Rafet ULUTÜRK

Güç, Adalet ve Yeni Bölgesel Düzen Üzerine.
Bazen bir devletin ne kadar değiştiğini dostlarının söylediklerinden değil, ona yıllarca karşı çıkmış insanların söylemlerindeki değişimden anlarsınız.

Çünkü dostunuzun sizi övmesi normaldir.
Fakat dün sizi tehdit olarak gören, Türkiye’ye karşı sert ifadeler kullanan, Türk varlığını ve Türkiye’nin Avrupa’daki etkisini sürekli sorgulayan bir siyasi çizgiden gelen bir isim, yıllar sonra Türkiye’nin bölgesel önemini konuşmaya başlamışsa orada durup düşünmek gerekir.

Bulgaristan’daki ATAKA hareketinin lideri Volen Siderov tam da böyle bir isimdir.

Siderov geçmişte Türkiye’ye ve Bulgaristan Türklerine yönelik son derece sert siyasi söylemleriyle tanındı. Örneğin 2012’de dönemin Bulgaristan Başbakanı Boyko Borisov’un Türkiye ziyaretindeki yakınlığına dahi tepki göstermiş, Türkiye’yi Bulgaristan’ın millî çıkarları bakımından şüpheyle ele alan bir yaklaşım sergilemişti.

İşte bu nedenle bugün ona atfedilen;
“İsrail ile Türkiye arasında tercih yapılacaksa Türkiye’nin yanında olmalıyız”
minvalindeki değerlendirmeler sıradan bir siyasi söz olarak geçiştirilemez.

Bu konuşmanın tamamını ve sözcüğü sözcüğüne aktarılan ifadeleri bağımsız kaynaklarda eksiksiz doğrulayamadığım için bunları kesin bir doğrudan alıntı olarak vermiyorum.

Fakat Siderov’un son yıllarda İsrail politikalarına son derece sert eleştiriler yönelttiği doğrulanabiliyor. 2024 ve 2025’te yayımladığı programlarda İsrail’e yaptırım uygulanmasını savunmuş ve Bulgar siyasetinin İsrail’e yaklaşımını eleştirmiştir.

Dolayısıyla tartışılması gereken yalnızca Siderov değildir.
Asıl tartışılması gereken şudur:

DÜN TÜRKİYE’Yİ “TEHDİT” GÖREN ÇEVRELER BUGÜN NEDEN TÜRKİYE’NİN GÜCÜNÜ KONUŞMAYA BAŞLADI?

Cevap aslında basittir.
Türkiye değişti.
Fakat yalnızca Türkiye değil;
dünya da değişti.

Eski güvenlik mimarileri sarsılıyor.

Avrupa kendi savunmasını yeniden düşünüyor.

Ortadoğu’nun dengeleri yeniden kuruluyor.

Rusya–Batı rekabeti Karadeniz’den Kafkasya’ya kadar uzanıyor.

Asya ekonomik ve askerî bakımdan yükseliyor.

Enerji yolları değişiyor.
Ticaret koridorları değişiyor.

Savunma sanayisinin önemi artıyor.

Ve bütün bu hatların kesişme noktasında giderek daha fazla Türkiye bulunuyor.
Karadeniz diyorsunuz:

Türkiye.
Balkanlar diyorsunuz:

Türkiye.
Kafkasya diyorsunuz:

Türkiye.
Doğu Akdeniz diyorsunuz:

Türkiye.
Ortadoğu diyorsunuz:

Türkiye.
Türk dünyası diyorsunuz:

Türkiye.
Avrupa–Asya ticaret koridorları diyorsunuz:
Yine Türkiye.
İşte asıl değişim budur.

Türkiye artık yalnızca hakkında karar verilen bir ülke değildir.

Türkiye, onsuz karar alınması giderek zorlaşan bir ülkeye dönüşmektedir.

7 AĞUSTOS 2026: YENİ BİR DÖNEMİN İŞARETİ

Bu dönüşümün en dikkat çekici örneklerinden biri 7 Ağustos 2026’da yaşandı.

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan Mekke’de Ortak Savunma Anlaşması imzaladı.

Anlaşmanın merkezindeki hüküm son derece önemlidir:

Üç ülkeden birine yönelik silahlı saldırı, üçüne yönelik saldırı sayılacaktır.

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan da bu mekanizmanın teknik bakımdan NATO’nun 5. maddesindeki kolektif savunma mantığına benzediğini açıkladı.

Ancak aynı zamanda anlaşmanın belirli bir ülkeyi hedeflemediği özellikle vurgulandı.

Bu ayrıntı çok önemlidir.
Çünkü Türkiye’nin stratejik hedefi yalnızca yeni cepheler veya yeni düşmanlıklar üretmek olmamalıdır.

Türkiye’nin önünde bundan daha büyük bir imkân bulunmaktadır:

Bölgesel güvenliği, bölge dışındaki büyük güçlerin tekeline bırakmayan yeni bir ortaklık mimarisi oluşturmak.

TÜRKİYE, PAKİSTAN VE SUUDİ ARABİSTAN: ÜÇ AYRI GÜCÜN BULUŞMASI

Bu üç ülkeye yalnızca harita üzerinden bakmayalım.

Türkiye;
askerî kapasitesi, savunma sanayisi, jeopolitik konumu, diplomatik tecrübesi ve NATO üyeliğiyle önemli bir güçtür.

Pakistan;
büyük nüfusu, askerî kapasitesi ve nükleer caydırıcılığıyla İslam dünyasının önemli stratejik aktörlerinden biridir.

Suudi Arabistan;
enerji kaynakları, sermaye gücü, finansal kapasitesi ve İslam dünyasındaki ağırlığıyla başka bir güç merkezidir.

Bu üç kapasite yan yana geldiğinde yalnızca askerî bir anlaşmadan bahsetmiyoruz.

Ortaya çıkabilecek potansiyel şudur:
Askerî güç + enerji + sermaye + teknoloji + jeopolitik konum + nüfus.

Asıl mesele bu potansiyelin nasıl değerlendirileceğidir.

31 AĞUSTOS: ANLAŞMA KÂĞITTA KALMADI

Belki 7 Ağustos’taki imzadan daha önemli gelişme 31 Ağustos 2026 tarihinde İstanbul’da yaşandı.

Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’ın dışişleri ve savunma bakanları ile genelkurmay başkanları İstanbul’da bir araya geldi.

Taraflar mekanizmanın kurumsallaştırılmasına karar verdi.

Suudi Arabistan’da bir sekretarya oluşturulması, ortak teknoloji geliştirilmesi, ortak üretim ve savunma sanayisi iş birliğinin ilerletilmesi kararlaştırıldı.

İşte bu nokta çok kritiktir.
Çünkü uluslararası siyasette bir anlaşmanın gerçek değerini imza törenleri değil, kurumları belirler.

Toplantı mekanizması kuruluyorsa,
sekretarya kuruluyorsa,
ortak üretim konuşuluyorsa,
teknoloji paylaşımı gündeme geliyorsa,

artık geçici diplomatik yakınlaşmanın ötesine geçiliyor demektir.

FAKAT BÜYÜK HEDEF ÜÇ ÜLKEYLE SINIRLI DEĞİL

Haziran 2026’da Kahire’de Türkiye, Mısır, Pakistan ve Suudi Arabistan dışişleri bakanlarının gerçekleştirdiği R4 toplantısı da bu açıdan önemlidir.

Dört devlet bölgesel barış, güvenlik, istikrar ve refah için koordinasyonun sürdürülmesi gerektiğini açıkladı.

Şimdi tabloyu biraz yukarıdan okuyalım.

Türkiye.
Pakistan.
Suudi Arabistan.
Mısır.

Bunların her biri tek başına büyük devlettir.

Ve aralarında giderek daha sistematik bir koordinasyon ortaya çıkıyorsa bunun anlamı yalnızca güncel krizlerle açıklanamaz.

Daha büyük bir arayış vardır:

BÖLGENİN KADERİNİ BÖLGE ÜLKELERİNİN DE BELİRLEMESİ.

Bu son derece önemli bir zihniyet değişimidir.

TÜRKİYE’NİN ASIL FARKI SİLAHI DEĞİL, GÜCÜ NASIL KULLANACAĞIDIR

Türkiye güçlü bir orduya sahip olabilir.

Savunma sanayisini büyütebilir.

SİHA üretebilir.
Füze geliştirebilir.
KAAN’ı geliştirebilir.
MİLGEM’leri denize indirebilir.

Hava savunma sistemleri kurabilir.

Fakat bunların hiçbiri tek başına büyük devlet olmaya yetmez.

Çünkü büyük devlet olmak yalnızca vurabilmek değildir.

Vurabilecek güce sahipken ne zaman vurmayacağını da bilmektir.

Güç sahibi olmak başka şeydir.

Gücün ahlakına sahip olmak başka şey.

Türkiye’nin önündeki en büyük tarihî fırsat da buradadır.

TÜRK ZALİME BİLE ZULMETMEZ

Yıllardır söylediğimiz bir cümle vardır:

Türk zalime bile zulmetmez.

Bu cümleyi romantik bir tarih anlatısı olarak görmemek gerekir.

Aslında bu cümlenin içinde çok ciddi bir devlet felsefesi bulunmaktadır.

Türk devlet anlayışının ideali;
mazlumu korumaktır.

Fakat mazlumu korurken yeni bir zulüm düzeni kurmamak da aynı derecede önemlidir.

Hakkını savunmaktır.
Fakat intikamı devlet siyaseti hâline getirmemektir.

Güçlü olmaktır.
Fakat karşısındaki milleti aşağılamamaktır.
Gerektiğinde savaşmaktır.

Fakat barış imkânını bütünüyle yok etmemektir.

Çünkü öfke milletleri harekete geçirebilir; fakat devletler öfkeyle yönetilemez.
Devlet aklı geleceği düşünür.

TÜRKİYE’NİN STRATEJİK MARKASI: ADALET

Dünyada devletlerin yalnızca bayrakları ve orduları yoktur.

Aynı zamanda birer algıları vardır.
Amerika denildiğinde güç ve teknoloji akla gelir.
Almanya denildiğinde sanayi.
Japonya denildiğinde teknoloji ve disiplin.
İsviçre denildiğinde finans.
Çin denildiğinde üretim kapasitesi.

Türkiye de kendi stratejik markasını oluşturmak zorundadır.

Ben bu markanın temel kelimesinin şu olması gerektiğine inanıyorum:

ADALET
Bir Afrika devleti Türkiye’ye baktığında;

“Beni kaynak sahası olarak görmeyecek.”
diyebilmelidir.

Bir Balkan devleti;
“Türkiye egemenliğime saygı gösterecek.”
diyebilmelidir.

Bir Türk Cumhuriyeti;
“Türkiye bize tepeden bakmayacak.”
diyebilmelidir.

Bir Arap ülkesi;
“Türkiye bizi büyük güçlerin hesaplarında piyon olarak kullanmayacak.”
diyebilmelidir.
Bir Müslüman olmayan ülke dahi;

“Türkiye ile anlaşmazlığımız olabilir ama Türkiye sözünün arkasında durur.”
diyebilmelidir.
İşte gerçek stratejik sermaye budur:
GÜVENİLİRLİK.

DEVLETLERE “UŞAK” GİBİ BAKAN DÜZENLER UZUN SÜRE YAŞAMAZ

Uluslararası sistemin büyük problemlerinden biri, büyük devletlerin zaman zaman daha küçük devletleri eşit ortak değil, kullanılacak araç olarak görmesidir.

Büyük güç;
“Benimle olacaksın.”
der.
“Benim istediğim gibi davranacaksın.”
der.

“Sana verdiğim güvenlik karşılığında egemenliğinin bir bölümünü bana bırakacaksın.”
der.

Bu anlayış kısa süreli sonuç verebilir.
Fakat toplumların hafızası vardır.
Devletlerin onuru vardır.

Ve şartlar değiştiğinde kendisini aşağılanmış hisseden devletler yeni ortaklar arar.

Türkiye’nin burada farklı bir model geliştirmesi gerekir.

UYDU DEVLET DEĞİL, ONURLU ORTAK.
İşte gelecek budur.

TÜRKİYE’NİN HEDEFİ KENDİSİNE BOYUN EĞDİRMEK DEĞİL, KENDİSİYLE YÜRÜMEYİ CAZİP HÂLE GETİRMEK OLMALIDIR

21.yüzyılda gerçek güç başkalarının size mecbur kalması değildir.

Daha büyük güç şudur:
Bağımsız devletlerin kendi çıkar hesapları sonucunda sizinle birlikte hareket etmeyi istemeleri.

Neden Türkiye?
Çünkü güvenilir.

Neden Türkiye?
Çünkü savunma sanayisinde birlikte üretim yapabiliyor.

Neden Türkiye?
Çünkü kriz anında diplomasi kanallarını açık tutabiliyor.

Neden Türkiye?
Çünkü Avrupa ile konuşabiliyor.
Rusya ile konuşabiliyor.
Arap dünyasıyla konuşabiliyor.

Türk Cumhuriyetleriyle konuşabiliyor.
Afrika ile ilişki kurabiliyor.

Asya’ya açılabiliyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 2 Eylül 2026’da Şanghay İşbirliği Örgütü ile ilişkileri daha ileriye taşıma ihtimalinden bahsederken bunun NATO veya Batı’yla ilişkilerden kopuş anlamına gelmediğini vurgulaması da Türkiye’nin çok yönlü denge arayışının güncel bir örneğidir.

Türkiye’nin coğrafyası zaten bunu emrediyor.
Biz tek bir dünyanın devleti değiliz.

Biz;
Balkan ülkesiyiz.
Karadeniz ülkesiyiz.
Kafkasya ülkesiyiz.
Akdeniz ülkesiyiz.
Ortadoğu ülkesiyiz.

Avrupa’yız.
Asya’yız.

Türk dünyasının merkez devletlerinden biriyiz.

Bu nedenle Türkiye’nin diplomasi anlayışı da tek eksenli olamaz.

BALKANLARDAKİ ASIL SINAV

Volen Siderov örneği bu nedenle yalnızca bir Bulgar siyasetçinin fikir değişikliği meselesi değildir.

Balkanların Türkiye’ye bakışının geleceği açısından da düşündürücüdür.

Biz Bulgaristan Türkleri tarihi çok iyi biliriz.
İsim değiştirmeleri biliriz.
Asimilasyonu biliriz.
Göç yollarını biliriz.

Kapıkule’de geride bırakılan hayatları biliriz.

Parçalanan aileleri biliriz.
Yasaklanan Türkçe isimleri biliriz.
Mezarlıkları biliriz.
Cezaevlerini biliriz.
Belene’yi biliriz.

Fakat bütün bu acılardan çıkaracağımız sonuç Bulgar halkına nefret değildir.

Çünkü bizim mücadelemiz hiçbir zaman bir milletle olmamalıdır.

Bizim mücadelemiz zulümle olmalıdır.
Biz geçmişimizi unutmayacağız.
Belgelerimizi koruyacağız.
Şehitlerimizi unutmayacağız.

Haklarımızı savunacağız.
Çocuklarımıza tarihi öğreteceğiz.
Fakat çocuklarımızı nefretle yetiştirmeyeceğiz.

Çünkü:
HAFIZA GÜÇTÜR, NEFRET ZAAFTIR.

Unutmak başka şeydir.
Affetmek başka şey.

Düşmanlık üretmemek ise bambaşka bir devlet ve millet olgunluğudur.

SİDEROV’UN SÖZLERİ ASIL SORU ŞUDUR

Yıllarca Türkiye’ye mesafeli duran aşırı milliyetçi bir Bulgar siyasetçi gerçekten bugün;

“Türkiye ile birlikte yürümek daha doğrudur”

noktasına geliyorsa bunu sadece bir kişinin fikir değişikliği olarak okumamak gerekir.

Düşünmek gerekir:
Ne değişti?
Türkiye mi?
Dünya mı?

Balkanların güvenlik algısı mı?

Avrupa’nın geleceğine duyulan güven mi?

Ortadoğu’daki dengeler mi?

Cevap:
Hepsi.
Ve tam da bu nedenle Türkiye’nin önünde tarihî bir sorumluluk bulunmaktadır.

EN BÜYÜK TEHLİKE: GÜÇLENİRKEN KİBRE KAPILMAK

Türkiye’nin yükselişinde en tehlikeli hata ne olabilir?
Düşmanlarını küçümsemek değildir.

Ekonomik bir hata bile değildir.
En büyük hata:

GÜCÜ KİBRE DÖNÜŞTÜRMEKTİR.

Çünkü bugün başkalarını;
“Küçük devletlere tepeden bakıyorsunuz.”
diye eleştiriyorsak,
yarın bizim için aynı cümlenin kurulmasına izin vermemeliyiz.

Türkiye hiçbir zaman;
“Ben büyüğüm, siz küçüksünüz.”
diyen devlet olmamalıdır.

Türkiye;
“Ben güçlüyüm, birlikte daha güçlü olabiliriz.”
diyen devlet olmalıdır.

İki cümle arasında medeniyet farkı vardır.

Birincisi korku üretir.
İkincisi güven üretir.
Korkuyla kurulan ittifaklar güç dengesi değiştiğinde çözülür.

Güvenle kurulan ortaklıklar ise nesiller yaşayabilir.

SAVUNMA ANLAŞMASINDAN STRATEJİK EKOSİSTEME

Türkiye–Pakistan–Suudi Arabistan ortaklığı yalnızca askerî alanda kalırsa önemli olacaktır.

Ama orada kalırsa gerçek potansiyelinin çok azını kullanmış olur.

Asıl hedef;
ortak savunma sanayisi,
ortak teknoloji geliştirme,
yapay zekâ,
uzay teknolojileri,
enerji güvenliği,
kritik madenler,
lojistik,
limanlar,
ticaret koridorları,
finans sistemleri,
üniversite iş birlikleri,
ortak araştırma merkezleri,
gençlik programları,
stratejik düşünce kuruluşları,
medya ve kültür iş birliği
olmalıdır.

31 Ağustos toplantısında ortak teknoloji geliştirilmesi ve ortak üretim iradesinin resmen kayda geçirilmiş olması bu bakımdan çok değerlidir.

Üç devlet bunu başarabilirse ortaya yalnızca bir savunma anlaşması çıkmaz.

YENİ BİR STRATEJİK EKOSİSTEM DOĞAR.

İşte dünya dengelerini değiştirecek olan budur.

TÜRKİYE’NİN GELECEK DOKTRİNİ: CAYDIRICI AMA ADALETLİ

Türkiye’nin önündeki dönemi birkaç kelimeyle tarif etmek gerekirse ben şöyle tarif ederim:
Güçlü Türkiye.
Üreten Türkiye.
Caydırıcı Türkiye.
Masada olan Türkiye.
Sözü dinlenen Türkiye.
Ama hepsinden önemlisi:

ADALETLİ TÜRKİYE.

Çünkü adaletsiz güç korku oluşturur.
Adaletli güç ise çekim merkezi oluşturur.

Türkiye’nin ulaşması gereken seviye budur.
Bir ülke Türkiye ile beraber olduğunda;
egemenliğinin tehdit altında olduğunu değil,
daha güvende olduğunu düşünmelidir.

Bir halk Türkiye’ye baktığında;
“Bunlar bizi yönetmek istiyor.”
dememelidir.

“Bunlarla birlikte daha güçlü olabiliriz.”
demelidir.

SİDEROV BİLE TÜRKİYE’Yİ TERCİH SEÇENEĞİ OLARAK GÖRÜYORSA…

Volen Siderov’un siyasi geçmişini bilenler için mesele daha da çarpıcıdır.

Türkiye’ye uzun yıllar sert muhalefet etmiş bir siyasi çizgiden gelen bir kişinin Türkiye’yi yeni bölgesel dengelerde vazgeçilmez bir güç olarak değerlendirmeye başlaması gerçekten üzerinde düşünülmesi gereken bir gelişmedir.

Fakat bundan çıkaracağımız sonuç;

“Bakın, herkes bizden korkuyor.”
olmamalıdır.

Tam tersine.
Çıkarmamız gereken sonuç:

“Türkiye doğru hareket ederse kendisine mesafeli toplumların dahi güven duyabileceği bir güç merkezine dönüşebilir.”

İşte gerçek zafer budur.
Harita büyütmek değildir.
Nüfuz alanları kurmak değildir.

Başka devletleri kendine tabi hâle getirmek değildir.

Gerçek zafer;
bağımsız ülkelerin kendi iradeleriyle:

“Türkiye ile birlikte yürümek bizim geleceğimiz açısından daha güvenlidir.”
diyebilmesidir.

Bunun için silahınız güçlü olacak.
Ordunuz güçlü olacak.
Ekonominiz güçlü olacak.
Sanayiniz güçlü olacak.
Teknolojiniz güçlü olacak.
İstihbaratınız güçlü olacak.
Diplomasiniz güçlü olacak.

Ama bunların hepsinden daha yukarıda bir kelime duracak:

ADALET

Çünkü Türk’ün büyüklüğü yalnızca savaş meydanlarında kazandığı zaferlerden gelmez.

Gerçek büyüklük;
gücü eline aldığında ne yaptığıyla ölçülür.

Mazlumken adalet istemek kolaydır.

Asıl medeniyet;
güçlü olduğunda da adaletten vazgeçmemektir.

Türkiye’nin 21. yüzyıldaki gerçek iddiası da işte bu olmalıdır:

KORKULAN BİR İMPARATORLUK DEĞİL, GÜVENİLEN BİR BÜYÜK DEVLET.

Ve günün birinde Türkiye’ye yıllarca karşı durmuş insanların dahi;

“Gelecek kurulurken Türkiye’nin yanında olmak gerekir.”
demeye başlaması…

İşte o zaman yalnızca askerî bir güç değil,
bir medeniyet gücü olduğumuzu da göstermiş oluruz.

Yazar