İbrahim SOYTÜRK

Bu cümle, sadece bir mahkeme salonunda kurulmuş bir savunma değildir. Bir halkın varoluş iradesidir. Bir kimliğin, bir dilin, bir hafızanın; korkutulmak istense de susmamaya yemin etmiş hâlidir. Bugün, Batı Trakya Türklerinin lideri Dr. Sadık Ahmet’i doğumunun 78. yıl dönümünde saygı, minnet ve rahmetle anarken, onu yalnızca “bir isim” olarak değil; bir duruşun, bir vicdanın ve bir mücadelenin taşıyıcısı olarak hatırlıyoruz.

Bir liderden fazlası: Bir “ses”in inşası

Dr. Sadık Ahmet’i anlamanın en doğru yolu, onu bir dönemin fotoğrafına yerleştirmektir: Batı Trakya’da Türk kimliğinin “adı konulmasın” istenen, varlığı kabul edilse bile görünmez kılınmaya çalışılan yılları… Kimliğin resmî dilde başka kelimelerle tarif edildiği, insanların kendini nasıl tanımlayacağına dair tartışmanın bile “siyasi” sayıldığı bir atmosfer. Böyle zamanlar, sıradan günler değildir: İnsanın en temel hakkı olan “ben kimim?” sorusu bile riskli hâle gelir.

İşte Sadık Ahmet’in büyüklüğü burada başlar. O, mücadelesini sloganla değil, hayatın tam orta yerinde kurdu. Çünkü kimlik meselesi, sadece miting alanlarında konuşulan bir başlık değildir; okulda, hastanede, tapuda, tarlada, mahkemede, mezarlıkta, evin sofrasında yaşanır. Bir insanın çocuğuna ana dilinde ninni söylemesi kadar doğal; o ninniyi kamusal hayatta yaşatmanın o kadar zorlaştığı bir dönemde, Sadık Ahmet “doğal olanı” savunmanın bile cesaret gerektirdiğini gösterdi.

Sözün ağırlığı: “Ben bir Türküm”

Onun mahkeme salonunda kurduğu cümle, bir kimlik beyanı olduğu kadar, bir insanlık dersi de taşır:
Kimliğini inkâr etmeye zorlanan herkesin bildiği o iç daralmasını; “Susarsam güvenli olurum” ile “Konuşursam kendim kalırım” arasındaki ahlaki tercih anını… Sadık Ahmet, o anı defalarca yaşadı ve her seferinde “kendim kalmayı” seçti. Bu yüzden sözleri, yıllar geçtikçe eskimiyor; çünkü şartlar değişse bile insanın onuru aynı yerde duruyor.

Bu cümledeki asıl güç, saldırganlık değildir. Sakin ama tavizsiz bir doğruluktur. Bir insanın, “Ben buyum” deme hakkını savunması… Bu, modern dünyada basit görünür; ama bazen en basit haklar, en pahalıya mal olur.

Batı Trakya: Coğrafya değil, hafıza

Batı Trakya’yı yalnızca bir harita parçası gibi okumak, meseleyi eksik anlamaktır. Orası aynı zamanda bir hafızadır: Göçlerin, ayrılıkların, kalanların, tutunmaların hafızası… Bir kültürün, düğünleriyle, ağıtlarıyla, bayram sabahlarıyla, mezar taşlarıyla yaşayan sürekliliği… Bu sürekliliğin en büyük düşmanı çoğu zaman açık yasaklar değil, yavaş yavaş silme girişimleridir: Adını azaltmak, görünürlüğünü kırpmak, temsilini zayıflatmak, kuşaklar arasına mesafe sokmak…

Dr. Sadık Ahmet, bu “yavaş silinme”ye karşı bir hız kazandırdı: Korkunun tempo tutmasını bozdu. İnsanların kendini yalnız hissettiği yerde, bir topluluk duygusu kurdu. “Ben tekim” duygusunu “Biz varız” bilincine dönüştüren her lider, aslında bir halkın içindeki dağınık cesaret parçalarını bir araya getirir. Sadık Ahmet’in yaptığı buydu.

Bugüne bakan miras: Sadece anmak değil, anlamak

Bir lideri anmak kolaydır; zor olan, onun bıraktığı sorumluluğu taşımaktır. Dr. Sadık Ahmet’in mirası, sadece bir hatıra değil, bir ölçüdür:

Kimlik, başkasına karşı değil; insanın kendisine karşı dürüstlüğüdür.

Hak arayışı, öfkeyle değil; ısrarla yürütülür.

Temsil, bir makam değil; bir emanet işidir.

En zor günlerde bile dilini, kültürünü, adını korumak; geleceği korumaktır.

Bugün Batı Trakya Türkleri için mesele yalnızca geçmişin yaraları değildir; geleceğin güvenliği de bu hafızaya bağlıdır. Çünkü kimlik, ancak kuşaktan kuşağa aktarılabildiğinde yaşar. Ve aktarım, yalnız devlet politikalarıyla değil; ailede konuşulan dille, anlatılan hikâyeyle, sahip çıkılan isimle gerçekleşir. Sadık Ahmet’in mücadelesi, bize tam da bunu hatırlatır: Bir kimliği yaşatmak, her gün yeniden verilen küçük kararlardan oluşur.

Bir adamın ölümü, bir sözün yaşamı

Dr. Sadık Ahmet’i rahmetle anarken insanın içine şu soru da düşüyor: Bir insanın bedeni toprağa karışır; peki ya sözü? Söz, eğer bir hakikat taşıyorsa yaşamaya devam eder. Bugün hâlâ o cümleyi okuduğumuzda içimizin titremesi bundandır. Çünkü bu söz, “Ben bir Türküm” derken aslında şunu da söyler:
“Ben insanım. Benim adım var. Benim dilim var. Benim onurum var. Benim geleceğim var.”

Bu yüzden Dr. Sadık Ahmet’in anısı, yalnız Batı Trakya Türklerinin değil; kimliği, dili, varlığı tartışma konusu yapılmış herkesin yüreğinde yankılanır. Onu anmak, aynı zamanda insanın insan olarak kalma mücadelesini anmaktır.

Minnet, rahmet ve emanet

Doğumunun 78. yıl dönümünde Dr. Sadık Ahmet’i saygı, minnet ve rahmetle anıyorum. Onun hayatı bize şunu öğretiyor: Bazen bir halkın kaderi, bir kişinin “Ben buradayım” deme cesaretiyle değişir. Ama daha önemlisi, o cesaretin ardından gelenlerin “Biz buradayız” demeyi sürdürmesidir.

Ruhun şad olsun Dr. Sadık Ahmet.
Adın, sadece tarihte değil; vicdanlarda da yaşamaya devam ediyor.

Yazar