Dr. Nedim BİRİNCİ

Balkan tarihini okurken bir tuzakla karşılaşırsınız: Acıların bir kısmı “tarih” olur, bir kısmı “dipnot”. Oysa dipnotta kalan acı, daha az gerçek değildir; yalnızca daha az anlatılmıştır. 1877–1878 Osmanlı–Rus Savaşı (93 Harbi) sırasında ve hemen sonrasında Bulgaristan coğrafyasında Müslüman/Türk sivillerin yaşadıkları, işte bu dipnotlaştırılmış felaketlerden biridir.

Bu savaş çoğu zaman “Bulgaristan’ın kurtuluşu” anlatısıyla hatırlanır. Bulgar hafızası açısından bu doğaldır. Fakat aynı dönemin başka bir yüzü daha vardır: sivillerin hedefe dönüştüğü, köylerin boşaltıldığı, yakıldığı; yerinden edilmenin “askerî sonuç” değil siyasi hedef gibi işletildiği bir süreç. Krzysztof Popek’in, Bulgar ve Türk historiografisini karşılaştıran çalışması tam da bu kırılmayı gösterir: Bir tarafta “kurtuluş” anlatısı, diğer tarafta “muhacirlik” ve sivil trajedi merkezli hafıza. Ve evet: İkisi aynı tarih diliminin iki farklı gerçeğidir.

Şiddetin coğrafyası: Filibe’den Deliorman’a uzanan çizgi

Filibe, Tırnova, Pazarcık hattı ile Deliorman, Dobruca, Eski Zağra, Kızanlık, Şıpka çevresi; rastgele seçilmiş yer adları değil. Bunlar, savaşın ilerleyişiyle birlikte korkunun yayıldığı güzergâhlarÖzellikle 1878’e yaklaşırken bölgede Müslüman sivillere dönük saldırılarla ilgili İngiliz raporlarına dayandırılan anlatılar da var: bazı köylerin yakılması, toplu öldürmeler, kaçırmalar ve benzeri olaylar “savaşın yan ürünü” gibi değil, bir tür “alan temizliği” gibi görünür.
Bu tür kaynak atıfları önemli; çünkü mesele, sadece “biz böyle biliyoruz” değil, dönemin dış gözlemlerinin de bir şiddet tablosuna işaret ediyor olmasıdır.

Kızanlık ve çevresi özelinde ise doğrudan “İngiliz belgeleri” üzerinden okuma yapan çalışmalar bulunuyor; örneğin Britanya konsolos raporlarını merkeze alan incelemeler, yerel olayların ayrıntılarını tartışmaya açıyor.

Fail meselesi: “Çete” değil, hibrit bir güç

Köşe yazılarında sık yapılan hata şudur: Her şeyi “çeteler yaptı” diye özetleyip devlet/ordu boyutunu flu bırakmak. Oysa 93 Harbi’nin sivil yüzünde şiddet çoğu zaman hibrit işler:

Düzenli ordu ve işgal idaresi (Rus İmparatorluk Ordusu’nun varlığı ve askerî disiplin/cezasızlık alanı)

Yerel gönüllü birlikler/milis unsurları (opalçenler gibi)

İntikam ve panik psikolojisiyle hareket eden yerel aktörler

Popek’in metni, “planlı olmasa bile” Rusya’nın sahadaki askerî güç olarak sorumluluğuna açıkça işaret eder: Kontrol ettiği coğrafyada sivillere yönelen büyük ölçekli öldürme ve yerinden etmeler “kontrol dışı” denilerek aklanamaz.
Bu vurgu, yazının omurgası için değerli: Çünkü tartışma, “kim daha acı çekti” yarışına değil, cezasızlığın ve güç boşluğunun sivili nasıl ezdiğine bağlanabilir.

Yöntem: Yakma–boşaltma, korku, göç yolu ve kış

Senin notlarında geçen “Türk köyleri toplu halde yakıldı / kadın-çocuk-yaşlı ayrımı yapılmadı / kış şartlarında kitlesel göç” üçlemesi tesadüf değil; bu üç yöntem birlikte çalıştığında ortaya çıkan şey şudur:

Köyün yakılması → geri dönüş ihtimalini azaltır

Sivile şiddet → korkuyu büyütür, göçü hızlandırır

Göç yolunda kış, hastalık, açlık → ölüm sayısını katlar

Bu yüzden 93 Harbi’nin bilançosu tartışılırken yalnız “katliam” değil, muhacirlik ölümü de konuşulur: yani yolda, kampta, kıtlıkta ölenler.

Sayılar: Tek bir rakama yaslanmadan doğru konuşmak

Burada dürüst ve güçlü bir çerçeve kurmak şart: Rakamlar politikleşir; ama bu, felaketi inkâr gerekçesi olamaz.

Justin McCarthy’nin çalışmaları, 1877–78 savaşında Bulgaristan Müslümanlarının çok büyük kayıplar verdiğini; hem kitlesel kaçış hem de çok yüksek ölüm yaşandığını ileri sürer (ör. bir çalışmasında 515 bin civarı kaçış ve 288 bin ölüm gibi rakamlar verir).
Fakat McCarthy’nin yaklaşımı akademide sert eleştirilere de konu olmuştur; yöntem ve yorumlarının “taraflı” bulunduğu tartışmalar vardır.
Bu ikisini aynı anda söylemek, köşe yazısını güçlendirir: “Bu rakamlar tartışmalı olabilir; ama tartışmasız olan, sivil Müslüman nüfusun kitlesel şiddet ve zorunlu göçle dağıtıldığıdır.”

Ayrıca Osmanlı demografisi ve göçleri üzerine çalışan Kemal H. Karpat gibi isimlerin, 1877/78 ve sonrasında Balkanlardan Osmanlı topraklarına büyük Müslüman mülteci akınını vurgulaması da bağlamı sağlamlaştırır: burada bir “göç dalgası” değil, imparatorluğu demografik olarak sarsan bir yer değiştirme depremi vardır.

“Soykırım” kavgası ve köşe yazısının akıllı yolu

Senin metninde geçen ifade (“Türk tarihçiliğinde 93 Harbi Türk Soykırımı”) toplumsal hafızada karşılığı olan bir adlandırma. Fakat köşe yazısında etkili olan, kavramı slogan gibi atmak değil, okura şu soruyu sordurmaktır:

Köy yakma ve geri dönüşü imkânsızlaştırma var mı?

Sivillerin hedef olması süreklilik arz ediyor mu?

Zorla din değiştirme/tecavüz gibi yöntemlerle topluluğun dokusu parçalanıyor mu?

Sonuçta nüfus yapısı kalıcı biçimde değişiyor mu?

Bu soruların yanıtı “evet”e yaklaştıkça, “etnik temizlik” kavramı daha az tartışmalı bir zeminde oturur. Nitekim 1877–78 bağlamında “atrocities and ethnic cleansing” gibi çerçeveler, farklı kaynaklarda da tartışılır.
Köşe yazısının hedefi mahkeme hükmü vermek değil; görünmez bırakılmış sivil trajediyi görünür kılmak olmalı.

Büyük resim: Balkan ulus-devletleşmesi ve “istenmeyen nüfus” sorunu

93 Harbi’ni yalnız bir savaş diye okumak eksik kalır. Bu dönem, Balkanlar’da ulus-devletleşmenin hızlandığı; “kim bu toprağın asli unsuru” sorusunun, çoğu yerde silahla cevaplandığı bir çağın eşiğidir. Müslüman/Türk nüfus, bazı bölgelerde “yeni düzenin istemediği” kitleye dönüştü. Bu noktada şiddet, sadece öfke değil, siyasetin aracı hâline gelir.

Bu yüzden bugün Filibe, Deliorman, Dobruca, Eski Zağra, Kızanlık, Şıpka diye sıraladığımız yerler; birer harita noktası değil, bir hafıza çizgisidir. Ve o çizgi bize şunu söyler: Bir toplumun acısı yeterince anlatılmadığında, başkalarının acısıyla rekabete sokulduğunda, tarih iyileştirmez; yarayı derinleştirir.

Bugüne kalan ders

Bu mesele “geçmişe takılı kalmak” değildir. Tam tersine: Cezasızlık kültürüyle yüzleşmektir. Sivilin korunmadığı her savaş anlatısı, gelecekte sivili daha kolay hedef yapan bir meşruiyet üretir.

Bugün yapılması gereken, iki basit ama zor şeyi aynı anda başarabilmek:

Bulgarların 1876 ve 1877’de yaşadığı acıları inkâr etmeden…

1877–78’de Müslüman/Türk sivillerin uğradığı şiddeti de “dipnot” olmaktan çıkararak…

Çünkü gerçek barış, tek taraflı hafızayla kurulmaz. Hafıza adil olmazsa, gelecek de adil olmaz.

Yazar