Tarihi Kim Yazıyor, Kim Saklıyor?

Tarih sadece geçmişin hikâyesi değildir; aynı zamanda geleceği şekillendiren en büyük güçtür.
Bir millet geçmişini ne kadar iyi bilir ve yorumlarsa, geleceğe de o kadar güçlü yürür.
Bu nedenle dünya tarihinde en çok tartışılan konulardan biri de insanlığın ilk medeniyet merkezlerinin neresi olduğudur.

İşte Mu Kıtası tartışmaları da tam bu noktada karşımıza çıkmaktadır.

Pasifik Okyanusu’nun derinliklerinde bulunduğu ileri sürülen ve binlerce yıl önce büyük bir felaket sonucu sular altında kaldığı iddia edilen Mu Kıtası, yalnızca bir coğrafya meselesi değildir. Bu konu aynı zamanda insanlığın kökeni, medeniyetlerin yayılışı ve dünya tarihinin yeniden yorumlanması meselesidir.

Mu Tartışmasının Arkasında Ne Var?

James Churchward’ın ortaya attığı iddialar yıllardır tartışılıyor.

Bu iddialara göre insanlığın ilk büyük uygarlıklarından biri Mu’da doğmuş, daha sonra meydana gelen büyük felaket sonrasında buradan dünyanın farklı bölgelerine göçler gerçekleşmiştir.

Asya’ya, Amerika’ya, Afrika’ya ve Ortadoğu’ya yayılan toplulukların yeni medeniyetler kurduğu ileri sürülmektedir.

Bilim dünyası bu görüşleri kesin olarak kabul etmiş değildir.

Ancak burada önemli olan Mu’nun varlığından çok, bu teorinin ortaya çıkardığı stratejik sorudur:

İnsanlık tarihinin bildiğimizden çok daha eski ve karmaşık olma ihtimali var mıdır?

Asıl tartışılması gereken konu budur.

Medeniyetlerin Ortak Hafızası

Dünyanın farklı bölgelerinde birbirinden binlerce kilometre uzaklıkta bulunan medeniyetlerde bazı ortak sembollerin bulunması tarihçilerin dikkatini çekmektedir.

Piramitler, Güneş kültleri, Kurt figürleri, Kutsal dağ anlayışı, Gökyüzü gözlemleri, Takvim sistemleri…

Bu benzerlikler bazı araştırmacılara göre tesadüf değildir.

Kimilerine göre ise bunlar insanlığın ortak gelişim süreçlerinin doğal sonucudur.

Fakat hangi görüş kabul edilirse edilsin şu gerçek değişmiyor:

İnsanlık tarihi hâlâ tam olarak çözülmüş değildir.

Türk Tarihi Neden Önemli?

Mu tartışmalarının Türk dünyasında ilgi görmesinin temel nedeni Türk tarihinin derinliğidir.

Uzun yıllar boyunca dünya tarihi birkaç bin yıllık dar bir çerçeve içerisinde anlatıldı.

Oysa son yıllarda yapılan arkeolojik çalışmalar gösteriyor ki insanlık tarihi düşünüldüğünden çok daha eski dönemlere uzanıyor.

Türklerin tarih sahnesine yalnızca birkaç yüzyıl önce çıkmadığı artık herkes tarafından bilinmektedir.

Orta Asya’daki arkeolojik bulgular, Türk kültürünün geniş coğrafyalara yayılmış olması, Dil ve kültür izleri,

Türk tarihinin çok daha derin araştırılmasını gerekli kılmaktadır.

21.Yüzyılın Mücadelesi Toprak Değil, Tarih Mücadelesidir

Geçmişte devletler toprak kazanmak için savaşırdı.

Bugün ise milletler tarihlerini korumak için mücadele ediyor.

Çünkü tarih;

Kimliktir, Meşruiyettir, Kültürel güçtür, Jeopolitik etkidir.

Bir milletin geçmişini küçültürseniz geleceğini de küçültmüş olursunuz.

Bir milletin tarihini büyütürseniz özgüvenini de büyütürsünüz.

Bu nedenle günümüzde tarih araştırmaları yalnızca akademik bir faaliyet değil, aynı zamanda stratejik bir devlet politikası hâline gelmiştir.

Türk Dünyasının Önündeki Büyük Görev

Mu Kıtası’nın gerçekten var olup olmadığı bir gün bilim tarafından net biçimde ortaya konabilir ya da konamayabilir.

Fakat Türk dünyasının önündeki görev bundan çok daha önemlidir.

Görev;

Efsanelere teslim olmak değil, Efsanelerin işaret ettiği soruları araştırmaktır.

Destanları inkâr etmek değil, Onları bilimle desteklemektir.

Tarihi romantizmle değil, Belgeyle, Kazıyla, Araştırmayla, Bilimle güçlendirmektir.

Geleceğe Bakan Milletler Kazanır

Bugün Türk dünyası Balkanlardan Orta Asya’ya, Kafkaslardan Anadolu’ya kadar büyük bir jeopolitik kuşağın merkezindedir.

Enerji yolları, Ticaret koridorları, Savunma sanayii, Teknoloji hamleleri ve kültürel iş birlikleri yeni bir dönemin kapısını açmaktadır.

Bu yürüyüş yalnız ekonomik değil, aynı zamanda tarihî bir yürüyüştür.

Çünkü geleceği inşa eden milletler, önce geçmişlerini yeniden keşfeden milletlerdir.

Mu Kıtası tartışmaları belki bir gün sonuçlanacaktır.

Ancak asıl mesele kayıp bir kıta bulmak değildir.

Asıl mesele, kaybolmaya yüz tutmuş tarihî hafızayı yeniden ayağa kaldırabilmektir.

Ve belki de insanlığın en büyük keşfi, okyanusların dibindeki bir kıta değil; kendi geçmişini yeniden hatırlayan milletlerin yükselişi olacaktır.

Fotoğraf: derstarih

Yazar