Raziye ÇAKIR

Yağmurun eli yine camlarda. İnce ince, usul usul bir şarkının tellerine dokunuyor sanki. Her damla, unutulmuş bir hatıranın kapısını aralıyor; her ses, içimizde uzun zamandır konuşmayan bir duyguyu uyandırıyor. İnsan bazen yağmuru yalnızca gökten inen su sanır. Oysa yağmur, gökyüzünün toprağa yazdığı en eski mektuptur.

Toprak, hasretine doymak bilmeyen bir sevgili gibi açıyor kendini yağmura. İlk damlalar düştüğünde yükselen o koku var ya; sıcak ekmek gibi, çocukluk gibi, anne evi gibi… İnsan o kokuda geçmişini duyar. Islanan sokaklar yalnızca temizlenmez; biraz da hafızamız yıkanır. Tozlanan duygular, bekletilmiş cümleler, içimize çöken yorgunluklar yağmurla birlikte ağır ağır çözülür.

Yağmur altında yıkanan güller, çiçekler, yapraklar; uykusu gelmiş çocuklar gibi gecenin koynuna sokulur. Tabiatın bu sessiz teslimiyetinde insana öğüt veren bir yan vardır. Direnmeden, bağırmadan, gösteriş yapmadan yenilenmek… Belki de bizim en çok unuttuğumuz şey budur. Hayatın telaşı içinde sürekli güçlü görünmeye çalışırken, bazen bir yağmur damlası kadar sade olmayı bile başaramıyoruz.

Yağmur, şehirlerin gürültüsünü de değiştirir. Aynı sokaklar başka türlü görünür. Aceleyle yürüyen insanlar, saçak altlarında beklerken bir anlığına durur. Kimisi telefonuna bakar, kimisi uzaklara dalar. Belki de yağmurun asıl yaptığı budur: İnsanı durdurur. Çünkü modern zamanın en büyük yoksulluğu, durup da içini dinleyememektir.

Camın ardında yağmuru izlerken anlarız ki bazı güzellikler dokunulmadan da sevilir. Bazı sesler sözsüz de anlatır. Bazı kokular, bir ömrün kapısını açar. Yağmur bize yalnızca toprağın susuzluğunu değil, ruhumuzun da ne kadar kuruduğunu hatırlatır.

Belki bu yüzden yağmur yağınca içimiz biraz hüzünlenir, biraz hafifler. Çünkü yağmur hem özlemdir hem arınma. Hem geçmişe açılan bir pencere hem de yarına bırakılmış sessiz bir umuttur.

Ve camlarda gezinen o ince el, bize her defasında aynı şeyi fısıldar:
İnsan da toprak gibidir; bazen yeşermek için ıslanmaya muhtaçtır.

Yazar