bozarsınız.
Devlete olan güveni yıkarsınız.

Bunların ekonomik maliyeti hemen ertesi sabah görülmeyebilir.
Fakat yıllar geçtikçe ortaya çıkar.

FAKAT BULGARİSTAN’IN BUGÜNKÜ EKONOMİK SORUNLARINI YALNIZCA 1989 GÖÇÜYLE AÇIKLAYAMAYIZ

Burada tarih karşısında hakkaniyetli olmak gerekir.

“Türkler gitti, Bulgaristan ekonomisi çöktü” demek güçlü bir siyasi cümledir fakat tek başına yeterli bir ekonomik analiz değildir.

Jivkov döneminin sonunda Bulgaristan zaten ciddi ekonomik ve mali problemler taşıyordu. BTA’nın tarihsel değerlendirmesine göre Jivkov ülkeyi yaklaşık 11 milyar leva dış borç ve 26 milyar leva iç borç yüküyle bıraktı.

Ardından sosyalist planlı ekonomiden piyasa ekonomisine geçiş geldi.

Eski sanayi yapısının rekabet sorunu…
Özelleştirmeler…
İşsizlik…
Gelir kayıpları…
Yolsuzluk…

Siyasi istikrarsızlık…
Ve sonraki yıllarda Avrupa’nın daha zengin ülkelerine yönelen büyük emek göçü…

Bunların tamamı Bulgaristan’ın bugünkü demografik ve ekonomik tablosunun parçalarıdır. BTA da geçiş dönemini yüksek işsizlik, gelir kaybı, yaşam standardındaki düşüş ve yaygın yolsuzluk sorunlarıyla birlikte değerlendiriyor.

Dolayısıyla 1989 göçünü tek sebep olarak değil, çok daha büyük bir stratejik kırılmanın sembolü ve hızlandırıcı unsurlarından biri olarak görmek gerekir.

ASIL ÇÖKÜŞ EKONOMİDE DEĞİL, ADALET DUYGUSUNDA BAŞLAR

Bir devletin çöküşünü anlamak isteyen yalnızca bütçe açığına bakmamalıdır.

Önce vatandaşın devlete güvenine bakmalıdır.
Çünkü ekonominin görünmeyen sermayesi güvendir.

Vatandaş;
“Kanun beni koruyacak.”
“Mahkeme bana adalet sağlayacak.”
“Çocuğum kimliğinden dolayı dışlanmayacak.”
“Devlet benim de devletim.”
diyebiliyorsa o ülkede gelecek vardır.
Ama vatandaş;
“Yarın ismimi değiştirebilirler.”
“Dilimi yasaklayabilirler.”
“Kimliğim yüzünden işimi kaybedebilirim.”
“Devlet beni eşit vatandaş olarak görmüyor.”

diye düşünmeye başlarsa ekonomik çöküş çoktan başlamış demektir.

Çünkü güvenini kaybeden insan yatırım yapmaz.
Gelecek kurmaz.
Çocuğunu ülkede tutmak istemez.
İmkân bulduğunda gider.

1989’DA TÜRKLER GİTTİ; SONRA GÖÇ BÜTÜN BULGARİSTAN’IN MESELESİ OLDU

Tarihin en düşündürücü taraflarından biri de budur.

1989’da sınırı geçenlerin önemli bölümünü Türkler oluşturuyordu.

Fakat sonraki yıllarda ekonomik nedenlerle ülkesini terk edenler yalnızca Türkler olmadı.

Bulgarlar da Avrupa’ya gitti.
Gençler gitti.
Doktorlar gitti.
Mühendisler gitti.
İşçiler gitti.

Nitelikli insanlar daha iyi hayat şartları aramak üzere başka ülkelere yöneldi.

Bu nedenle 1989’un dersi yalnız Türklerin yaşadığı acıyla sınırlı değildir.
Ders çok daha büyüktür:

Bir devlet kendi vatandaşlarından herhangi bir grubunu değersizleştirmeye başladığında sonunda bütün toplum kaybeder.

BULGARİSTAN YOK OLMAYA MI GİDİYOR?

“Bulgaristan yok oluyor” ifadesini siyasi bir uyarı olarak anlayabiliriz; ancak bunu kaçınılmaz bir kader gibi söylemek doğru olmaz.

Devletlerin kaderi değiştirilebilir.

Bulgaristan bugün Avrupa Birliği ve NATO üyesidir. Demokratik kurumlara, ekonomik imkânlara ve yeniden toparlanabilecek insan kaynağına sahiptir.

Fakat gerçek tehlike şudur:

Bir ülke nüfusunu, gençlerini ve geleceğe olan inancını sürekli kaybederse yalnız ekonomik büyüklüğünü değil, tarihsel ağırlığını da kaybetmeye başlar.

Bu nedenle mesele Bulgaristan’ın “yok olup olmayacağı” değil;

nasıl bir Bulgaristan’ın yaşayacağıdır.

YENİ BULGARİSTAN’IN STRATEJİSİ: VATANDAŞINI GERİ KAZANMAK

Bulgaristan’ın geleceği için yeni bir devlet aklına ihtiyaç vardır.

Bu anlayışın merkezinde etnik kimlik değil eşit vatandaşlık bulunmalıdır.

Türk…
Bulgar…
Pomak…
Roman…
Hristiyan…
Müslüman…

Kim olursa olsun devlet karşısında eşit olmalıdır.

Devlet vatandaşına kim olduğunu öğretmeye kalkmamalıdır.

Vatandaşının kimliğini güvence altına almalıdır.

Türklerin Bulgaristan’ın siyasal, ekonomik ve bürokratik hayatında daha güçlü temsil edilmesi de yalnız Türklerin meselesi değildir.

Bulgaristan demokrasisinin meselesidir.

Türklerin yalnızca belirli bir siyasi yapının seçmeni olarak görülmesi yerine ülkenin bütün demokratik partilerinde, bürokrasisinde, üniversitelerinde, ekonomisinde ve karar alma mekanizmalarında yer alabilmesi gerekir.

Çünkü gerçek entegrasyon budur.

DİASPORA TEHDİT DEĞİL, BULGARİSTAN İÇİN DEV BİR STRATEJİK SERMAYEDİR

Türkiye’de ve Avrupa’nın farklı ülkelerinde yaşayan Bulgaristan kökenli yüz binlerce insan vardır.

Bulgaristan bunlara yalnız “ülkeden ayrılmış insanlar” olarak bakmamalıdır.

Onları yeniden ülkenin ekonomik, kültürel ve sosyal hayatına bağlayabilecek politikalar geliştirmelidir.

Türkiye’deki Bulgaristan Türkleri iki ülke arasında olağanüstü bir köprü olabilir.

Ticaret…
Turizm…
Sanayi…
Eğitim..
Kültür…
Balkanlar…
Türk dünyası…
Avrupa…

Bulgaristan’ın elinde aslında büyük bir jeopolitik imkân bulunmaktadır.

1989 zihniyeti bu insanları tehdit olarak gördü.

  1. yüzyıl Bulgaristan’ı ise onları stratejik güç olarak görmelidir.

İşte zihniyet devrimi burada başlayacaktır.

1989’UN EN BÜYÜK DERSİ: DEVLET İNSANI İÇİN VARDIR

1989 yazında insanlar birkaç bavulla Türkiye sınırına doğru giderken belki Jivkov yönetimi kendisini güçlü zannediyordu.

Devlet vardı.
Ordu vardı.
Polis vardı.
İstihbarat vardı.
Parti vardı.
Propaganda vardı.
Ama eksik olan bir şey vardı:

Adalet.
Ve birkaç ay sonra 35 yıllık Jivkov iktidarı sona erdi.

Bu yüzden tarih bize tekrar tekrar aynı şeyi söylüyor:
Devleti ayakta tutan yalnız sınırlar değildir.
Devleti ayakta tutan insandır.
İnsanı devlete bağlayan ise korku değil, adalettir.

BİR ÜLKEYİ BOŞALTMAK KOLAY, YENİDEN DOLDURMAK ZORDUR

1989’da Bulgaristan büyük bir tarihsel hata yaptı.

Yüz binlerce insanını birkaç ay içerisinde sınırın ötesine itti.

Sonra rejim değişti.
İsimler geri geldi.
Sınırlar yeniden açıldı.

Yaklaşık 154 bin kişi geri döndü.

Fakat kırılan güvenin tamamı geri dönmedi.

İşte bugünün Bulgaristan’ının önündeki asıl mesele budur.

İnsanları geri getirmekten önce güveni geri getirmek gerekir.

Adaleti güçlendirmek gerekir.

Liyakati güçlendirmek gerekir.

Azınlıkların devlete aidiyetini güçlendirmek gerekir.

Gençlere gelecek vermek gerekir.

Diasporayla yeni bağlar kurmak gerekir.

Ve devletin bütün vatandaşlarına şu cümleyi hissettirmesi gerekir:

“Bu ülke senindir. Kimliğinle, isminle, dilinle, emeğinle ve geleceğinle burada eşitsin.”

ADALETİN OLMADIĞI YERDE DEVLET ÖNCE İNSANINI, SONRA GELECEĞİNİ KAYBEDER

1989’un üzerinden onlarca yıl geçti.

Fakat sınır kapılarındaki o arabaların üzerindeki yataklar hâlâ bize bir şey anlatıyor.
O bavullar yalnız eşya taşımıyordu.

Bir ülkenin kaybettiği güveni taşıyordu.
Bir annenin gözyaşını…
Bir babanın çaresizliğini…

Bir çocuğun yarım kalan çocukluğunu…

Ve Bulgaristan’ın kaybettiği insan sermayesini taşıyordu.

Bu nedenle 1989’u yalnız geçmişin acısı olarak anlatmak yetmez.

1989 geleceğe bırakılmış bir devlet yönetimi dersidir.

Bir devlet vatandaşının adını değiştirebilir.
Dilini yasaklayabilir.
Onu korkutabilir.
Hatta sınır dışına gitmeye zorlayabilir.
Fakat bunun adına zafer denmez.

Çünkü vatandaşını kaybeden devlet aslında kendi geleceğinden kaybeder.

Bugün Bulgaristan’ın önünde hâlâ bir fırsat bulunmaktadır:
Geçmişi inkâr etmek yerine onunla yüzleşmek.

Türkleri, Bulgarları ve bütün vatandaşlarını ortak geleceğin eşit sahipleri yapmak.

Diasporasını yeniden kazanmak.
Gençlerini ülkede tutmak.

Ve devletin merkezine yeniden adaleti yerleştirmek.

Çünkü tarihin hükmü çok açıktır:

«Zulümle insan susturulabilir; fakat gelecek kurulamaz.
Bir devletin gerçek sınırı haritadaki çizgiler değil, vatandaşlarının ona duyduğu güvendir.
Adalet giderse güven gider.
Güven giderse insan gider.
İnsan giderse ekonomi küçülür, toplum yaşlanır ve devlet geleceğini kaybeder.»

1989’un Bulgaristan’a bıraktığı en büyük ders budur:

İNSANINI KAYBEDEN DEVLET, GELECEĞİNİ KAYBEDER.

Yazar