İbrahim SOYTÜRK

Çin’in 145 Metrelik Tünel Makinesi Bize Aslında Ne Anlatıyor?

Dünyada büyük güç olmanın ölçüsü artık yalnızca kaç tankınızın, kaç savaş uçağınızın ya da ne kadar döviz rezervinizin bulunduğu değildir.
Yeni çağın güç ölçülerinden biri de şudur:

Bir ülke, zor coğrafyayı teknolojiyle ne kadar aşabiliyor?

Dağı delebiliyor mu?
Denizin altından geçebiliyor mu?

Nehirlerin iki yakasını yüksek hızlı demiryoluyla birbirine bağlayabiliyor mu?

Kendi tünel açma makinesini üretebiliyor mu?

Mühendislik bilgisini stratejik üstünlüğe dönüştürebiliyor mu?

Çin’den gelen son haber tam da bu açıdan okunmalıdır.

Haberde aktarıldığına göre Çin’de, Yangtze Nehri’nin altından geçecek yüksek hızlı demiryolu tünelinin yapımında kullanılmak üzere 145 metre uzunluğunda ve 13,72 metre çapında dev bir tünel açma makinesi geliştirildi. Projede tünelin bazı bölümlerinin yaklaşık 107 metre derinliğe ulaşması, nehir geçişinin toplam uzunluğunun yaklaşık 20,4 kilometre, bunun yaklaşık 14 kilometresinin ise tünel olması öngörülüyor.

İlk bakışta bu sadece devasa bir mühendislik haberi gibi görünebilir.

Fakat mesele makinenin büyüklüğü değildir.

Asıl mesele şudur:
Çin, toprağın altına yalnızca tünel kazmıyor; geleceğin ekonomik ve stratejik altyapısını inşa ediyor.

145 METRELİK MAKİNE, 100 YILLIK PLAN

Bir devletin stratejik kapasitesini anlamak istiyorsanız yaptığı projelerin büyüklüğünden önce, neden yaptığını inceleyin.

Çin neden milyarlarca dolar harcayarak dağların, nehirlerin ve şehirlerin altından demiryolu geçiriyor?

Çünkü Pekin yönetimi ulaşımı yalnızca insanların bir noktadan diğerine taşınması olarak görmüyor.

Demiryolu demek;
sanayi demektir.
Lojistik demektir.

İç pazarın bütünleşmesi demektir.

Limanların hinterlandının genişlemesi demektir.

Üretim merkezlerinin birbirine bağlanması demektir.
Askerî ve stratejik hareket kabiliyeti demektir.

Kriz zamanlarında alternatif ulaşım hattı demektir.
Ve hepsinden önemlisi:
Devletin coğrafyaya hâkim olması demektir.

Bu nedenle 145 metrelik makine yalnızca çelikten yapılmış dev bir araç değildir.

Arkasında mühendislik okulları vardır.
Üniversiteler vardır.
Metalürji vardır.
Yazılım vardır.
Sensör teknolojisi vardır.
Hidrolik sistemler vardır.
Jeoloji vardır.
Malzeme bilimi vardır.

Finansman modeli vardır.
Ve bütün bunların üzerinde bir devlet vizyonu bulunmaktadır.

GERÇEK GÜÇ: “YAPABİLİRİM” DİYEBİLEN DEVLET

21.yüzyıldaki egemenlik kavramı yeniden tanımlanıyor.

Eskiden güçlü devlet denildiğinde sınırlarını koruyabilen devlet anlaşılırdı.
Bugün buna başka bir unsur eklendi:

Kendi altyapısını kendi teknolojisiyle kurabilme kapasitesi.

Bir ülke metro yapmak istediğinde yabancı teknoloji bekliyorsa…

Tünel açmak için yabancı makineye bağımlıysa…

Hızlı tren sisteminin kritik bileşenlerini dışarıdan almak zorundaysa…

Enerji altyapısında başka ülkelere muhtaçsa…

O ülkenin siyasi bağımsızlığı olsa bile teknolojik egemenliği eksik kalabilir.

Çin’in verdiği mesaj burada önemlidir:

“Ben yalnızca altyapı inşa etmiyorum. Altyapıyı inşa edecek makineyi de üretiyorum.”

İşte stratejik sıçrama budur.

Makine satın almak başka şeydir.

Makine yapmak başka şeydir.

Makineyi geliştirecek mühendislik ekolünü kurmak ise bambaşka bir seviyedir.

NEHİRLER ARTIK ENGEL DEĞİL

Tarih boyunca nehirler orduları durdurdu.

Ticareti yavaşlattı.
Şehirleri birbirinden ayırdı.

Köprüler stratejik hedef hâline geldi.

Bugün teknoloji bu tarihî denklemi değiştiriyor.

Artık modern devlet için soru;

“Bu nehri nasıl geçeceğiz?”
değildir.

Soru şudur:
“Üstünden mi geçeceğiz, altından mı?”

İşte teknoloji ile jeopolitik arasındaki ilişki budur.

Bir coğrafi engeli ortadan kaldırdığınız zaman ekonomik haritayı da değiştirirsiniz.

Nehir geçişinin süresini kısaltırsınız.

Şehirleri birbirine yaklaştırırsınız.

Lojistik maliyetini düşürürsünüz.

Üretim bölgelerini yeni pazarlara bağlarsınız.

Böylece fizikî coğrafya aynı kalırken ekonomik coğrafya küçülür.

Büyük altyapı yatırımlarının stratejik değeri burada ortaya çıkar.

HIZLI TREN ASLINDA BİR EKONOMİK KORİDORDUR

Yüksek hızlı demiryolunu yalnızca yolcu taşımacılığı olarak okumak önemli bir hata olur.
Bir demiryolu hattının çevresinde;
yeni şehirleşme alanları,
lojistik merkezleri,
sanayi bölgeleri
ticaret merkezleri,
teknoloji kümelenmeleri
oluşabilir.

Başka bir ifadeyle demiryolu yalnızca A noktasını B noktasına bağlamaz.

Aradaki ekonomik hayatı yeniden şekillendirir.

Çin bunu uzun zamandır uyguluyor.

Şehirler arasındaki süreler kısaldıkça ekonomik hinterlantlar birleşiyor.

İnsan gücü daha hareketli hâle geliyor.

Sanayi merkezleri limanlara daha hızlı ulaşıyor.

Ve devasa Çin pazarı giderek daha bütünleşmiş bir ekonomik organizmaya dönüşüyor.

Bu nedenle altyapı yatırımlarını yalnızca “maliyet” olarak gören devletler ile onları “stratejik sermaye” olarak gören devletler arasında gelecek yıllarda büyük fark oluşacaktır.

ASIL MESELE MAKİNEYİ SATIN ALMAK DEĞİL, ÜRETMEKTİR

Burada Türkiye açısından çok önemli bir ders bulunmaktadır.

Türkiye son yıllarda ulaştırma altyapısında büyük projeler gerçekleştirdi.

Marmaray…
Avrasya Tüneli…
Yavuz Sultan Selim Köprüsü…

1915 Çanakkale Köprüsü…

şehir hastaneleri, havalimanları, bölünmüş yollar, demiryolu projeleri…

Bunların tamamı önemli tecrübeler oluşturdu.

Fakat önümüzdeki dönem için hedef bir basamak daha yukarı taşınmalıdır.

Türkiye’nin sorusu artık sadece;

“Hangi büyük projeyi yapacağız?”
olmamalıdır.
Şu soru daha önemlidir:

“Bu büyük projelerde kullanılacak kritik teknolojilerin kaçını Türkiye’de üreteceğiz?”

Tünel açma makineleri…
Ray sistemleri…
Sinyalizasyon…

Lokomotif ve hızlı tren teknolojileri…
Haberleşme sistemleri…

Sensörler…
Yapay zekâ destekli inşaat teknolojileri…

Yeni nesil beton ve çelikler…
Yeraltı haritalama sistemleri…
Bunların her biri geleceğin stratejik sektörüdür.

TÜRKİYE NEDEN TÜNEL TEKNOLOJİSİNDE BÖLGESEL MERKEZ OLMASIN?

Türkiye’nin önünde olağanüstü bir pazar bulunmaktadır.
Balkanlar…
Kafkasya…
Orta Asya…
Orta Doğu…
Kuzey Afrika…

Bu coğrafyaların tamamında önümüzdeki 30–40 yıl boyunca;
metro,
demiryolu,
su tüneli,
enerji tüneli,
karayolu tüneli,
maden galerisi
ve yeraltı altyapısı ihtiyacı olacaktır.

Türkiye burada yalnızca müteahhitlik yapan ülke olarak kalmamalıdır.

Bir sonraki aşama;
mühendislik teknolojisi ihraç eden Türkiye’dir.

Neden kendi dev TBM’lerimizi geliştirmeyelim?

Neden Türk mühendisliği Balkanlar’dan Orta Asya’ya kadar tünel teknolojisinin önemli merkezlerinden biri olmasın?

Neden Türk üniversiteleri jeoloji, maden, makine, elektrik-elektronik ve yapay zekâyı birleştiren büyük yeraltı mühendisliği programları kurmasın?
İşte asıl stratejik hedef budur.

ORTA KORİDORUN ALTINI DA ÜSTÜNÜ DE TÜRKİYE DÜŞÜNMELİ

Daha geniş çerçevede mesele Çin’deki bir nehir tünelinden çok daha büyüktür.

Dünya ticaret haritası yeniden çiziliyor.
Çin–Avrupa bağlantıları…
Orta Koridor…
Zengezur bağlantıları…
Bakü–Tiflis–Kars…
Marmaray…

İstanbul üzerinden Avrupa bağlantıları…
Basra Körfezi’nden Türkiye’ye uzanması planlanan Kalkınma Yolu…

Bunların tamamı aynı büyük yarışın parçalarıdır:
Avrasya’nın yükü hangi koridorlardan taşınacak?

Gelecekte ülkelerin jeopolitik değeri yalnızca petrol ya da doğalgaz kaynaklarıyla belirlenmeyecektir.

Koridor ülkesi olmak da stratejik güç olacaktır.

Türkiye bu açıdan olağanüstü bir coğrafyada bulunmaktadır.

Fakat coğrafya tek başına yeterli değildir.

Coğrafyayı altyapıyla güçlendirmezseniz haritadaki avantaj ekonomik avantaja dönüşmez.

ÇİN’İN EN BÜYÜK AVANTAJI MAKİNE DEĞİL, ÖLÇEKTİR

Çin’in başarısında başka bir önemli nokta daha vardır:
ölçek ekonomisi.

Bir ülkede birkaç kilometrelik demiryolu yaparsanız teknoloji geliştirmek pahalı görünebilir.

Ama binlerce kilometrelik bir demiryolu programınız varsa;
kendi makinenizi üretmek,
kendi teknolojilerinizi geliştirmek,
kendi mühendislerinizi yetiştirmek
mantıklı hâle gelir.

Bu nedenle büyük devletler projeleri tek tek düşünmez.

Ekosistem olarak düşünür.

Bir tünel projesi başka bir makine fabrikasını doğurur.

Makine fabrikası yeni alaşım ihtiyacını doğurur.

Alaşım ihtiyacı metalürji araştırmasını geliştirir.

Sensör ihtiyacı elektronik sektörünü büyütür.

Yazılım ihtiyacı teknoloji şirketleri oluşturur.

Sonunda bir tünelden koskoca bir sanayi ekosistemi doğar.

Sanayileşme tam olarak budur.

2030 SONRASINDA “ALTYAPI EGEMENLİĞİ” KONUŞACAĞIZ

Önümüzdeki yıllarda milli güvenliğin tanımı giderek genişleyecektir.

Enerji güvenliği…
Gıda güvenliği…
Siber güvenlik…
Veri güvenliği…
Savunma sanayii…

Bunların yanına bir kavram daha eklemeliyiz:

ALTYAPI EGEMENLİĞİ

Yani bir ülkenin;
köprüsünü,
demiryolunu,
tünelini,
limanını,
enerji hattını,
haberleşme altyapısını
kendi kararlarıyla kurabilmesi, sürdürebilmesi ve gerektiğinde kendi teknolojileriyle yenileyebilmesidir.

Çünkü savaşların veya küresel krizlerin yaşandığı dönemlerde yabancı teknolojiye ulaşamayabilirsiniz.

Yedek parça gelmeyebilir.

Yazılım desteği kesilebilir.

Finansman kapanabilir.

İşte o gün gerçek bağımsızlığın ne olduğu anlaşılır.

ÇİN TOPRAĞI KAZARKEN BİZ HABERİN DERİNLİĞİNİ KAZIMALIYIZ

145 metre uzunluğundaki dev makineye bakıp yalnızca;

“Ne kadar büyük makine yapmışlar!”

dersek haberi okumuş oluruz.

Ama anlamış olmayız.

Asıl soru şudur:

Bu makineyi ortaya çıkaran sistem nedir?

Mühendis yetiştiren eğitim sistemi.

Uzun vadeli kamu planlaması.

Sanayi politikası.

Ar-Ge.

Devlet–üniversite–özel sektör işbirliği.

Büyük altyapı pazarı.

Finansman kapasitesi.

Teknoloji yerlileştirmesi.

Bunların tamamını birlikte değerlendirdiğimiz zaman fotoğraf tamamlanmaktadır.

TÜRKİYE’NİN 2040 HEDEFİ: MAKİNEYİ KULLANAN DEĞİL, MAKİNEYİ YAPAN ÜLKE

Türkiye’nin gelecek vizyonunun özeti bana göre birkaç kelimeyle ifade edilebilir:

Satın alan Türkiye’den, tasarlayan Türkiye’ye.

Kullanan Türkiye’den, üreten Türkiye’ye.

Teknoloji ithal eden Türkiye’den, teknoloji ihraç eden Türkiye’ye.

KAAN’da ne yaptıysak…
İHA ve SİHA’da ne yaptıysak…
MİLGEM’de ne yaptıysak…

Raylı sistemlerde, tünel teknolojilerinde, enerji sistemlerinde, iş makinelerinde ve altyapı mühendisliğinde de aynı zihniyet gereklidir.

Çünkü güçlü devlet yalnız savaş gününde belli olmaz.

Barış zamanında yaptığı fabrikalarda, laboratuvarlarda, üniversitelerde, demiryollarında ve tünellerde hazırlanır.

GELECEĞİ BAZEN TOPRAĞIN ALTINDA ARAMAK GEREKİR

Çin’in dev tünel makinesi Yangtze’nin altında ilerlemeye başladığında önündeki kayaları parçalayacak.

Fakat gerçekte çok daha büyük bir şeyi parçalamaktadır:

Coğrafyanın koyduğu sınırları.

İşte teknoloji budur.

İnsanın “buradan geçilmez” denilen yere;
“Geçeriz.”
demesidir.

Strateji ise bundan bir adım ötesidir:

“Geçmekle kalmayız; geçen yolların merkezinde biz oluruz.”

Türkiye’nin de önündeki büyük hedef budur.

Boğazların ülkesi olmak yetmez.

Kıtaların kavşağında bulunmak yetmez.

Tarihi İpek Yolu üzerinde bulunmak yetmez.

Coğrafi üstünlük ancak teknoloji, üretim, demiryolu, liman, tünel, enerji ve lojistik ağlarla desteklenirse gerçek jeopolitik güce dönüşür.

Bu yüzden Çin’deki 145 metrelik makineye yalnızca bir mühendislik harikası olarak bakmayalım.

Çünkü o makinenin kesici başlığında bize verilmiş çok açık bir mesaj vardır:

  1. yüzyılda geleceği, coğrafyanın karşısında duranlar değil; coğrafyayı mühendislikle yeniden şekillendiren devletler kazanacaktır.

Ve Türkiye’nin önündeki stratejik soru da tam olarak budur:

Başkalarının açtığı tünellerden geçen bir ülke mi olacağız, yoksa dünyanın en zor coğrafyalarında yolu açan teknolojiyi üreten ülkelerden biri mi?

Yazar