Ertaş ÇAKIR

İnsanlık tarihi boyunca bazı sorular hiç eskimedi.
Dün de soruldu, bugün de soruluyor, yarın da sorulacak:

Bu evren neden var?
Bu düzen nasıl ortaya çıktı?
Hayatın bir anlamı var mı?
İnsan yalnızca maddeden mi ibaret?
Ve bütün bunların ardında bir irade var mı?

Bu sorulara verilecek cevaplar farklı olabilir. Fakat asıl önemli olan, insanın bu soruları sormaktan vazgeçmemesidir.

Son günlerde sosyal medyada yeniden dolaşıma giren bir anlatı, uzun yıllar ateizmi savunan İngiliz filozof Antony Flew’un hayatının son dönemlerinde Tanrı’nın varlığı konusunda önceki görüşlerinden uzaklaşması üzerinden bu kadim tartışmayı yeniden gündeme taşıyor.

Bu hikâyeyi yalnızca “Bir ateist sonunda inandı” diye okumak eksik olur.

Çünkü burada asıl mesele bir insanın hangi fikirden hangi fikre geçtiği değil; bir ömür savunduğu düşünceyi bile hakikatin önüne koymamasıdır.

İnsan için bundan daha büyük bir zihinsel cesaret olabilir mi?
FİKRİNİ DEĞİŞTİRMEK YENİLGİ DEĞİLDİR

Bugün fikir değiştirmek çoğu zaman zayıflık gibi görülüyor.

Bir insan yıllarca bir düşünceyi savunmuşsa, sanki hayatının sonuna kadar onu savunmak zorundaymış gibi davranılıyor.

Oysa bilim böyle ilerlemedi.
Felsefe böyle gelişmedi.
Medeniyetler böyle kurulmadı.
Bilginin temelinde şu cümle vardır:
“Yanılıyor olabilir miyim?”
Bu soru kolay değildir.

Çünkü insan bazen bir fikri savunmaktan öte, o fikirle kendisini özdeşleştirir.

Sonra yeni bir delille karşılaştığında artık gerçekle değil, kendi geçmişiyle mücadele etmeye başlar.

İşte fikrini değiştirebilmek burada bir karakter meselesine dönüşür.

Bir insanın:
“Dün böyle düşünüyordum, bugün elimdeki bilgiler beni başka bir yere götürüyor.”
diyebilmesi yenilgi değil, olgunluktur.

EVREN SADECE VAR MI, YOKSA BİR DÜZEN Mİ TAŞIYOR?

Gökyüzüne baktığımızda yıldızları görüyoruz.

Bilim biraz daha yakından baktığında ise yalnızca yıldızları değil; yasaları, oranları, matematiği ve düzenlilikleri görüyor.

Gezegenlerin hareketi…
Kütle çekimi…
Atomların yapısı…
Kimyasal bağlar…
DNA…
Hücrenin içindeki mekanizmalar…
Canlıların çevreye uyumu…

Bunların tamamı insan aklını hayrete düşüren büyük bir tablo oluşturuyor.

Fakat burada dikkat edilmesi gereken bir nokta var.
Bilim bu düzenin nasıl işlediğini araştırır.

Felsefe ise bir adım daha ileri gider ve sorar:
“Peki neden böyle bir düzen var?”
Bu iki soru aynı değildir.
Bir şeyin mekanizmasını çözmek, onun nihai sebebini mutlaka açıklamak anlamına gelmez.

“EVRİM Mİ, YARATICI MI?” İKİLEMİ YETERLİ DEĞİL

Tartışmaların önemli bir kısmı yanlış bir ikilem üzerinden yürütülüyor:
Ya evrim vardır ya yaratıcı vardır.

Oysa bu zorunlu bir karşıtlık değildir.

Evrim, canlıların nesiller boyunca nasıl değiştiğini açıklamaya çalışan bilimsel bir çerçevedir. Tanrı’nın varlığı ise metafizik bir sorudur.

Biri süreç hakkında konuşur.

Diğeri varlığın nihai kaynağı hakkında.

Bir tohumun nasıl filizlendiğini, hangi biyokimyasal süreçlerden geçtiğini ayrıntılarıyla bilmemiz, “Hayat neden var?” sorusunu ortadan kaldırmaz.

Aynı şekilde canlıların tarihsel süreç içinde nasıl çeşitlendiğini anlamamız da “Varlığın temelinde ne vardır?” sorusunu otomatik olarak cevaplamaz.

Dolayısıyla bilimsel açıklama ile metafizik açıklamayı birbirinin düşmanı ilan etmek yerine, hangi soruya hangi düzeyde cevap verdiklerini ayırmak gerekir.

YASA VARSA, YASANIN KENDİSİNİ DE SORMAK GEREKİR

“Doğa yasaları bunu açıklıyor” cümlesi sık sık kullanılır.
Peki doğa yasası nedir?
Yerçekimi yasası bir madde değildir.

Matematiksel denklem fiziksel bir nesne değildir.
Bunlar doğadaki düzenlilikleri ifade eden kavramlardır.

Bir taşın neden düştüğünü belirli bir fizik teorisiyle açıklayabiliriz.
Fakat daha temel bir soru yine kalır:
Neden evren bu tür yasalarla işliyor?
Neden tamamen düzensiz değil?
Neden matematik evrene bu kadar iyi uyuyor?
Neden insan zihni evrenin işleyişini anlayabiliyor?
İşte burada bilimin sonu değil, felsefenin başlangıcı vardır.

KANUNU KEŞFETMEK KANUNU YARATMAK DEĞİLDİR

İnsanlık büyük keşifler yaptı.
Elektriği kullandı.
Atomu parçaladı.
DNA’yı çözdü.
Uzaya çıktı.
Yapay zekâ geliştirdi.

Fakat dikkat edilirse bütün bunlarda insan çoğu zaman yeni bir doğa yasası üretmedi.
Var olanı keşfetti.
İnsan elektriği icat etmedi.

Elektriğin doğadaki özelliklerini öğrendi ve kullandı.
İnsan matematiksel gerçekleri emirle belirlemedi.

Onları keşfetti.
İnsan biyolojik hayatın temel yapı taşlarını sıfırdan yaratmadı.
Onları anlamaya başladı.
Bu durum insanın başarısını küçültmez.
Tam tersine daha anlamlı hâle getirir.

Çünkü insan, içerisinde yaşadığı büyük düzeni okuyabilen bir varlıktır.
Asıl hayret verici olan da budur.

BİLİM TANRI’NIN ALTERNATİFİ DEĞİLDİR

Modern çağda bazen şöyle bir düşünce ortaya çıktı:
“Bilim geliştikçe Tanrı’ya ihtiyaç azalıyor.”

Bu görüş, Tanrı’yı yalnızca bilim tarafından henüz açıklanamayan boşluklara yerleştiriyorsa sorunludur.

Çünkü klasik teizm açısından Tanrı “bilmediğimiz şeylerin geçici açıklaması” değildir.

Soru çok daha temeldir:
Madde neden var?
Enerji neden var?
Doğa yasaları neden var?
Bilinç neden var?
Neden bir şey var da hiçbir şey yok değil?
Bilim bu soruların çevresindeki birçok mekanizmayı inceleyebilir.

Fakat varlığın kendisine dair nihai soru metafizik ve felsefi niteliğini korur.
Bu yüzden bilimin başarısı inancın yenilgisi değildir.
İnanç da bilime karşı kurulmuş bir savunma hattı olmamalıdır.

İSLAM DÜŞÜNCESİNDE KÂİNAT DA OKUNACAK BİR KİTAPTIR

İslam medeniyetinin dikkat çekici özelliklerinden biri, yaratılmış âleme bakmayı düşüncenin bir parçası olarak görmesidir.

Kur’an’da insan defalarca gökyüzüne, yeryüzüne, geceye, gündüze, canlılara, yaratılışa ve kendi varlığına bakmaya çağrılır.
Yani insan yalnızca metni değil, kâinatı da okumalıdır.

Bu nedenle tarih boyunca birçok Müslüman bilim insanı gökyüzünü, matematiği, tıbbı, optiği ve coğrafyayı araştırırken bunu inancın karşıtı olarak görmemiştir.

Biruni’nin ölçmesi…
Harezmi’nin hesaplaması…
İbn Sina’nın tıp çalışmaları…
İbnü’l-Heysem’in optiği…

Bunların hiçbiri iman ile aklı zorunlu olarak karşı karşıya koyan bir anlayış üzerine kurulmamıştı.
Bugün yeniden ihtiyaç duyduğumuz zihinsel iklim budur.

GENÇLERE “SORMA” DEĞİL, “DAHA İYİ SOR” DEMELİYİZ

Bugün gençlerin sorularından korkarsak onları kaybederiz.
Bir genç:
“Tanrı neden var?”
“Evrim doğru mu?”
“Din ile bilim çelişiyor mu?”
“Hayatın amacı ne?”

diye soruyorsa onu susturmak değil, düşünmeye teşvik etmek gerekir.
Çünkü bastırılan soru kaybolmaz.
Sadece başka yerde cevap arar.

Eğitim sistemimizin en büyük görevlerinden biri gençlere hazır cevaplar ezberletmek değil, doğru soru sormayı öğretmek olmalıdır.
Fizik öğrenen genç aynı zamanda bilim felsefesini de tanımalı.

Biyoloji öğrenen genç hayat kavramının felsefi boyutunu da tartışabilmeli.
Yapay zekâ geliştiren genç “İnsan nedir?” sorusunu da sormalı.

Çünkü yalnızca teknik bilgiyle güçlü toplum kurulabilir ama güçlü medeniyet kurulamaz.

ASIL TEHLİKE İNANMAK YA DA İNANMAMAK DEĞİL, DÜŞÜNMEMEKTİR

Bir insan kendisini inançlı olarak tanımlayabilir ama hayatında bir kez bile inancı üzerine düşünmemiş olabilir.

Bir başka insan kendisini inançsız olarak tanımlayabilir ama yıllarca varlık üzerine derin düşünmüş olabilir.

Bu nedenle insanları etiketlerinden ibaret görmek doğru değildir.
Asıl mesele düşünce kalitesidir.

İnanan insan neden inandığını bilmeli.
İnanmayan insan neden inanmadığını sorgulamalı.

Her iki taraf da karşısındakini küçümsemek yerine argümanını dinlemeli.
Çünkü hakikat bağırarak bulunmaz.

Hakaretle bulunmaz.
Sosyal medya sloganlarıyla hiç bulunmaz.
Hakikat; bilgiyle, sabırla, delille ve tevazuyla aranır.

AKIL İLE İMAN ARASINA DUVAR DEĞİL, KÖPRÜ KURMA ZAMANI

Biz geleceği konuşuyoruz.
2040 diyoruz.
2053 diyoruz.
2071 diyoruz.
Büyük hedefler koyuyoruz.

Fakat büyük medeniyet hedeflerinin altyapısı sadece yol, köprü, savunma sanayii ve teknoloji değildir.
Bunlar elbette gereklidir.
Ama asıl temel insandır.
Düşünen insan.
Soru soran insan.
Ahlaklı insan.
Bilim üreten insan.
Vicdan sahibi insan.

Kendisini evrenin efendisi değil, sorumluluk taşıyan bir varlık olarak gören insan.

Bu nedenle geleceğin eğitim modeli laboratuvar ile kütüphaneyi, teknoloji ile felsefeyi, bilim ile ahlakı birlikte düşünmelidir.

Mescit ile laboratuvarı birbirinin rakibi hâline getiren bir anlayıştan medeniyet çıkmaz.

Medeniyet, aklın ve mananın aynı toplumda güçlenmesiyle ortaya çıkar.

TEKNOLOJİ BÜYÜRKEN AHLAK KÜÇÜLMEMELİ

Bugün insanlık tarihte hiç olmadığı kadar güçlü araçlara sahip.

Nükleer teknoloji…
Gen mühendisliği…
Yapay zekâ…
Uzay teknolojileri…

Büyük veri…
Bütün bunlar insanlığın önünde muazzam imkânlar açıyor.

Ama aynı zamanda büyük tehlikeler de taşıyor.
Çünkü bilgi ahlaktan koparsa güç yıkıma dönüşebilir.
Atom bilgisi elektrik santrali de kurar, bomba da üretir.

Yapay zekâ hastalıkları teşhis etmeye de yardımcı olabilir, insanları manipüle eden sistemler de kurabilir.

Gen teknolojisi hastalıkları tedavi edebilir, insan doğası üzerinde tartışmalı müdahalelerin kapısını da açabilir.

Demek ki asıl soru sadece:
“Ne yapabiliyoruz?”
değildir.
Daha önemlisi:
“Ne yapmalıyız?”

Bu sorunun cevabını yalnızca teknoloji veremez.
Burada ahlaka, felsefeye, vicdana ve inanca ihtiyaç vardır.

İNSAN KÂİNATI OKURKEN KENDİNİ DE OKUMALI

İnsan Mars’a araç gönderiyor.
Galaksileri görüntülüyor.
Milyarlarca yıl öncesinin ışığını gözlemliyor.
Ama bütün bunları yapan insan hâlâ kendi kalbiyle mücadele ediyor.

Kibir…
Hırs…
Öfke…
Bencillik…
Adaletsizlik…

İnsan dış dünyayı fethederken iç dünyasını kaybederse bütün teknolojik ilerleme eksik kalır.
Belki de insanlığın en büyük meselesi budur:

Bilgi büyüdü ama hikmet aynı hızda büyümedi.

İletişim arttı ama insan yalnızlığı bitmedi.
Servet arttı ama huzur aynı ölçüde çoğalmadı.

Teknoloji hızlandı ama insan “Niçin yaşıyorum?” sorusundan kurtulamadı.

Çünkü insan sadece nasıl yaşayacağını bilmek istemez.
Neden yaşadığını da bilmek ister.

KÂİNATIN BÜYÜKLÜĞÜ İNSANA KİBİR DEĞİL TEVAZU ÖĞRETMELİ

Milyarlarca galaksinin bulunduğu bir evrende küçücük bir gezegenin üzerinde yaşıyoruz.

Ömrümüz kozmik zaman karşısında bir an kadar kısa.
Buna rağmen insan bazen bütün varlığın sahibiymiş gibi davranıyor.

Oysa bilim bize yalnızca güç vermemeli.
Aynı zamanda tevazu da vermeli.

Öğrendikçe bilinmeyenin ne kadar büyük olduğunu görüyoruz.

Bir hücrenin içine giriyoruz, yeni bir dünya çıkıyor.

Atomun içine giriyoruz, başka bir dünya çıkıyor.

Gökyüzüne bakıyoruz, sınırlarını bile kavramakta zorlandığımız bir evren görüyoruz.

Belki de bilginin olgunlaştırdığı insanın ilk sözü:

“Her şeyi biliyorum.”
değil;

“Daha ne kadar az biliyorum.”
olmalıdır.

HAKİKATİN TARAFINDA OLMAK

Antony Flew örneğini ister felsefi bir dönüşüm, ister kişisel bir düşünce yolculuğu olarak değerlendirelim, bize hatırlattığı temel bir ilke var:
İnsan fikrinin değil, hakikatin tarafında olmalıdır.

Bir düşünceyi elli yıl savunmuş olmak onu doğru yapmaz.
Bir düşüncenin milyonlarca taraftarı olması onu doğru yapmaz.

Bir fikrin moda olması da onu doğru yapmaz.
Doğruyu belirleyen şey insanın gururu değil, gerçeğin kendisidir.

Bu nedenle hem inananın hem inanmayanın önünde aynı ahlaki sorumluluk vardır:

Araştırmak.
Sorgulamak.
Okumak.
Dinlemek.
Delili takip etmek.
Ve gerekirse:
“Yanılmışım.”
diyebilmek.

Çünkü belki de insanın en büyük özgürlüğü budur.
Kendi geçmiş düşüncelerinin esiri olmamak.

Kâinata yeniden bakabilmek.
Bir hücreye yeniden bakabilmek.
Bir yıldızın ışığına yeniden bakabilmek.

Bir çocuğun doğumuna yeniden bakabilmek.
Ve her defasında aynı büyük soruyu yeniden sorabilmek:

Bu düzen bize ne anlatıyor?
Bilim bize kâinatın nasıl işlediğini anlatmaya devam edecek.

Felsefe nedenlerini sorgulamaya devam edecek.
İnanç ise insana varlığının anlamını sormaya devam edecek.

Bize düşen bunları birbirine düşman etmek değil, insanlığın büyük hakikat arayışının farklı kapıları olarak değerlendirmektir.

Çünkü gelecek, sadece daha çok bilenlerin değil;

bildiği karşısında tevazu gösterebilenlerin,
gücünü ahlakla sınırlayabilenlerin,
soru sormaktan korkmayanların
ve hakikat karşısında gerektiğinde fikrini değiştirebilenlerin olacaktır.

Ve belki bütün büyük düşünce yolculuklarının başlangıcında tek bir cümle vardır:
“Ya yanılıyorsam?”

Yazar