Raziye ÇAKIR
Dünyanın önündeki asıl mesele artık yalnızca ne kadar ürettiğimiz değil, neyi çoğalttığımızdır.
Nüfus çoğalıyor.
Şehirler büyüyor.
Teknoloji gelişiyor.
Veri çoğalıyor.
Yapay zekâ güçleniyor.
Silahlar çeşitleniyor.
Tüketim artıyor.
Fakat aynı hızla başka şeyler azalıyor:
Su azalıyor.
Orman azalıyor.
Biyolojik çeşitlilik azalıyor.
Aile içindeki sohbet azalıyor.
İnsanlar arasındaki güven azalıyor.
Sabır azalıyor.
Merhamet azalıyor.
İnsanın insana ayırdığı zaman azalıyor.
O halde geleceğe dair stratejik sorumuz şu olmalıdır:
Büyüyen bir dünya mı kuruyoruz, yoksa gerçekten yaşanabilir bir dünya mı?
Çünkü her büyüme gelişme değildir.
BİR ÜLKENİN GÜCÜ SADECE KASASINDA DEĞİLDİR
Yıllarca ülkelerin gücünü ekonomik büyüklük, nüfus, sanayi, enerji kaynakları ve askerî kapasite üzerinden ölçtük.
Bunlar elbette önemlidir.
Fakat önümüzdeki dönemde başka bir güç kavramı daha fazla önem kazanacaktır:
Yaşam kalitesini ve toplumsal bütünlüğünü koruyabilen ülkeler.
Bir ülkenin ormanları tükeniyorsa…
Suları kirleniyorsa…
Toprağı verimsizleşiyorsa…
Gençleri umudunu kaybediyorsa…
Aileleri parçalanıyorsa…
İnsanları birbirine güvenmiyorsa…
Ekonomik rakamlar tek başına o ülkeyi güçlü yapamaz.
Çünkü stratejik güç yalnızca sınırları koruyabilmek değildir.
Toprağı, suyu, aileyi, insanı, kültürü ve gelecek ümidini birlikte koruyabilmektir.
GÖKTE KUŞLARI ÇOĞALTMAK BİR MEDENİYET MESELESİDİR
“Gökte kuşları çoğaltmak lazım” sözü ilk bakışta şiirsel gelebilir.
Oysa son derece stratejik bir anlam taşır.
Kuşların yaşayabildiği bir coğrafyada tabiat hâlâ nefes alıyor demektir.
Suda balık varsa su sistemi yaşıyor demektir.
Ormanda ağaç varsa toprak korunuyor demektir.
Bahçelerde çiçek varsa şehir yalnızca betonlaşmamış demektir.
Dolayısıyla kuş, balık, ağaç ve çiçek yalnızca tabiatın süsleri değildir.
Bir ülkenin yaşam sisteminin göstergeleridir.
Geleceğin devletleri yalnızca enerji güvenliğini değil; su güvenliğini, gıda güvenliğini, orman varlığını ve ekolojik dayanıklılığını da millî güvenlik meselesi olarak görmek zorundadır.
EN BÜYÜK YATIRIM: İNSANIN İÇ DÜNYASI
Ancak yalnızca doğayı korumak yetmez.
İnsanı da korumamız gerekiyor.
Çünkü bugün büyük bir tehlike sessizce büyüyor:
İnsanların birbirinden uzaklaşması.
Teknoloji bizi birbirimize bağladı fakat her zaman yakınlaştırmadı.
Binlerce kişiyle iletişim kurabiliyoruz ama bazen aynı sofradaki insanla konuşamıyoruz.
Çocukların odasında teknoloji var fakat aile sohbeti azalıyor.
İnsanların sosyal medya hesaplarında yüzlerce arkadaş var fakat zor gününde kapısını çalabileceği insan sayısı birkaç kişiye düşebiliyor.
Bu nedenle geleceğin en önemli yatırımlarından biri insanın ruhsal ve toplumsal dünyasını güçlendirmek olacaktır.
Evde huzuru çoğaltmak…
Yüzde gülümsemeyi çoğaltmak…
Yürekte sevgiyi çoğaltmak…
Ruhumuzda iyiliği çoğaltmak…
Bunlar romantik temenniler değil, toplumsal dayanıklılık politikalarıdır.
AİLEYİ KORUMADAN TOPLUMU KORUYAMAZSINIZ
Bir devletin en küçük ama en önemli kurumu ailedir.
Çünkü devletin gelecekte yöneteceği insan bugün bir evde yetişmektedir.
Geleceğin öğretmeni…
Mühendisi…
Doktoru…
Askeri…
Bilim insanı…
Sanayicisi…
Devlet adamı…
Hepsi önce bir ailenin çocuğudur.
Dolayısıyla evde huzuru çoğaltmak aslında geleceğin toplumunu inşa etmektir.
Çocuğun evinde gördüğü sevgi, saygı, adalet ve sorumluluk yıllar sonra toplumun karakterine dönüşür.
Evde üretilen değer, yıllar sonra devletin kalitesi olur.
Bu nedenle aile politikası yalnızca sosyal yardım politikası değildir.
Uzun vadeli bir ülke stratejisidir.
GELECEĞİN EN KIYMETLİ SERMAYESİ GÜVEN OLACAK
Para kaybedilebilir ve yeniden kazanılabilir.
Binalar yıkılabilir, yeniden yapılabilir.
Teknoloji satın alınabilir.
Fakat güven kaybedildiğinde yeniden kurulması yıllar alır.
İnsanların birbirine güvenmediği toplumlarda iş yapmak zorlaşır.
Kurumlara güven azaldığında toplumsal dayanışma zayıflar.
Nesiller birbirini anlamadığında ortak gelecek fikri kaybolur.
Bu yüzden geleceğin güçlü toplumları yalnızca zengin toplumlar olmayacaktır.
Birbirine güvenebilen toplumlar olacaktır.
İyilik burada stratejik bir sermayeye dönüşür.
Çünkü iyilik güven üretir.
Güven iş birliği üretir.
İş birliği güç üretir.
Güç ise ortak gelecek kurabilme kapasitesidir.
ÇOCUKLARA REKABETTEN ÖNCE İYİLİĞİ ÖĞRETMELİYİZ
Çocuklarımıza sürekli şunu söylüyoruz:
Başarılı ol.
En yüksek notu al.
İyi üniversiteye gir.
İyi meslek sahibi ol.
Çok kazan.
Elbette bunların hepsi önemlidir.
Fakat bir soruyu eksik bırakıyoruz:
Nasıl bir insan olacaksın?
Dünyanın yalnızca daha zeki insanlara ihtiyacı yok.
Vicdanlı bilim insanlarına ihtiyacı var.
Ahlaklı iş insanlarına ihtiyacı var.
Adaletli yöneticilere ihtiyacı var.
Merhametli doktorlara ihtiyacı var.
Sorumluluk sahibi mühendislere ihtiyacı var.
Vatanını ve insanlığı düşünebilen gençlere ihtiyacı var.
Çünkü zekâ yön verir; fakat ahlak, o yönün iyi mi kötü mü olacağını belirler.
YAPAY ZEKÂ ÇAĞINDA EN BÜYÜK FARK İNSANLIK OLACAK
Önümüzdeki yıllarda makineler daha fazla iş yapacak.
Yapay zekâ daha fazla bilgi üretecek.
Robotlar daha fazla görevi üstlenecek.
İnsanlığın karşısına ilginç bir soru çıkacak:
Makinenin yapamadığı ne kalacak?
Cevaplardan biri insanın vicdanıdır.
Merhamet etmek…
Fedakârlık yapmak…
Bir insanın acısını paylaşmak…
Bir çocuğun başını okşamak…
Bir yaşlının elini tutmak…
Bir dostunun derdini saatlerce dinlemek…
Bunların ekonomik karşılığını hesaplayamazsınız.
Fakat insanlığı ayakta tutan tam da bunlardır.
Teknoloji çağında insanı korumanın yolu teknolojiye karşı çıkmak değil, insani değerleri teknoloji kadar hızlı geliştirmektir.
TÜKETEN TOPLUMDAN ÇOĞALTAN TOPLUMA
Yeni bir anlayışa ihtiyacımız var.
Tüketmek yerine çoğaltmak.
Bir ağacı tüketme; ormanı çoğalt.
Suyu tüketme; su kaynaklarını koru.
Toprağı tüketme; verimliliğini artır.
İnsanı tüketme; yeteneğini geliştir.
Genci tüketme; ona fırsat ver.
Aileyi tüketme; bağlarını güçlendir.
Sevgiyi tüketme; paylaş.
Bilgiyi saklama; öğret.
Tecrübeyi mezara götürme; gençlere aktar.
İşte gerçek kalkınma budur.
Sahip olduklarımızı tüketmeden gelecek nesillere daha fazlasını bırakabilmek.
HER İNSAN BİR “ÇOĞALTMA MERKEZİ” OLABİLİR
Dünyayı değiştirmek için herkesin büyük makam sahibi olması gerekmiyor.
Bir öğretmen yüzlerce çocuğun hayatına dokunabilir.
Bir anne birkaç evlat üzerinden nesiller yetiştirebilir.
Bir baba çocuğuna verdiği ahlakla yıllar sonrasına etki edebilir.
Bir iş insanı onlarca gence kapı açabilir.
Bir bilim insanı bilgisini öğrencilerine aktarabilir.
Bir çiftçi toprağını çocuklarına daha verimli bırakabilir.
Bir yazar tek bir cümleyle binlerce insanın düşüncesini değiştirebilir.
Demek ki mesele yalnızca neye sahip olduğumuz değil, sahip olduğumuzla neyi çoğalttığımızdır.
2050’YE GİDERKEN ASIL SORU
Geleceğe yalnızca ekonomi rakamlarıyla bakamayız.
2050’de kaç milyar dolar ihracat yapacağız?
Kaç otomobil üreteceğiz?
Kaç uydu göndereceğiz?
Kaç kilometre yol yapacağız?
Bunları elbette soracağız.
Ama başka sorularımız da olmalı:
Çocuklarımız mutlu olacak mı?
Gençlerimiz geleceklerine inanacak mı?
Ailelerimiz güçlü kalacak mı?
Şehirlerimiz nefes alabilecek mi?
Sularımız temiz olacak mı?
Toprağımız üretmeye devam edecek mi?
İnsanlarımız birbirine güvenebilecek mi?
Yaşlılarımız kendilerini yalnız hissetmeyecek mi?
Çünkü medeniyet yalnızca yaptığınız köprülerin uzunluğuyla değil, o köprülerin iki yakasında nasıl insanlar yetiştirdiğinizle ölçülür.
BİR MİLLÎ HEDEF DAHA KOYMALIYIZ: İYİLİĞİ ÇOĞALTMAK
Ekonomiyi büyütelim.
Sanayiyi geliştirelim.
Savunmamızı güçlendirelim.
Bilimde ilerleyelim.
Yapay zekâda yarışalım.
Uzaya gidelim.
Ama bütün bunların ortasına insanı koyalım.
Çünkü insanı kaybettikten sonra kazanılan teknolojinin anlamı kalmaz.
Bunun için aileden okula, belediyeden üniversiteye, iş dünyasından medyaya kadar ortak bir anlayış geliştirmeliyiz:
İyi insan yetiştirmek.
Çalışkan ama vicdanlı.
Güçlü ama merhametli.
Zengin ama paylaşan.
Bilgili ama kibirsiz.
Vatanını seven ama dünyaya düşman olmayan.
Köklerini bilen ama geleceğe açık.
İşte geleceğin insan modeli budur.
GELECEK, NEYİ ÇOĞALTTIĞIMIZIN SONUCU OLACAK
Bir ülkenin geleceği yalnızca bugünkü bütçesinde yazmaz.
Çocuklarının zihninde yazılıdır.
Ailelerinin sofrasında yazılıdır.
Öğretmenlerinin sınıfında yazılıdır.
Toprağında, suyunda, ormanında yazılıdır.
Ve en önemlisi insanlarının kalbinde yazılıdır.
Onun için;
Gökte kuşları çoğaltmak lazım.
Suda balıkları…
Ormanda ağaçları…
Bahçelerde çiçekleri…
Ama bununla yetinmemek lazım.
Evlerde huzuru,
sokaklarda güveni,
okullarda merakı,
gençlerde umudu,
iş hayatında ahlakı,
toplumda adaleti,
yüzlerde gülümsemeyi,
yüreklerde aşkı ve sevgiyi,
ruhlarda iyiliği çoğaltmak lazım.
Çünkü önümüzdeki yüzyılın büyük mücadelesi yalnızca daha fazla üretme mücadelesi olmayacaktır.
İnsan kalabilme mücadelesi olacaktır.
Ve geleceği, en fazla şeye sahip olanlar değil; elindeki güzelliği başkalarının hayatında çoğaltabilenler inşa edecektir.
Bir ağacı iki yapan…
Bir bilgiyi bin gence ulaştıran…
Bir umutsuza umut veren…
Bir kırgınlığı barışa dönüştüren…
Bir çocuğun önüne yeni bir yol açan…
Bir insanın yüzünde tebessüm bırakan…
İşte gerçek zenginlik budur.
Çoğaltmak lazım.
Ama her şeyi değil.
İnsana, tabiata, vatana ve geleceğe iyi gelen ne varsa onu çoğaltmak lazım.
Çünkü geleceğin en büyük mirası, çocuklarımıza ne kadar mal bıraktığımız değil;
onlara nasıl bir dünya, nasıl bir toplum ve nasıl bir insanlık bıraktığımız olacaktır.

Bir cuma sabahı kendimize soralım: Bize verilenlerin kıymetini biliyor muyuz?
Suudi Arabistan-Türkiye hattında yeni dönem: Demiryolu projesi bölgesel ticareti değiştirebilir
Taşa Yazılan Hafıza: Türkiye’nin Lahitleri ve Medeniyet Stratejisi
350 Bin İnsan Gitti, Bir Rejim Çöktü: Adaletin Olmadığı Devletin Geleceği Olmaz
Türk’ün Zafer Ayı Ağustos
Okumadan, Okutmadan Dünyayı Yönetemezsiniz
Dünyayı Değiştirmek İstiyorsak, Önce Bir Kız Çocuğunun Hayalini Koruyalım
Geleceğin Büyük Mücadelesi: İyi Olanı Çoğaltabilmek
Fatih Bosna’ya Almaya Değil, Vermeye Geldi