Rafet ULUTÜRK
Hayırlı sabahlar…
Cumanız mübarek olsun.
İnsan bazen bir şeyi kaybetmeden onun nimet olduğunu anlayamıyor.
Evde her gün gördüğümüz bir yüz…
Her sabah duyduğumuz bir ses…
Telefonun diğer ucunda “Nasılsın evladım?” diyen bir anne…
Sırtımızı dayadığımız bir baba…
Etrafında toplandığımız bir aile sofrası…
Sağlıklı bir nefes…
Sessiz ve huzurlu bir gece…
Bunların hiçbirinin sonsuza kadar bizimle kalacağını garanti eden bir sözleşmemiz yok.
Ama insan unutuyor.
Sanki yarın mutlaka gelecekmiş gibi yaşıyoruz.
Sanki sevdiklerimiz hep yanımızda kalacakmış gibi davranıyoruz.
Sanki sağlığımız hiç bozulmayacak, kapımız hiç kapanmayacak, ömrümüz hiç bitmeyecekmiş gibi hesaplar yapıyoruz.
Sonra hayat bir gün sessizce omzumuza dokunuyor:
“Hepsi emanetti…”
İşte insan o zaman anlıyor.
Meğer zenginlik, sahip olduğumuz para değilmiş.
Meğer zenginlik, sofranın etrafında oturan insanlarmış.
ALLAH’IM, NİMETLERİNİ KAYBETMEDEN KIYMETİNİ BİLDİR
Duamız belki de buradan başlamalıdır:
Allah’ım, bizi nimetlerinin farkına varanlardan eyle.
Çünkü gözümüz hep eksik olanda.
Bir evimiz var, daha büyüğünü istiyoruz.
Arabamız var, yenisini düşünüyoruz.
Kazancımız var, daha fazlasının hesabını yapıyoruz.
Makamımız var, daha yukarısını arzuluyoruz.
Ama evimizin içindeki huzurun fiyatını bilmiyoruz.
Annemizin duasının değerini bilmiyoruz.
Babamızın gölgesinin nasıl büyük bir güven olduğunu bazen ancak o gölge çekildiğinde anlıyoruz.
Sağlığın değerini hastanede…
Gençliğin değerini yaşlanınca…
Zamanın değerini geç kalınca…
Sevdiklerimizin değerini kaybedince anlamayalım.
Şükür, kaybettikten sonra kıymet bilmek değil; elimizdeyken emanete sahip çıkmaktır.
BİR GÜN EVLER KALACAK, İÇİNDEKİ İNSANLAR DEĞİŞECEK
Hayatın belki de en ağır gerçeği budur.
Evler kalıyor.
Eşyalar kalıyor.
Fotoğraflar kalıyor.
Elbiseler kalıyor.
Kitaplar kalıyor.
Bazen bir gözlük, bir saat, bir baston, bir tesbih bile yıllarca aynı yerde duruyor.
Ama sahibi yok.
İnsan gidiyor.
Dün dünyayı kendisine dar eden meseleler bir anda anlamını kaybediyor.
Kavgalar bitiyor.
Hesaplar kapanıyor.
Makam başkasına geçiyor.
Mal mirasçılara kalıyor.
Ve geride tek bir soru kalıyor:
Bu insan dünyadan geçerken ne bıraktı?
Para mı?
Kırgınlık mı?
Yoksa dua mı?
ÇOCUKLARIMIZA MALDAN ÖNCE HATIRA BIRAKALIM
Bugün anne babalar olarak çocuklarımız için çok çalışıyoruz.
Ev alalım diyoruz.
Para bırakalım diyoruz.
İyi okullarda okutalım diyoruz.
Bunların hepsi önemlidir.
Ama çocuklarımızın bir gün mezarımızın başında bizi nasıl hatırlayacağını hiç düşünüyor muyuz?
“Babam çok zengindi” mi diyecek?
Yoksa
“Babam iyi insandı.”
“Annem çok mal bıraktı” mı diyecek?
Yoksa:
“Annem kimsenin gönlünü kırmazdı.”
İşte gerçek miras budur.
Bir insanın arkasından edilen samimi dua, dünyanın bütün servetlerinden daha değerlidir.
Öyle yaşayalım ki biz gittikten sonra ismimiz söylendiğinde insanların yüzünde bir tebessüm oluşsun.
“Allah razı olsun” desinler.
VARLIK DA YOKLUK KADAR AĞIR BİR SINAVDIR
Biz genellikle fakirliği imtihan zannederiz.
Oysa zenginlik de imtihandır.
Hatta bazen daha ağırdır.
Yoksula sabri sorulur.
Zengine paylaşması.
Güçsüze dayanması sorulur.
Güçlüye adaleti.
Vatandaşa sorumluluğu sorulur.
Yöneticiye emanet.
Bilene öğretmesi…
Zengine vermesi…
Güçlüye koruması…
Sorulur.
Bu yüzden:
Allah’ım, içimizdeki mal sevgisini gider.
Paylaşma ahlakına ulaştır bizi.
Çünkü servetin büyüklüğü kasada ne kadar bulunduğuyla değil, kaç insanın hayatına dokunduğuyla ölçülmelidir.
PAYLAŞMAYI KAYBEDEN TOPLUM, GELECEĞİNİ KAYBEDER
Burada mesele artık yalnız bireysel değildir.
Mesele stratejiktir.
Bir toplumu yalnız ordusu ayakta tutmaz.
Yalnız ekonomisi de ayakta tutmaz.
Toplumları zor zamanlarda ayakta tutan görünmeyen bir sermaye vardır:
Güven, dayanışma ve aidiyet.
Zengin fakiri görmüyorsa…
Komşu komşuyu tanımıyorsa…
Genç yaşlıya hürmet etmiyorsa…
Yaşlı gence yol göstermiyorsa…
İnsanlar birbirlerinin acılarına yabancılaşıyorsa…
O toplum dışarıdan güçlü görünse bile içeriden zayıflamaya başlamıştır.
Çünkü millet olmak aynı pasaportu taşımaktan fazlasıdır.
Birbirinin derdiyle dertlenebilmektir.
GELECEĞİN EN BÜYÜK SAVAŞI İNSANIN KALBİNDE VERİLECEK
Önümüzde çok farklı bir dünya geliyor.
Yapay zekâ daha da gelişecek.
Robotlar hayatımıza daha fazla girecek.
Makineler birçok işi insanlardan daha hızlı yapacak.
Bilgiye ulaşmak kolaylaşacak.
Fakat teknoloji bize bir şeyi veremeyecek:
Vicdan.
Makine hesaplayabilir.
Ama merhamet edemez.
Algoritma karar önerebilir.
Ama yetimin başını sevmenin ne demek olduğunu bilemez.
İşte geleceğin stratejik meselesi burada ortaya çıkıyor.
Çocuklarımızı teknolojiyle donatırken kalplerini boş bırakırsak büyük hata yaparız.
Yeni neslin hem bilgisayarı hem kitabı bilmesi gerekir.
Hem teknolojiyi hem tarihini…
Hem dünyayı hem kendisini…
Hem üretmeyi hem paylaşmayı…
Hem kazanmayı hem şükretmeyi…
Çünkü geleceği yalnız en zeki toplumlar değil, zekâyı ahlakla birleştirebilen toplumlar kazanacaktır.
KUR’AN’I DUVARA DEĞİL HAYATIMIZA ASMALIYIZ
“Allah’ım, şifa olan Kur’an’ı anlayıp hayatına geçirmeye çalışanlarla yoldaş eyle bizi.”
Ne kadar büyük bir dua…
Kur’an evimizin en yüksek rafında durabilir.
Ama adalet hayatımızın içinde yoksa bir şey eksiktir.
Kur’an okuyabiliriz.
Ama ticarette aldatıyorsak bir şey eksiktir.
Namaz kılabiliriz.
Ama kul hakkı yiyorsak bir şey eksiktir.
Dua edebiliriz.
Ama yetimi görmüyorsak bir şey eksiktir.
İbadet insanın karakterine dokunmalıdır.
İman yalnız alnın secdeye değmesi değil, elin harama uzanmaması; dilin yalan söylememesi; gücün zayıfı ezmemesidir.
VATANIN GELECEĞİ YALNIZ SINIRLARDA KORUNMUYOR
“Allah’ım vatanımızı, bayrağımızı, ezanımızı koru.”
Âmin.
Fakat bunun için bize de sorumluluk düşüyor.
Vatan sınırda askerle korunur.
Ama okulda öğretmenle de korunur.
Laboratuvarda bilim insanıyla korunur.
Tarlada çiftçiyle korunur.
Fabrikada işçiyle korunur.
Evde anne ve babayla korunur.
Kütüphanede kitap okuyan gençle korunur.
Üreten mühendisle korunur.
Adalet dağıtan hâkimle korunur.
Doğruyu yazan kalemle korunur.
Bir millet çocuklarını kaybederse topraklarını koruması da zamanla zorlaşır.
Bu nedenle gençliğe yatırım bir eğitim politikası olmanın ötesinde millî güvenlik meselesidir.
TÜRKİYE’NİN 2050 HEDEFİ ÖNCE İNSAN OLMALIDIR
Türkiye’nin geleceğini konuşurken yalnız ekonomik rakamlardan söz etmek yetmez.
Kaç fabrika kuracağız?
Kaç uçak üreteceğiz?
Ne kadar ihracat yapacağız?
Bunlar önemlidir.
Ama bir soru daha sormalıyız:
Nasıl bir insan yetiştireceğiz?
2050’nin Türkiye’sini bugünün çocukları yönetecek.
Bugün ilkokula giden çocuk yarının mühendisi, öğretmeni, hâkimi, askeri, girişimcisi, bilim insanı ve devlet yöneticisi olacak.
O çocuğun zihnine bilgi koyarken kalbine de merhamet koymalıyız.
Ona başarıyı öğretirken başarının ahlakını da öğretmeliyiz.
“Birinci ol” demeden önce:
“İyi insan ol.”
demeliyiz.
“Çok kazan” derken:
“Helal kazan.”
demeliyiz.
“Güçlü ol” derken:
“Gücünü mazlum için kullan.”
demeliyiz.
İşte uzun vadeli millî strateji budur:
İnsan yetiştirmek.
BİR MİLLETİN EN BÜYÜK SAVUNMA HATTI AHLAKIDIR
Tanklarımız olacak.
Uçaklarımız olacak.
Füzelerimiz olacak.
Teknolojimiz olacak.
Bunların hepsi gereklidir.
Fakat unutmayalım:
Bir toplum içeriden çürümeye başlamışsa yalnız silahla korunamaz.
Yolsuzluk yaygınlaşıyorsa…
Liyakat kayboluyorsa…
Aile çözülüyorsa…
Gençler umudunu kaybediyorsa…
Kul hakkı önemsenmiyorsa…
İnsanlar birbirine güvenmiyorsa…
Orada stratejik bir güvenlik problemi vardır.
Dolayısıyla ahlak yalnız camide konuşulacak bir mesele değildir.
Ahlak aynı zamanda millî güvenlik meselesidir.
BİR CUMA SABAHINDA DÜNYADAN ÇOK KENDİMİZİ DEĞİŞTİRELİM
Hep dünyadan şikâyet ediyoruz.
İnsanlar değişti diyoruz.
Gençlik değişti diyoruz.
Komşuluk bitti diyoruz.
Merhamet azaldı diyoruz.
Peki biz ne yaptık?
Belki de değişim için önce kendimizden başlamalıyız.
Bugün bir kişiyi sevindirelim.
Bir fakirin sofrasına katkıda bulunalım.
Bir öğrencinin kitabını alalım.
Bir gence iş bulması için yardımcı olalım.
Bir yaşlının kapısını çalalım.
Küs olduğumuz kardeşimizi arayalım.
Annemiz hayattaysa elini öpelim.
Babamız hayattaysa duasını alalım.
Çünkü bazı telefonları yarın arayamayabiliriz.
Bazı kapıları yarın çalamayabiliriz.
Bazı elleri yarın öpemeyebiliriz.
İşte hayat bu kadar kısa.
SONUNDA HEPİMİZ AYNI KAPIYA VARACAĞIZ
Bir gün gelecek…
Bütün unvanlarımız ismimizin önünden kalkacak.
Başkan…
Müdür…
Zengin…
Fakir…
Ünlü…
Sıradan…
Hepsi bitecek.
İnsan yalnız adıyla ve ameliyle kalacak.
İşte o gün için dua ediyoruz:
Allah’ım…
Kabirden kalktığımızda mahcup olanlardan eyleme bizi.
Memnun olanlardan eyle.
Mesrur olanlardan eyle.
Müjdelenmiş olanlardan eyle.
Kevser ehlinden eyle.
Nur ehlinden eyle.
Nar ehlinden eyleme.
Nimetlerini kaybetmeden kıymetini bilenlerden eyle.
Varlıkta şükreden, yoklukta sabredenlerden eyle.
Kazandığında paylaşanlardan…
Güçlendiğinde kibirlenmeyenlerden…
Bilgisi arttığında tevazusu artanlardan…
Makam sahibi olduğunda hizmeti çoğalanlardan eyle.
Kur’an’ı yalnız okuyan değil; anlayan ve hayatında yaşatmaya çalışanlardan eyle.
Kendi nefsimizin istediğine göre değil, Senin rızana göre yaşayabilmeyi nasip et.
İsyan ehlinden eyleme.
İnkâr ehlinden eyleme.
İman ehlinden eyle.
İkrar ehlinden eyle.
Vatanımızı koru.
Bayrağımızı koru.
Ezanımızı koru.
Milletimizin birliğini koru.
Ailelerimizi koru.
Çocuklarımızı ve gençlerimizi koru.
Ve Rabbim…
Bize yalnız uzun bir ömür değil, arkamızdan dua edilecek bir ömür nasip et.
Çünkü bir gün hepimiz gideceğiz.
Mesele gitmek değil.
Mesele, giderken arkamızda ne bıraktığımızdır.
Bir servet mi?
Bir makam mı?
Bir kavga mı?
Yoksa yetiştirdiğimiz güzel insanlar, dokunduğumuz hayatlar ve arkamızdan edilen bir:
“Allah ondan razı olsun…”
duası mı?
İşte bütün mesele budur.
Hayırlı sabahlar.
Cumanız mübarek olsun.
Rabbim günümüzü hayırlı, ömrümüzü bereketli, sonumuzu güzel eylesin.
Âmin.

Karadağ’dan AB üyeliği mesajı: “Birliğin bir sonraki üyesi olacağız”
Sırbistan’dan Şengen hedefi: 2027 sonuna kadar üyelik planlanıyor
Hırvatistan’dan Avrupa’ya güvenlik çağrısı: “Kendi savunmamızı güçlendirmeliyiz”
Köstence Limanı’nda güvenlik önlemleri artırılıyor: Dron ve su altı tehditlerine karşı sensör ağı