Rafet ULUTÜRK

Zinciri çıkarıp yerine kurdele taktılar.”

1989’un ardından kapılar açıldı, göç başladı, isimler iade edildi ve Bulgaristan devleti tüm dünyaya yüksek sesle duyurdu:
“Artık özgürlük var!”

Ama o özgürlük, kâğıt üzerinde güzeldi. Çünkü esas sistem yerinden hiç kıpırdamamıştı. Sadece baskının görünüşü değişmişti. Zorbalık sahneden çekilmemiş, sadece kostüm değiştirmişti. Adına da “demokrasi” demişlerdi.

Parti Kurdular ama irade vermediler. Türkleri temsil edeceği söylenen bir parti kuruldu, adında “Türk” vardı ama ruhunda Türk’ün sesi yoktu. Adayları halk belirlemiyor, konuşulacak söz önceden yazılıyordu. Dün fişleyen eller bugün yönlendiren ellere dönüşmüştü ve halk yıllarca içine attığı özlemi sandığa taşımak istedi ama her seçimde aynı soyadlar, aynı yüzler, aynı senaryo…

Demokrasinin adı vardı, ama kendi yoktu. Sandık, halkı susturmanın yeni yöntemine dönüşmüştü.

Okullar açılmadı, adlar geri verilmedi. Ana dilde eğitim “serbest”ti güya…Ama Türkçe ders verecek öğretmen bırakılmamıştı.

Mezar taşları iade edilmişti, evet; ama mezar başında dua edecek imamların sesi kısılmıştı.

Caddeler hâlâ bizim kahramanlarımızdan utanıyordu. Köy adları, mahalle adları, tabelalar…
Hiçbiri geri dönmedi.

İsimlerimizi verdiler ama sokaklarımızdan bizi silmeye devam ettiler.

Korku Kültürü Aynı Kaldı. Belki en acı olanı buydu; halk konuşmaktan hâlâ korkuyordu. Yeni kuşaklar da çoktan yabancılaştırılmıştı. Kimliğinden bihaber, tarihini duymadan büyüyen bir nesil…

O zaman anladık ki:
Bir millete adını geri vermek ona onurunu geri vermek demek değildir. Asıl mesele onun sesini, fikrini, iradesini geri vermektir.

1990–2000 arasında demokrasiye dair kurulan her hayal gölgesinden dışarı çıkamadı.

Ve o dönemi anlatan tek bir cümle kaldı geriye,
“Demokrasi geldi dediler, ama zincirin ucunu sadece biraz uzattılar.”

Yazar