​İbrahim SOYTÜRK

Sözün Büyüsü:
“Varlığında fark edilemeyen her değer, yokluğuyla hasret çektirerek terbiye eder.”

​Bu kadim söz, insana ve topluma dair en büyük zaaflarımızdan birini özetliyor: Kanıksama. Gözümüzün önündeyken sıradanlaştırdığımız, elimizdeyken “nasıl olsa hep burada” diye düşündüğümüz her değer, çekip gittiğinde arkasında devasa bir boşluk ve ağır bir ders bırakır.

Bireysel Hesaplaşma: Sessizliğin Öğrettiği
​Birey olarak hayatımız, varlığını bir arka plan müziği gibi kanıksadığımız unsurlarla doludur:
Sağlık, huzur, sevdiklerimizin sesi.
​Sağlığımız tamken, koşmayı, nefes almayı bir nimet saymayız. Ta ki bedenimiz alarm verene, sıradan bir hareket dahi lüks haline gelene dek.
Ebeveynlerimizin yanımızda olması, bize destek vermesi bir “verili” haldir. Ne zaman ki o çınar gölgesi kalkar, o sessizlikte biriken hasret, bize geç kalmış bir vicdan azabıyla birlikte, kaybettiğimizin değerini öğretir.
​Yoklukla gelen bu his, sadece bir özlem değildir; o, bir terbiyedir. Bizi durup bakmaya, şükretmeye ve kalanlara dört elle sarılmaya zorlayan, acı ama zorunlu bir ders.

Toplumsal Muhasebe: Kaybedilen Görünmez Sözleşme
​Bu ilke, sadece bireysel kayıplarımız için değil, toplumsal düzenin temel taşları için de geçerlidir.
Bir toplumda varlığı gürültüsüz olan, ancak yokluğu çığlık atan değerler vardır: Adalet, Barış ve Şeffaflık.

​Barış varken, kimse sokakta korkusuzca yürümenin ne büyük bir ayrıcalık olduğunu düşünmez. Adalet çarkları doğru döndüğünde, bu durumu “normal” kabul ederiz. Ta ki bir kriz anında, savaş tehdidinde ya da bir haksızlık karşısında çaresiz kalana dek.

​İşte o zaman, o görünmez sözleşmenin ihlaliyle beraber, yokluğun hayaleti üzerimize çöker. Adaletin eksikliği güveni, şeffaflığın kaybı ortak aklı, barışın yitimi ise huzuru alır götürür. Ve toplum, bu büyük hasretin bedelini, yıllar süren güvensizlik, kutuplaşma ve geri kalmışlıkla öder.

Geleceğe Yönelik Uyarı: Terbiye Edilmeden Önce Uyanmak
​Her iki düzlemde de, sözün bize sunduğu en değerli şey bir uyarıdır: Kayıpların yasını tutarak terbiye olmak yerine, varlığın bilgeliğiyle olgunlaşın.

​Bugün elimizin altındaki her şeyin – ister kişisel bir sağlık olsun, ister toplumsal bir demokrasi – kırılgan ve korunmaya muhtaç birer emanet olduğunu idrak etmeliyiz.

​Değeri varken fark etmek, o değere hakkını teslim etmek demektir. Aksi takdirde, hayatımız ve toplumumuz, kaçınılmaz bir döngü içinde, bizi acı hasretle terbiye etmeye devam edecektir. Çünkü varlığın kıymetini bilmeyenler, yokluğun sarsıcı bedelini er ya da geç öderler.

Yazar