Gülten RAYİMOĞLU

Osmanlı döneminde şehir yaşamının önemli bir parçası olan sokak hayvanları, toplumun bir bireyi gibi görülürdü. Kediler, köpekler ve kuşlar, mahalle sakinlerinin himayesinde yaşar, onlara yemek verilir ve barınak sağlanırdı. Özellikle kediler, camilerde farelerden korunmak için beslenirken, köpekler ise sokaklarda kendilerine ayrılan bölgelerde özgürce dolaşırdı. Osmanlı halkı, sokak hayvanlarına yönelik sevgi ve merhamet anlayışını dinî ve kültürel değerleriyle bütünleştirerek bir yaşam tarzı hâline getirmişti. Hatta bu dönemde hayvanlar için vakıflar kurulmuş, hastalarına şifa dağıtılmış ve onlara yönelik besleme noktaları oluşturulmuştu.

Ancak zaman ilerledikçe, Batılılaşma ve modernleşme sürecinde şehircilik anlayışı değişti.
Sokaklar düzenlenirken hayvanlar şehir hayatının dışına itilmeye başlandı. 20. yüzyılın başlarında İstanbul’daki köpeklerin büyük bir kısmı Sivriada’ya sürgün edilerek ölüme terk edildi.
Bu trajik olay, sokak hayvanlarına yönelik bakış açısının nasıl değiştiğinin en acı örneklerinden biri oldu.

Günümüzde sokak hayvanları, kimi zaman merhametle beslenen, kimi zaman ise yok edilmeye çalışılan varlıklar hâline geldi. Belediyelerin sokak hayvanlarını kısırlaştırma, barınaklara toplama ve sahiplendirme çalışmaları devam etse de, hâlâ birçok hayvan zor şartlar altında hayatta kalmaya çalışıyor.
Kentleşme süreci, hayvanların doğal yaşam alanlarını daraltırken, bazı insanlar onları tehdit olarak görüp ortadan kaldırılmaları gerektiğini savunuyor.

Oysa Osmanlı’dan gelen hoşgörü ve merhamet kültürünü yaşatmak, modern şehircilik anlayışına rağmen hâlâ mümkün. İnsan merkezli bir medeniyet inşa ederken, hayvanların da bu dünyada yaşam hakkı olduğunu unutmamalıyız. Onlar, sokakların ve şehirlerin sessiz sahipleri.
Medeniyetin bir gereği olarak, hayvanlarla barış içinde yaşamanın yollarını bulmak ve onların varlığını bir tehdit olarak değil, şehrin bir zenginliği olarak görmek zorundayız.

Yazar