Derya YILDIRIM

Kavramların Bozulduğu Yerde Karakter de Bozulur

Bir toplumun dili yalnızca iletişim aracı değildir; aynı zamanda ahlakının, eğitim anlayışının ve insan yetiştirme biçiminin aynasıdır. Kavramlar yerinden oynadığında davranışlar da meşruiyet kazanmaya başlar. Kibir, özgüven diye sunulur. Saygısızlık, cesaret olarak pazarlanır. Sınır tanımamak, güçlü kişilik sayılır. Her sözü söylemek dürüstlük; herkesi küçümsemek liderlik sanılır.

Bugün yaşadığımız temel sorunlardan biri tam da budur:

Şımarıklıkla özgüveni birbirine karıştırıyoruz.

Oysa bu iki kavram birbirine benzemez. Biri insanı olgunlaştırır, diğeri insanı içten içe çürütür. Biri toplumu ayağa kaldırır, diğeri toplumun güven duygusunu aşındırır.

Özgüven Sessiz Bir Kuvvettir

Gerçek özgüven kendisini sürekli ilan etmez.

Özgüven sahibi insan, her ortamda en çok konuşan kişi olmak zorunda değildir. Çünkü ne olduğunu bilir. Ne bildiğinin de neyi bilmediğinin de farkındadır. Başkasının başarısından rahatsız olmaz. Eleştirildiğinde yıkılmaz. Hata yaptığında özür dilemekten çekinmez.

Şımarık insan ise sürekli görülmek, duyulmak ve onaylanmak ister.

Özgüven içeriden beslenir.

Şımarıklık dışarıdan gelecek alkışa muhtaçtır.

Özgüvenli insan, başkalarını küçültmeden ayakta durabilir. Şımarık insan ise kendisini büyük gösterebilmek için çevresindekileri değersizleştirmeye çalışır.

Aradaki fark yalnızca davranış farkı değildir. Bu, bir karakter ve medeniyet meselesidir.

Şımarıklık, Güç Değil İç Zayıflıktır

Şımarıklık çoğu zaman güç görüntüsü altında saklanan bir kırılganlıktır.

Sürekli övülmek isteyen, eleştiriyi düşmanlık sayan, en küçük itirazda öfkelenen insan güçlü değildir. Tam tersine, iç dünyası dışarıdan gelecek onaya bağımlıdır.

Bu nedenle şımarıklık, özgüvenin fazlası değil; özgüven eksikliğinin gürültülü hâlidir.

İçeride güven yoksa dışarıda gösteri artar.

İçeride karakter zayıfsa dışarıda kibir büyür.

İçeride boşluk varsa insan onu makamla, servetle, takipçi sayısıyla veya çevresindeki kalabalıkla kapatmaya çalışır.

Fakat hayatın sert bir gerçeği vardır: Kalabalıklar dağılır, makamlar biter, alkışlar susar. O gün geriye yalnızca insanın karakteri kalır.

Ailede Başlayan Stratejik Hata

Bir milletin geleceği, çocuk yetiştirme biçiminde saklıdır. Bu nedenle özgüven ile şımarıklığı ayıramamak yalnızca aile içi bir sorun değil, doğrudan doğruya bir gelecek meselesidir.

Çocuğun her istediğini yapmak sevgi değildir.

Her davranışını alkışlamak destek değildir.

Her hatasında onu haklı çıkarmak korumak değildir.

Bunlar çoğu zaman çocuğu hayata hazırlamak yerine hayatın gerçeklerinden uzaklaştırır.

Özgüven, sınırları ortadan kaldırarak değil; sorumluluk vererek gelişir. Çocuk emek vermeyi, beklemeyi, kaybetmeyi, yeniden denemeyi ve gerektiğinde özür dilemeyi öğrenmelidir.

Bir çocuğa sürekli “Sen özelsin” demek yeterli değildir. Ona aynı zamanda “Başkaları da değerlidir” diyebilmek gerekir.

Aksi hâlde kendisini merkeze koyan, fakat hayatın ilk ciddi sınavında dağılan nesiller yetişir.

Eğitim Sistemi Bilgi Kadar Karakter de Vermelidir

Bugün eğitim sistemleri başarıyı çoğu zaman notla, sınavla ve sıralamayla ölçüyor. Fakat yüksek not, yüksek karakter anlamına gelmiyor.

Bilgili fakat kibirli bir insan topluma fayda değil zarar da verebilir.

Bu nedenle eğitim; yalnızca matematik, fen veya yabancı dil öğretmemelidir. Dinlemeyi, sabretmeyi, birlikte çalışmayı, hata kabul etmeyi ve başkasına saygı göstermeyi de öğretmelidir.

Asıl mesele, yalnızca başarılı insan yetiştirmek değildir.

Asıl mesele, başarısını taşıyabilecek olgunlukta insan yetiştirmektir.

Çünkü karakteri gelişmemiş bir insanın eline verilen bilgi, yetki veya makam; toplumsal fayda yerine toplumsal tahribata dönüşebilir.

Sosyal Medya Sahte Bir Özgüven Düzeni Kuruyor

Dijital çağ, görünürlük ile değeri birbirine karıştırdı.

Takipçi sayısı saygınlık, beğeni sayısı sevgi, yüksek sesle konuşmak haklılık sanılmaya başlandı. İnsanlar artık ne olduklarından çok nasıl göründükleriyle ilgileniyor.

Bu ortamda şımarıklık kolayca ödüllendiriliyor.

Daha sert konuşan, daha çok aşağılayan, daha fazla dikkat çeken kişi daha görünür hâle geliyor. Böylece ölçüsüzlük, sanki güçlü kişiliğin işaretiymiş gibi sunuluyor.

Oysa ekran kapandığında da ayakta kalabilen insan özgüvenlidir.

Alkış kesildiğinde de doğru bildiğini savunabilen insan özgüvenlidir.

Kimse görmezken de ahlaklı davranan insan özgüvenlidir.

Gerçek değer, görünürlükte değil; tutarlılıktadır.

Siyasette Şımarıklık Devlet Ciddiyetini Aşındırır

Özgüven ile şımarıklığın karıştırıldığı en tehlikeli alanlardan biri siyasettir.

Siyasetçinin sert konuşması her zaman güçlü olduğu anlamına gelmez. Her eleştiriyi düşmanlık sayması liderlik değildir. Kurumları küçümsemesi, herkesi susturması veya kendisini vazgeçilmez görmesi devlet adamlığı hiç değildir.

Gerçek lider, eleştiriye tahammül eder.

Gerçek lider, başarıyı ekibiyle paylaşır.

Gerçek lider, gücünü gösteriş için değil düzen kurmak için kullanır.

Şımarık yönetici ise başarıyı kendisine, başarısızlığı başkasına yazar. Kendisini kurumun önüne koyar. Zamanla devlet ciddiyetinin yerini şahsi gösteri alır.

Bu ise yalnızca üslup sorunu değildir. Stratejik bir güvenlik meselesidir.

Çünkü kurumlara olan güvenin zayıfladığı yerde toplumsal bağlılık da zayıflar.

İş Dünyasında Şımarıklık Kurumları Çürütür

Aynı sorun iş dünyasında da görülür.

Yetkiyi bilgi zanneden, makamı karakter sanan yöneticiler kurumların enerjisini tüketir. Çalışanları küçümser, eleştiriyi bastırır, fikir üretimini cezalandırır ve sonunda çevresinde yalnızca kendisini onaylayan insanlar bırakır.

Bu tür kurumlar dışarıdan güçlü görünebilir; fakat içeriden çürümeye başlar.

Çünkü yenilik, özgür düşünce ister.

Kurumsal başarı, güven ister.

Uzun vadeli büyüme ise tevazu ve öğrenme kültürü ister.

Şımarıklığın bulunduğu yerde gerçek yetenekler uzaklaşır. Geriye yalnızca korkuyla susanlar ve çıkar için alkışlayanlar kalır.

Türk Töresinde Güç ile Tevazu Birliktedir

Türk devlet ve toplum geleneğinde güç hiçbir zaman başıboş bir üstünlük olarak görülmemiştir. Alp yalnızca savaşan kişi değildir; ölçülü, adaletli ve sorumluluk sahibi kişidir.

Bilgelik, gücün terbiyesidir.

Töre, yetkinin sınırıdır.

Devlet adamlığı ise şahsi gururun değil, millet sorumluluğunun adıdır.

Mete Han’dan Bilge Kağan’a, Osman Gazi’den Fatih Sultan Mehmet’e, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e kadar büyük liderlik örneklerinin ortak tarafı yalnızca cesaret değildir. Bu liderler, gücü bir amaç değil görev olarak görmüşlerdir.

Gerçek özgüven de budur:

Güç sahibi olduğu hâlde ölçüyü kaybetmemek.

Yükseldiği hâlde halktan kopmamak.

Başardığı hâlde emeği paylaşmak.

Toplumsal Güven İçin Yeni Bir Karakter Eğitimi

Bir ülkenin kalkınması yalnızca yollarla, fabrikalarla ve teknolojiyle ölçülemez. Toplumsal karakter de kalkınmanın temel unsurudur.

Birbirini küçümseyen insanların ortak gelecek kurması zordur.

Sürekli haklı çıkmaya çalışan insanların uzlaşması zordur.

Eleştiriye kapalı yöneticilerin kurum geliştirmesi zordur.

Bu nedenle yeni bir karakter eğitimine ihtiyacımız vardır.

Ailede sorumluluk, okulda ahlak, iş hayatında liyakat, siyasette devlet ciddiyeti yeniden öne çıkarılmalıdır.

Çocuklara yalnızca “Kendine güven” demek yetmez.

Şunu da öğretmeliyiz:

“Başkasına saygı duy.”

“Emeğe değer ver.”

“Hata yaptığında kabul et.”

“Güçlendiğinde kibirlenme.”

“Yükseldiğinde eğilmeyi bil.”

Şımarık Nesiller Değil, Güçlü Karakterler Yetiştirmeliyiz

Bir milletin geleceğini yalnızca sahip olduğu silahlar, ekonomik kaynaklar veya teknolojik imkânlar belirlemez. O milletin insan kalitesi, karakteri ve sorumluluk duygusu da belirler.

Şımarık bireyler kısa süre parlayabilir.

Fakat özgüvenli insanlar uzun vadeli eser bırakır.

Şımarıklık gürültü çıkarır.

Özgüven yön gösterir.

Şımarıklık insanları uzaklaştırır.

Özgüven güven oluşturur.

Şımarıklık makamla büyür, makam gidince söner.

Özgüven ise insanın içinde kök salar ve şartlar değişse de ayakta kalır.

Artık çocuklarımıza yalnızca öne çıkmayı değil, doğru durmayı öğretmeliyiz. Yalnızca konuşmayı değil, dinlemeyi; yalnızca kazanmayı değil, kaybettiğinde onurla ayağa kalkmayı da göstermeliyiz.

Çünkü gerçek büyüklük, insanın ne kadar yükseldiğinde değil; yükseldiği hâlde ne kadar insan kalabildiğinde saklıdır.

Ve unutulmamalıdır:

Başkalarını küçülterek büyümeye çalışan kişi şımarıktır.
Başkalarını ezmeden dimdik durabilen kişi ise gerçekten özgüvenlidir.

Yazar