Derya YILDIRIM
Korku rejiminin en yıkıcı aşaması, şiddetin yalnızca dışarıdan gelmediği; evin içine, aile ilişkilerine ve çocukların bilincine kadar sızdığı aşamadır. Bu noktadan sonra baskı, polisle ya da askerle sınırlı kalmaz. Toplum, kendi kendini denetleyen ve kendi kendini yaralayan bir yapıya dönüşür.
Gece Dinlenen Evler: Özel Alanın Yok Edilişi
Bu dönemde insanlar yalnız sokakta değil, evlerinde bile güvende değildi.
Gece vakti kapı aralıklarından dinleyenler, duvarlara kulak dayayanlar, pencerelerin önünde bekleyen gölgeler olduğuna dair güçlü bir kanaat vardı. Kimin dinlediği bilinmezdi; bilinmemesi özellikle sağlanırdı. Çünkü belirsizlik, korkunun en etkili hâlidir.
Bu nedenle ev, artık sığınak olmaktan çıkmıştı.
Ev, potansiyel bir suç mahalli hâline gelmişti.
Evde yüksek sesle konuşulmazdı.
Televizyonun sesi bile kısılırdı.
Dışarıdan geçen bir ayak sesi, konuşmayı yarıda kestirirdi.
İnsanlar, kendi evlerinde bile kendileri olmaktan vazgeçmeye zorlanmıştı.
Çocukların Tanık Olduğu ve Taşıdığı Korku
Zamanla korku, yalnız yetişkinlerin değil, çocukların dünyasını da şekillendirdi. Çocuklar, okulda ve çevrede “doğruyu söylemenin” ödüllendirildiğini, “yanlışı saklamanın” ise tehlikeli olduğunu öğrenerek büyüdü. Bu “doğru” ve “yanlış”, ahlaki değil; rejimin tanımladığı bir doğru–yanlıştı.
Bu nedenle:
çocuk, babasının Türkçe konuştuğunu söylerdi,
çocuk, dedesinin namaz kıldığını anlatırdı,
çocuk, evdeki bir fısıltıyı “masumca” tekrar ederdi.
Ama bu masumiyetin bedeli ağırdı.
Bu durum, aile içinde derin bir güvensizlik yarattı.
Anne-baba, çocuğundan sakınmak zorunda kaldı.
Dede, torununun yanında secdeye varamaz oldu.
Böylece din:
gizlice yaşandı,
ibadet fısıltıya dönüştü,
namaz perdelerin arkasına çekildi.
Bu, sadece dinî bir baskı değil; insanın kendi çocuğundan korkar hâle gelmesi gibi ağır bir insani kırılmadır.
Komşuluktan Şüpheye: Toplumsal Bağın Çözülmesi
Korku rejimi, komşuluk ilişkilerini de zehirledi.
Bir zamanlar:
birlikte yemek yenilen,
düğüne gidilen,
cenazede omuz verilen
komşular, artık potansiyel ihbarcı olarak görülmeye başlandı.
Kim kime güvenebilirdi?
Kim neyi rapor ediyordu?
Bu belirsizlik, toplumun ahlaki dokusunu parçaladı. Dayanışma yerini şüpheye, merhamet yerini temkinli suskunluğa bıraktı. İnsanlar, yalnız kalmayı kalabalık içinde görünmez olmaya tercih etti.
Ödüllendirilen İhbar: Kötülüğün Teşviki
Korku rejiminin en çarpıcı yönlerinden biri de şudur:
İhbar edenler ödüllendirildi.
Bu ödül her zaman para değildi.
Çoğu zaman:
işte terfi,
toplum içinde statü,
dokunulmazlık hissi,
“makbul vatandaş” olma ayrıcalığı
şeklinde ortaya çıktı.
Böylece kötülük, sadece zorla değil; çıkarla da beslenmiş oldu.
İnsanlar şunu gördü:
Susmak tehlikelidir.
Konuşmak risklidir.
Ama ihbar etmek yükseltir.
Bu düzen, ahlaki değerleri tersine çevirdi.
İyi olmak değil, itaatkâr ve faydalı olmak makbul sayıldı.
Korku: Kötülüğün Başlangıcı
İşte bu noktada korku, sadece bir sonuç değil; kötülüğün kaynağı hâline geldi.
Korku:
insanı susmaya iter,
suskunluk yalanı normalleştirir,
yalan kötülüğü sıradanlaştırır,
sıradanlaşan kötülük sistemleşir.
İnsanlar kötülük yapmak istemediler belki;
ama korku, onları kötülüğe ortak etti.
Biri ihbar etti çünkü korkuyordu.
Biri sustu çünkü korkuyordu.
Biri sormadı çünkü korkuyordu.
Biri gözünü kapadı çünkü korkuyordu.
Ve böylece korku, kötülüğü büyüttü.
Ahlâkın Çöküşü: En Derin Yıkım
Bu sürecin en ağır sonucu, ahlâkın çöküşü oldu.
İnsanlar, neyin doğru olduğunu değil; neyin güvenli olduğunu düşünmeye başladı.
Doğruyu söylemek değil, hayatta kalmak önemliydi.
Adil olmak değil, görünmez olmak önemliydi.
İnancını yaşamak değil, başına iş gelmemesi önemliydi.
Bu noktada korku, sadece baskının aracı değil; toplumu yeniden şekillendiren bir kötülük üreticisi hâline geldi.
Korku, Kötülüğün Başlangıcıdır
Bulgaristan’daki korku rejimi bize şunu gösterir:
Korku, insanı sadece sindirmez; insanı değiştirir.
Komşuyu komşuya düşman eder.
Çocuğu tanığa, tanığı araca dönüştürür.
İnancı gizler, dili susturur, hafızayı boğar.
Bu yüzden korku, bu tarihsel deneyimde sadece bir baskı aracı değil; kötülüğün başlangıç noktasıdır.
Ve belki de en acı gerçek şudur:
Bu kötülük, en çok hiçbir şey yapmayanların sessizliğinde büyümüştür.

BULTÜRK’ten Karesi Belediyesi’ne Nezaket Ziyareti
Balıkesir İstanbulluoğlu Sosyal Bilimler Lisesi Okul Müdürü Yaşar Karaoğlan’ın Konuşması
Bir Belgeselin Açtığı Kapı: Rumeli’ye Geçiş, Kırcaali ve Gençliğin Bakışı
BULTÜRK’ten Balıkesir’de “Türk Dünyası ve Strateji” Değerlendirme Toplantısı
BULTÜRK Derneği Balıkesir-İstanbulluoğlu Sosyal Bilimler Lisesi’nde Rumeli’ye Geçiş Konferansı ve Kırcaali Efsanesi Belgesel Gösterimi Düzenlendi
Küresel Diplomaside Yeni Dönem
Paslanan Sadece Demir Değil, Kalbimizdir
Avrupa’nın Kalbinde Bir “Vatan” Hasreti mi, Yoksa Tarihi Bir Başkaldırı mı?
Hafıza İhaneti: Kopenhag’daki Uçak Kadar Olamamak!