Rafet ULUTÜRK

Uğur Mumcu’nun çarpıcı bir sözü vardır:

«“Bu memlekette banka soyarken kar maskesi, ülke soyarken Atatürk maskesi taktılar.”»

Bu söz, yalnızca belirli bir dönemin yolsuzluklarına yöneltilmiş sert bir eleştiri değildir. Aynı zamanda devletlerin nasıl içeriden aşındırıldığını, toplumların nasıl semboller üzerinden aldatıldığını ve kutsal değerlerin nasıl çıkar düzenlerinin koruma kalkanına dönüştürüldüğünü anlatan derin bir uyarıdır.

Aradan yıllar geçti.

İktidarlar değişti.

Partiler değişti.

Sloganlar değişti.

Gazetelerin manşetleri, meydanların dili, televizyonların yüzleri değişti.

Fakat değişmeyen bir alışkanlık kaldı:

Çıkar sahipleri, milletin en fazla değer verdiği kavramların arkasına saklanmaya devam etti.

Kimi Atatürk’ün adını kullandı.

Kimi dini kullandı.

Kimi milliyetçiliği kullandı.

Kimi demokrasiyi, insan haklarını ve özgürlüğü kullandı.

Maskeler değişti ancak hedef çoğu zaman aynı kaldı:

Devletin imkânlarını ele geçirmek, kamu kaynaklarını paylaşmak, hesap vermekten kaçmak ve yapılanları kutsal kavramlarla görünmez hâle getirmek.

BANKA SOYGUNCUSU YÜZÜNÜ, ÜLKE SOYGUNCUSU NİYETİNİ GİZLER

Bir banka soyguncusu tanınmamak için yüzünü kapatır.

Ülkeyi soyanlar ise çoğu zaman yüzlerini gizlemezler. Televizyonlara çıkarlar, kürsülerde konuşurlar, devlet törenlerinde görünürler, büyük sözler söylerler.

Onların gizlemeye çalıştığı yüzleri değil, gerçek niyetleridir.

Bu nedenle kar maskesinden daha etkili olan, ideolojik maskedir.

Çünkü kar maskesi takan kişiden herkes şüphelenir. Fakat bayrak taşıyan, Atatürk fotoğrafının önünde konuşan, dini kavramları kullanan veya vatan sevgisinden söz eden kişiden toplum hemen şüphelenmez.

Tam tersine, ona güvenme eğilimi gösterir.

İşte modern çıkar düzenlerinin en güçlü silahı budur:

Toplumun güven duyduğu değerleri, toplumun kendisine karşı kullanmak.

Bu yöntem yalnızca bir yolsuzluk tekniği değildir. Aynı zamanda bir algı yönetimi, psikolojik yönlendirme ve toplumsal savunma mekanizmalarını etkisizleştirme yöntemidir.

DEVLET DÜŞMANLIĞI SADECE SİLAHLA OLMAZ

Devlet düşmanı denildiğinde akla çoğu zaman silahlı terörist gelir.

Oysa devletleri zayıflatmanın tek yolu kurşun sıkmak değildir.

Devletin hazinesini boşaltmak da devlete saldırıdır.

Liyakati ortadan kaldırmak da devlete saldırıdır.

Adaleti kişilere göre işletmek de devlete saldırıdır.

Kamu kurumlarını çıkar gruplarının denetimine vermek de devlete saldırıdır.

Gençlerin geleceğe olan inancını yok etmek, vatandaşın hukuka güvenini sarsmak ve çalışarak yükselme umudunu ortadan kaldırmak da devletin temellerine saldırmaktır.

Bir terör örgütü devletin binasını hedef alır.

Yolsuzluk ağı ise devletin ruhunu hedef alır.

Biri duvarı yıkar.

Diğeri güveni yıkar.

Duvar yeniden yapılabilir. Ancak milletin devlete duyduğu güven yıkıldığında onu yeniden inşa etmek yıllar, bazen nesiller alır.

Bu nedenle yolsuzluk yalnızca ekonomik bir suç değildir.

Yolsuzluk aynı zamanda millî güvenlik meselesidir.

Çünkü içi boşaltılmış kurumlar, dış müdahaleye açık hâle gelir.

Satın alınabilen bürokratlar, yönlendirilebilen siyasetçiler, baskı altına alınabilen medya ve çıkar ilişkilerine bağımlı hâle getirilen sermaye çevreleri, bir ülkenin stratejik direncini zayıflatır.

MASKELİ YAPILAR HİBRİT SAVAŞIN İÇ CEPHESİDİR

Bugün savaşlar yalnızca cephelerde yürütülmüyor.

Ekonomi üzerinden yürütülüyor.

Finans üzerinden yürütülüyor.

Medya üzerinden yürütülüyor.

Sosyal medya, algoritmalar ve dezenformasyon üzerinden yürütülüyor.

Toplumlar kutuplaştırılıyor, kurumlara olan güven sarsılıyor, devlet ile millet arasındaki bağ zayıflatılıyor.

Bir ülkenin düşmanları her zaman dışarıdan gelmez.

Bazen içerideki açgözlülüğü, liyakatsizliği, ideolojik fanatizmi ve kurumsal çürümeyi kullanırlar.

Yolsuzluğun yaygın olduğu bir devletin gizli bilgileri satın alınabilir.

Adaletin zayıfladığı bir ülkede suç örgütleri büyüyebilir.

Liyakatin kaybolduğu bir sistemde kritik görevler ehil olmayan insanların eline geçebilir.

Toplumun bölündüğü bir ülkede yabancı güçler etnik, mezhepsel, siyasi veya ideolojik fay hatlarını kolaylıkla kullanabilir.

Bu nedenle iç çürüme, dış saldırının hazırlık aşamasıdır.

Yabancı bir güç, sağlam bir devleti içeriden kolayca teslim alamaz.

Ancak kurumları çürümüş, toplumunun güveni sarsılmış ve yönetici sınıfı çıkar ilişkilerine boğulmuş bir ülkeye müdahale etmek çok daha kolaydır.

KUTSAL DEĞERLERİN İSTİSMARI EN AĞIR İHANETTİR

Atatürk bu milletin bağımsızlık iradesinin, Cumhuriyet’in ve çağdaşlaşma idealinin sembolüdür.

Din, toplumun vicdanı, ahlakı ve manevi dünyasıdır.

Bayrak, milletin ortak hafızasıdır.

Vatan, geçmiş nesillerin emaneti ve gelecek nesillerin hakkıdır.

Bu değerleri kullanarak kişisel menfaat elde etmek, sıradan bir siyasi istismar değildir.

Bu, milletin ortak duygularına yönelik bir saldırıdır.

Atatürk’ün arkasına saklanarak kamu malını talan eden kişi, Atatürkçü değildir.

Dinin arkasına saklanarak kul hakkı yiyen kişi, dindar değildir.

Milliyetçilikten söz edip milletin parasını yakın çevresine aktaran kişi, milliyetçi değildir.

Demokrasi diyerek yalnızca kendi taraftarının hakkını savunan kişi, demokrat değildir.

Çünkü değerler sözle değil, davranışla ölçülür.

Atatürkçülüğün ölçüsü fotoğraf değil, akıl ve bilimdir.

Dindarlığın ölçüsü gösteriş değil, kul hakkıdır.

Milliyetçiliğin ölçüsü slogan değil, milletin malını korumaktır.

Devletçiliğin ölçüsü iktidarı savunmak değil, devletin hukukunu ve kurumlarını savunmaktır.

DEVLET İLE İKTİDAR AYNI ŞEY DEĞİLDİR

Toplumların yaptığı en büyük hatalardan biri, devleti iktidarla özdeşleştirmektir.

Devlet kalıcıdır.

İktidar geçicidir.

Devlet milletin ortak çatısıdır.

İktidar ise belirli bir süre için yönetim yetkisini kullanan siyasi yapıdır.

İktidarı eleştirmek devlete düşmanlık değildir.

Tam tersine, kamu kaynaklarını, hukuku ve kurumları korumak için iktidarı denetlemek vatandaşlık sorumluluğudur.

Devleti korumak, yöneticileri sorgusuz biçimde savunmak değildir.

Devleti korumak, devletin hazinesine, hukukuna, kurumlarına ve geleceğine sahip çıkmaktır.

Bir yönetici devleti kişisel mülkü gibi görüyorsa ona karşı çıkmak devlet düşmanlığı değil, devlet sadakatidir.

Bir siyasetçi kendi partisini devletin üzerinde görüyorsa onu eleştirmek vatan hainliği değil, vatan görevidir.

Çünkü Türk devlet geleneğinde devlet, kişinin değil törenin; ailenin değil milletin; çıkar grubunun değil adaletin emanetidir.

“BİZİMKİLER ÇALARSA SES ÇIKARMAYIZ” ANLAYIŞI

Bir ülkenin ahlaki çöküşü, yalnızca hırsızların çoğalmasıyla başlamaz.

Hırsızları savunanların çoğalmasıyla başlar.

“Bizim partimiz yaptıysa vardır bir bildiği.”

“Bizim mahalleden olan çalmaz.”

“Karşı taraf daha fazlasını yaptı.”

“Şimdi birlik zamanı, bunları konuşmayalım.”

“Dava zarar görmesin.”

Bu cümleler, yolsuzluk düzenlerinin görünmeyen sigortasıdır.

Çünkü hiçbir çıkar ağı yalnızca kendi gücüyle ayakta kalamaz.

Onu ayakta tutan, ideolojik bağlılıklarını vicdanlarının önüne koyan kalabalıklardır.

Kendi tarafının yolsuzluğunu görmezden gelen kişi, artık siyasi görüş sahibi bir vatandaş değildir.

O kişi taraftardır.

Taraftar kendi takımının faulünü görmez.

Fakat devlet yönetimi futbol maçı değildir.

Burada kaybedilen şey üç puan değil, milletin geleceğidir.

Bir insanın kendi siyasi tarafındaki yanlışı eleştirebilmesi, gerçek ahlakın ve gerçek vatandaşlık bilincinin başlangıcıdır.

Aksi hâlde ideolojiler, suçun örtüsüne dönüşür.

TOPLUM NEDEN GERÇEĞİ GÖRMEK İSTEMEZ?

Gerçeği görememek bazen bilgisizliktir.

Fakat gerçeği görmek istememek çoğu zaman psikolojik ve siyasi bir tercihtir.

İnsan yıllarca desteklediği bir kişinin yanlış yaptığını kabul etmekte zorlanır.

Çünkü bu durumda yalnızca o kişiyi değil, kendi tercihlerini de sorgulamak zorunda kalır.

Bu yüzden bazıları delili inkâr eder.

Bazıları haberi getiren gazeteciyi suçlar.

Bazıları soru soranı hain ilan eder.

Bazıları da meseleyi başka tartışmalarla örter.

Böylece hakikat tartışılmak yerine hakikati söyleyen kişi hedef alınır.

Bu durum stratejik açıdan son derece tehlikelidir.

Çünkü toplumsal gerçeklik duygusunu kaybeden milletler, yönlendirmeye açık hâle gelir.

Gerçekle bağını koparan toplum, algı operasyonlarının kolay hedefidir.

Bir milletin düşünme kapasitesi zayıfladığında onun ordusunu yenmeye gerek kalmayabilir.

Onu yanlış bilgiyle, kutuplaşmayla ve korkuyla yönetmek yeterli olabilir.

GÜÇLÜ DEVLET, GÜÇLÜ KURUMLARLA KURULUR

Güçlü devlet yalnızca güçlü lider demek değildir.

Güçlü devlet;

Bağımsız ve tarafsız yargı demektir.

Şeffaf kamu yönetimi demektir.

Denetlenebilir bütçe demektir.

Liyakatli bürokrasi demektir.

Özgür ve sorumlu basın demektir.

Güçlü eğitim sistemi demektir.

Kişilere değil kurallara bağlı kurumlar demektir.

Devletin geleceğini tek kişinin karakterine bağlamak büyük bir stratejik risktir.

Çünkü kişi iyi olabilir, sonra değişebilir.

Kişi güçlü olabilir, sonra görevden ayrılabilir.

Kişi doğru karar verebilir, ardından yanlış yapabilir.

Devlet aklı kişilere güvenmekle yetinmez.

Denetim mekanizmaları kurar.

Yetkiyi sınırlar.

Hesap verme kültürü oluşturur.

Çünkü insan zayıftır, kurum kalıcıdır.

Hukuk kişiye göre işlemiyorsa devlet güçlüdür.

Hukuk güçlüye göre şekilleniyorsa devlet yalnızca güçlü görünür.

YOLSUZLUK, EKONOMİK KAYIPTAN DAHA FAZLASIDIR

Bir kamu kaynağının çalınması, yalnızca bütçeden para eksilmesi değildir.

Çalınan para bir okulun yapılmaması demektir.

Bir hastanenin eksik kalması demektir.

Bir gencin burs alamaması demektir.

Bir çiftçinin destekten mahrum kalması demektir.

Bir askerin ihtiyacı olan teknolojinin gecikmesi demektir.

Bir bilim insanının ülkesini terk etmesi demektir.

Yolsuzluk, milletin bugününü çalarken geleceğini de ipotek altına alır.

Ayrıca ekonomik eşitsizliği artırır.

Çalışanın değil, bağlantısı olanın yükseldiği bir düzen oluşturur.

Bu düzen sürdükçe dürüst insan sistemden uzaklaşır, yetenekli gençler umudunu kaybeder, üretim yerine aracılık ve yakınlık değer kazanır.

Böyle bir ülke teknolojik bağımsızlık kuramaz.

Savunma sanayisini sürdürülebilir biçimde geliştiremez.

Bilim üretemez.

Küresel rekabette kalıcı güç olamaz.

Çünkü stratejik yükselişin temeli yalnızca sermaye değil, adalet ve liyakattir.

UĞUR MUMCU’NUN MİRASI FOTOĞRAF DEĞİL, SORGULAMADIR

Uğur Mumcu’nun gazetecilik anlayışı, görünenin arkasındaki ilişkileri sorgulamaya dayanıyordu.

Siyaset ile sermaye arasındaki bağlantıları araştırıyordu.

Terör ile silah kaçakçılığı arasındaki ilişkileri inceliyordu.

Tarikatlar, istihbarat yapıları, dış bağlantılar ve ekonomik çıkar ağları üzerine sorular soruyordu.

Bugün Uğur Mumcu’yu anmak, yalnızca fotoğrafını paylaşmak değildir.

Onu anmak;

Belge aramaktır.

İlişkileri sorgulamaktır.

Kamu kaynaklarının peşine düşmektir.

Gücün karşısında susmamaktır.

Kendi mahallesinin yanlışını da söyleyebilmektir.

Uğur Mumcu’nun adını anıp yolsuzluk karşısında sessiz kalmak, onun adını da maskeye dönüştürmektir.

Bir düşünce insanı, ancak savunduğu ilkeler yaşatılarak anılır.

TÜRKİYE’NİN STRATEJİK YÜKSELİŞİ İÇ TEMİZLİKTEN GEÇER

Türkiye büyük hedefleri olan bir ülkedir.

Savunma sanayisinde bağımsızlık istemektedir.

Enerji merkezi olmak istemektedir.

Türk dünyasında öncü rol üstlenmek istemektedir.

Bölgesel ve küresel güç olmayı hedeflemektedir.

Ancak büyük güç olmak yalnızca silah üretmekle mümkün değildir.

Devletin iç yapısının da güçlü olması gerekir.

Yargısı güven vermeyen, bürokrasisi liyakatten uzaklaşan, kamu kaynakları şeffaf biçimde yönetilmeyen bir ülkenin dış politikadaki gücü kalıcı olamaz.

İçeride adalet yoksa dışarıda saygınlık sınırlı kalır.

İçeride liyakat yoksa teknolojik hamle sürdürülemez.

İçeride hesap verme kültürü yoksa devlet mekanizması zamanla kişisel çıkarların etkisine girer.

Bu nedenle yolsuzlukla mücadele, yalnızca hukuki bir mesele değil, Türkiye’nin büyük güç stratejisinin temel şartıdır.

Türk Asrı, yalnızca yeni silahlarla, yeni yollarla veya yeni ticaret hatlarıyla kurulamaz.

Türk Asrı;

Ahlaklı yönetimle,

Güçlü kurumlarla,

Bağımsız yargıyla,

Nitelikli eğitimle,

Üreten ekonomiyle,

Kamu emanetine sadakatle kurulabilir.

MİLLÎ GÜVENLİĞİN YENİ TANIMI

Millî güvenliği yalnızca sınır güvenliği olarak görmek artık yeterli değildir.

Millî güvenlik;

Ekonomik güvenliktir.

Enerji güvenliğidir.

Gıda güvenliğidir.

Dijital güvenliktir.

Adalet güvenliğidir.

Kurumsal güvenliktir.

Toplumsal güvenliktir.

Ahlaki güvenliktir.

Kamu malını koruyamayan devlet, millî güvenliğini tam anlamıyla koruyamaz.

Liyakati sağlayamayan devlet, kritik kurumlarını güçlendiremez.

Toplumun güvenini kaybeden devlet, kriz anlarında milletini ortak hedef etrafında toplayamaz.

Bu nedenle yolsuzluğun üzerine gitmek devleti zayıflatmaz.

Tam tersine devleti güçlendirir.

Gerçeği ortaya çıkarmak devlete zarar vermez.

Gerçeğin üzerini örtmek devlete zarar verir.

MASKELERİ DÜŞÜRECEK STRATEJİ

Maskeli çıkar düzenleriyle mücadele etmek için yalnızca öfkeli sözler yeterli değildir.

Sistem kurulmalıdır.

Kamu ihaleleri tamamen şeffaf olmalıdır.

Siyasi finansman denetlenmelidir.

Göreve atamalarda liyakat esas alınmalıdır.

Mal varlığı bildirimleri etkili biçimde kontrol edilmelidir.

Yargı siyasi ve ekonomik baskılardan korunmalıdır.

Gazetecilerin belgeye ulaşma ve soru sorma imkânı güvence altına alınmalıdır.

Kamu kurumlarında iç denetim kadar bağımsız dış denetim de güçlendirilmelidir.

Devlet görevlileri, yaptıkları her işlemin bir gün milletin önüne çıkacağını bilmelidir.

Çünkü denetimin olmadığı yerde ahlak tek başına yeterli değildir.

Devlet aklı, insanın iyi niyetine güvenmekle kalmaz; kötü niyeti engelleyecek mekanizmalar kurar.

MASKELERE DEĞİL, DEVLETİN GELECEĞİNE BAKMALIYIZ

Kaç yıl geçti, hâlâ aynı sorunları konuşuyoruz.

Çünkü kişileri değiştirdik ama sistemi yeterince değiştiremedik.

Sloganları değiştirdik ama denetimi güçlendiremedik.

Maskeleri eleştirdik fakat maskelerin işe yaramasını sağlayan toplumsal fanatizmi ortadan kaldıramadık.

Artık insanların ne söylediğine değil, ne yaptığına bakmalıyız.

Atatürk diyorsa akla, bilime ve kamu ahlakına bağlılığına bakmalıyız.

Din diyorsa kul hakkına karşı hassasiyetine bakmalıyız.

Milliyetçilik diyorsa milletin parasını nasıl koruduğuna bakmalıyız.

Devlet diyorsa devletin hukukuna ne kadar sadık olduğuna bakmalıyız.

Çünkü sözler maske olabilir.

Semboller maske olabilir.

Törenler maske olabilir.

Bayraklar, rozetler, sloganlar ve gözyaşları bile maske olabilir.

Ancak icraat yalan söylemez.

Devlet milletindir.

Hazinedeki her kuruş işçinin, çiftçinin, emeklinin, esnafın, öğrencinin, şehidin yetiminin ve henüz doğmamış çocukların hakkıdır.

Bu hakka uzanan el, hangi maskeyi takarsa taksın suçludur.

Onu görmemek cehalettir.

Gördüğü hâlde susmak korkaklıktır.

Gördüğü hâlde savunmak ise suça ortak olmaktır.

Devletin gerçek dostları, yöneticileri alkışlayanlar değil; devletin hukukunu, hazinesini, kurumlarını ve geleceğini koruyanlardır.

Çünkü devletleri her zaman dış düşmanlar yıkmaz.

Bazen en büyük yıkım, milletin en sevdiği değerlerin maskesini takarak içeriden gelir.

Büyük devlet olmak istiyorsak önce maskeleri düşürmeli, sonra kurumları güçlendirmeliyiz.

Türkiye’nin gerçek yükselişi, yalnızca dışarıda güç kazanmasıyla değil; içeride adalet, liyakat, ahlak ve hesap verebilirliği hâkim kılmasıyla mümkün olacaktır.

Yazar