Meloni Dönemi İtalya’sı, Roma Mirası ve Türkiye Merkezli Jeopolitik Tartışmalar

 

İsmail CİNGÖZ

Özet

Bu çalışma, Giorgia Meloni döneminde İtalya’nın Akdeniz ve Afrika merkezli dış politika anlayışını, Roma mirası ekseninde gelişen tarihsel ve jeopolitik tartışmalar çerçevesinde incelemektedir. Araştırmada, Meloni hükümetinin uygulamaya koyduğu Mattei Planı, enerji güvenliği, göç yönetimi ve Akdeniz stratejisi değerlendirilirken, bu politikaların klasik anlamda bir “Yeni Roma İmparatorluğu” projesi olarak nitelendirilemeyeceği; daha çok tarihsel hafıza ile güncel güç ve nüfuz arayışları arasında kurulan sembolik ve jeopolitik bir yaklaşımı yansıttığı ortaya konulmaktadır.

Çalışmada Roma mirasının Roma ve Konstantinopolis üzerinden gelişen tarihsel sürekliliği ele alınmakta; 325 İznik Konsili, 1054 Büyük Ayrılık, 1204 Latin İşgali ve 1453 İstanbul’un fethi gibi kritik dönüm noktalarının günümüz dinî ve jeopolitik tartışmalarına etkileri değerlendirilmektedir. Ayrıca Moskova’nın “Üçüncü Roma” söylemi, Ukrayna Ortodoks Kilisesi’nin otosefali süreci, Fener Rum Patrikhanesi ile Rus Ortodoks Kilisesi arasındaki rekabet ve Heybeliada Ruhban Okulu tartışmaları, dinî kurumların uluslararası siyaset ve yumuşak güç politikalarıyla kesişen yönleri bakımından analiz edilmektedir.

Makale, Fatih Sultan Mehmet’in “Kayser-i Rûm” unvanını kullanmasının Osmanlı Devleti’nin evrensel hükümdarlık anlayışı içerisindeki yerini değerlendirmekte; İstanbul’un tarihsel mirası ile Ankara’nın modern devlet aklını birlikte ele alarak Türkiye’nin Akdeniz, Karadeniz, Balkanlar, Kafkasya, Orta Doğu ve Afrika’daki çok boyutlu jeopolitik konumunu analiz etmektedir. Sonuç olarak çalışma, günümüzde temel rekabetin yeni bir imparatorluk inşasından ziyade tarihsel hafıza, enerji güvenliği, dinî merkezler, ulaşım koridorları ve bölgesel güç dengeleri üzerinden şekillendiğini ortaya koymaktadır.

Anahtar Kelimeler: Giorgia Meloni, Roma mirası, Konstantinopolis, Mattei Planı, Akdeniz jeopolitiği, Fatih Sultan Mehmet, Kayser-i Rûm, Ukrayna Ortodoks Kilisesi, Heybeliada Ruhban Okulu, Türkiye.

Giriş

Giorgia Meloni’nin Ekim 2022’de İtalya Başbakanlığı görevini üstlenmesi, İtalyan iç siyasetinin yanı sıra Avrupa Birliği (AB), NATO, Akdeniz ve Afrika politikaları açısından da yeni bir dönemin başlangıcı olmuştur. Millî kimlik, egemenlik, muhafazakârlık ve Avrupa medeniyeti kavramlarını siyasal söyleminin merkezine yerleştiren Meloni yönetimi, İtalya’nın Avrupa içindeki ağırlığını artırmaya ve ülkeyi Akdeniz ile Afrika arasında önemli bir enerji, ticaret ve güvenlik merkezi hâline getirmeye çalışmaktadır.

İtalya’nın Akdeniz ve Afrika açılımı, bazı siyasi ve entelektüel yorumlarda ülkenin tarihsel Akdeniz kimliğini yeniden öne çıkaran bir güç arayışı şeklinde değerlendirilmektedir.[1] Ancak Meloni hükümetinin resmî belgelerinde klasik anlamda yeni bir Roma İmparatorluğu kurma hedefi bulunmamaktadır. Bu çalışmada “Yeni Roma” kavramı, somut bir imparatorluk projesini değil; İtalya’nın tarihsel hafızası, millî kimlik anlayışı ve güncel Akdeniz stratejisi arasında kurulan sembolik ve jeopolitik ilişkiyi ifade etmektedir.

Roma mirası Türkiye açısından ayrıca önemlidir. Konstantinopolis, bugünkü adıyla İstanbul, Roma İmparatorluğu’nun doğudaki başkenti olarak yaklaşık bin yıl boyunca bu siyasi geleneğin merkezinde yer almıştır. İstanbul’un 1453’te Fatih Sultan Mehmet tarafından fethedilmesi ve Osmanlı yönetiminin şehir üzerinden geliştirdiği evrensel hükümdarlık anlayışı, Roma mirasının yeni bir siyasi düzen içinde yorumlanmasına imkân vermiştir.

Roma ile Konstantinopolis arasındaki tarihsel rekabet, Katolik ve Ortodoks kiliseleri arasındaki ayrışmayı da şekillendirmiş; Moskova’nın daha sonraki yüzyıllarda kendisini “Üçüncü Roma” olarak konumlandırmasıyla miras tartışması yeni bir boyut kazanmıştır. Ukrayna Kilisesi’nin otosefali (bir Ortodoks kilisesinin başka bir kiliseye bağlı olmaksızın kendi kendini yönetmesi; kilise bağımsızlığı) süreci, Moskova ile Fener Rum Patrikhanesi arasındaki gerilim ve Heybeliada Ruhban Okulu tartışmaları, dinî merkezlerin güncel jeopolitik rekabetlerden bütünüyle bağımsız olmadığını göstermektedir.

Bu çalışma; Meloni döneminde İtalya’nın Akdeniz ve Afrika politikalarını, Roma mirasının Roma ve İstanbul merkezli tarihsel boyutlarını, Katolik-Ortodoks ayrışmasını, Ukrayna Kilisesi ve Heybeliada Ruhban Okulu tartışmalarını, Fatih Sultan Mehmet’in “Kayser-i Rûm” unvanını ve Türkiye’nin güncel jeopolitik konumunu ortak bir çerçevede değerlendirmeyi amaçlamaktadır.

Roma Mirasının İki Tarihsel Merkezi: Roma ve Konstantinopolis

Roma İmparatorluğu yalnızca bugünkü İtalya’nın başkenti Roma’dan yönetilen bir siyasi yapı olarak kalmamıştır. İmparator I. Konstantin’in Konstantinopolis’i 330 yılında imparatorluğun yeni merkezi hâline getirmesiyle Roma siyasal geleneğinin ağırlık merkezi doğuya kaymıştır.[2] İmparatorluğun 395 yılında doğu ve batı olarak ikiye ayrılmasının ardından Roma, Batı Roma’nın; Konstantinopolis ise Doğu Roma’nın merkezi olmuştur.[3]

Batı Roma İmparatorluğu’nun 476 yılında sona ermesinden sonra Roma’nın evrensellik iddiası büyük ölçüde Papalık ve Katolik Kilisesi üzerinden sürmüştür. Konstantinopolis merkezli Doğu Roma İmparatorluğu ise 1453 yılına kadar varlığını korumuştur.[4] Bu süreç, Roma mirasının iki temel merkez üzerinden şekillendiğini göstermektedir.

Batı tarih yazımında “Bizans İmparatorluğu” olarak adlandırılan devlet, kendi döneminde bu isimle anılmamıştır. İmparatorluğun vatandaşları devletlerini Roma İmparatorluğu olarak görmüş; kendilerini “Romalılar” anlamına gelen Rhomaioi kavramıyla tanımlamıştır. “Bizans” adı, imparatorluğun yıkılışından sonraki dönemlerde Batılı tarihçiler tarafından yaygınlaştırılmıştır.[5][6][7]

Bu nedenle İstanbul, yalnızca Doğu Roma’nın başkenti değil; bin yılı aşan siyasi, dinî ve kültürel merkezliğiyle Roma medeniyet geleneğinin başlıca tarihsel taşıyıcılarından biridir. Bununla birlikte Roma ve Konstantinopolis’in temsil ettiği miraslar bütünüyle aynı değildir. Roma, Batı Roma geleneği, Papalık ve Katolik dünyası üzerinden süreklilik kazanırken Konstantinopolis, Doğu Roma devlet geleneğinin, Ortodoks Hristiyanlığın ve daha sonra Osmanlı imparatorluk düzeninin merkezi olmuştur. Roma mirası bu bakımdan tek bir şehrin tekelinde değil, farklı dönemlerde farklı aktörler tarafından yeniden yorumlanan çok katmanlı bir tarihsel birikimdir.

Katolik-Ortodoks Ayrışması ve Roma Mirası Üzerindeki Rekabet

Hristiyanlığın kurumsal yapısının şekillenmesindeki önemli dönüm noktalarından biri, İmparator I. Konstantin’in çağrısıyla 325 yılında İznik’te toplanan Birinci Ekümenik Konsil olmuştur. Konsilde İznik İnanç Bildirgesi’nin temel esasları kabul edilmiş, Ariusçuluk reddedilmiş ve İsa’nın Baba ile aynı özden olduğu anlamına gelen homoousios öğretisi benimsenmiştir. Ayrıca kilise teşkilatına ilişkin bazı düzenlemeler yapılmış ve Paskalya tarihinin ortak esaslara göre belirlenmesi kararlaştırılmıştır. Konsil kararları, Roma imparatorluk otoritesi ile kilise arasındaki ilişkinin kurumsallaşmasında önemli bir aşama oluşturmuştur.[8]

Roma ile Konstantinopolis arasındaki siyasi ve dinî rekabet, 1054 yılında yaşanan “Büyük Ayrılık” ile kurumsal bir bölünmeye dönüşmüştür.[9] Roma ile Konstantinopolis arasındaki güvensizlik yalnızca teolojik tartışmalarla sınırlı kalmamıştır. Dördüncü Haçlı Seferi sırasında Haçlı ordularının 1204 yılında Konstantinopolis’i işgal etmesi, şehirde büyük bir yıkıma ve kültürel yağmaya yol açmıştır. Kiliseler, saraylar ve çeşitli kültür varlıkları yağmalanmış; çok sayıda dinî eser Batı Avrupa’ya taşınmıştır. İşgalin ardından Latin İmparatorluğu’nun kurulması, 1054’te kurumsal hâle gelen Katolik-Ortodoks ayrılığını daha da derinleştirmiş ve iki Hristiyan dünyası arasındaki güvensizliğin kalıcılaşmasına neden olmuştur.[10]

Büyük Ayrılık yalnızca teolojik anlaşmazlıkların sonucu değildir. Papalığın bütün Hristiyan dünyası üzerindeki üstünlük iddiası, Fener Rum Patrikhanesi’nin konumu, kilise yönetimi, imparatorluk otoritesi ve Doğu-Batı rekabeti de bölünmenin temel nedenleri arasındadır.[11] Bu yönüyle 1054 ayrılığı dinî olduğu kadar siyasi bir gelişmedir.

Fener Rum Patrikhanesi, Doğu Roma’nın başkentinde bulunmasının sağladığı tarihsel öncelik nedeniyle Ortodoks dünyasında özel bir konum kazanmıştır. Ancak Ortodoks kilise düzeni, Katolik dünyasındaki gibi tek merkezden yönetilmez. Otosefal kiliseler kendi idari bağımsızlıklarına sahip olmakla birlikte Fener Rum Patriği geleneksel olarak “eşitler arasında birinci” kabul edilmektedir.[12][13][14]

Konstantinopolis’in 1453’te Osmanlı hâkimiyetine girmesinden sonra Moskova’daki dinî ve siyasi çevreler Rusya’yı Ortodoks Hristiyanlığın yeni koruyucu merkezi olarak görmeye başlamış; “Üçüncü Roma” düşüncesi Rus siyasi ve dinî geleneğinde etkili bir meşruiyet söylemine dönüşmüştür. Böylece Roma mirası üzerindeki sembolik rekabet üç merkezli bir nitelik kazanmıştır: Roma Katolik dünyasını ve Papalığı, İstanbul Doğu Roma mirasını ve tarihsel Ortodoks önceliğini, Moskova ise Rusya’nın Ortodoks dünyadaki liderlik iddiasını temsil etmiştir.

Günümüzde Vatikan, Fener Rum Patrikhanesi, Rus Ortodoks Kilisesi ve diğer Ortodoks kiliseleri arasındaki ilişkiler yalnızca dinî meselelerle sınırlı değildir. Kiliselerin millî kimliklerin oluşumundaki rolleri ve devletlerle kurdukları ilişkiler, dinî rekabete jeopolitik bir boyut kazandırmaktadır.[15][16] Her dinî faaliyeti devletlerin sınırlarını değiştirmeye yönelik sistematik bir plan olarak görmek de isabetli değildir. Daha doğru yaklaşım, dinî kurumların tarihsel ve sembolik etkilerinin devletlerin yumuşak güç politikalarıyla zaman zaman kesiştiğini kabul etmektir.

Ortodoks Dünyasında Yeni Ayrışma: Ukrayna Kilisesi ve Moskova-Fener Rekabeti

Ortodoks dünyasındaki güncel ayrışmanın en önemli kırılma noktalarından biri, Ukrayna’da Moskova Patrikhanesi’nden bağımsız yeni bir kilise yapılanmasının oluşturulması ve tanınmasıdır. Fener Rum Patrikhanesi Kutsal Sinodu (yüksek rütbeli piskoposlar meclisi), 11 Ekim 2018 tarihli toplantısında Ukrayna Kilisesi’ne otosefali verilmesi sürecini sürdürme kararını teyit etmiş; Kiev Metropolitliği üzerinde Moskova Patrikhanesi’ne yetki tanıyan 1686 tarihli düzenlemenin hükümlerini kaldırdığını ve bazı aforoz kararlarını geçersiz saydığını açıklamıştır.[17]

Rus Ortodoks Kilisesi bu kararın ardından Fener Rum Patrikhanesi ile dinî ilişkilerini kesmiş; Moskova’ya yakın çevreler süreci Rusya’nın tarihsel ve dinî nüfuzuna yönelik bir müdahale olarak değerlendirmiştir. Bazı din adamları ve yorumcular, Ukrayna’daki kilise bağımsızlığının Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve diğer Batılı güçler tarafından desteklendiğini, hatta Ortodoks dünyasını zayıflatmaya yönelik daha geniş bir stratejinin parçası olduğunu ileri sürmüştür.[18] Ancak bu görüşler doğrulanmış resmî politikalar değil, bazı siyasi ve dinî çevrelerin jeopolitik yorumlarıdır.

Kiev Patrikhanesi ile Ukrayna Otosefal Ortodoks Kilisesi’nin temsilcileri, 15 Aralık 2018’de Kiev’de düzenlenen Birleşme Konsili’nde bir araya gelerek Epifaniy’i yeni kilisenin başına seçmiştir. Fener Rum Patriği Bartholomeos’un imzaladığı Tomos’un 6 Ocak 2019’da teslim edilmesiyle Ukrayna Ortodoks Kilisesi’ne resmen otosefali statüsü verilmiştir.[19][20]

Bununla birlikte otosefali statüsü tanınan Ukrayna Ortodoks Kilisesi (Orthodox Church of Ukraine–OCU) ile tarihsel olarak Moskova Patrikhanesi’yle bağlantılı Ukrayna Ortodoks Kilisesi (Ukrainian Orthodox Church–UOC), ayrı kurumsal yapılar olarak varlıklarını sürdürmektedir. Dolayısıyla Ukrayna meselesi, tek bir kilisenin Moskova Patrikhanesi’nden ayrılmasından ziyade, aynı ülke sınırları içerisinde tarihsel meşruiyet iddiaları farklı iki büyük Ortodoks yapılanmasının eş zamanlı varlığını sürdürmesi şeklinde ortaya çıkmıştır.

Ukrayna’ya otosefali verilmesi, Makedonya, Karadağ ve Baltık ülkelerindeki çözülmemiş kilise meselelerini de yeniden gündeme taşımıştır.[21] Ocak 2026’da Rusya Dış İstihbarat Servisi, Fener Rum Patriği Bartholomeos’un Baltık ülkelerindeki Moskova bağlantılı yapıları Rus Ortodoks Kilisesi’nden uzaklaştırmaya ve Karadağ Kilisesi’ne otosefali verilmesine hazırlık yapmaya çalıştığını ileri sürmüştür.[22] Patrikhane ise bu iddiaları reddetmiştir. Söz konusu gelişmeler kesinleşmiş bir kilise politikası olarak değil, Moskova-Fener nüfuz mücadelesi kapsamında karşılıklı ileri sürülen iddialar şeklinde değerlendirilmelidir.

Ukrayna Kilisesi meselesi artık yalnızca kanonik yetki tartışması değildir. Fener ile Moskova arasındaki tarihsel öncelik mücadelesi; Rusya-Ukrayna Savaşı, Batı-Rusya rekabeti, millî kimlik inşası ve yumuşak güç politikalarıyla iç içe geçmiştir. Bu bölünme, Roma, İstanbul ve Moskova merkezli tarihsel meşruiyet rekabetinin günümüzdeki yansımalarından biridir.

Heybeliada Ruhban Okulu Tartışmasının Hukuki ve Jeopolitik Boyutları

Heybeliada Ruhban Okulu’nun yeniden açılması meselesi; Türkiye’nin egemenlik hakları, din ve vicdan özgürlüğü, azınlıkların din adamı yetiştirme ihtiyacı, Fener Rum Patrikhanesi’nin statüsü ve Türkiye-ABD ilişkileri çerçevesinde tartışılmaktadır.[23]

Okulun yüksek teoloji bölümünün faaliyetlerinin sona ermesi, 1971 yılında özel yükseköğretim kurumlarının hukuki statüsünü etkileyen gelişmelerle bağlantılıdır. Anayasa Mahkemesinin 12 Ocak 1971 tarihli kararı, özel yükseköğretim kurumlarının mevcut hukuki statüsünü ortadan kaldırmış; karar sonrasında ortaya çıkan mevzuat ve statü sorunu Heybeliada Ruhban Okulu’nun yüksek teoloji bölümünün faaliyetlerini de etkilemiştir.[24] Okulun bir Türk üniversitesine bağlanması veya farklı bir statü altında faaliyet göstermesi seçenekleri gündeme gelmiş, ancak üzerinde uzlaşılmış bir model oluşturulamamıştır. Bu nedenle süreci yalnızca Patrikhane’nin tercihiyle veya tek bir devlet kararıyla açıklamak yetersizdir.

Fener Rum Patrikhanesi ve bazı Batılı devletler, okulun yeniden açılmasını din özgürlüğü ve din adamı yetiştirme hakkı kapsamında değerlendirmektedir. ABD yönetimleri ve çeşitli Amerikan kurumları, uzun süredir okulun yeniden açılmasını din özgürlüğü ve din adamı yetiştirme hakkı çerçevesinde desteklemektedir.[25]

Bazı Türk araştırmacılar, ABD’nin bu desteğini Moskova Patrikhanesi’nin Ortodoks dünyasındaki nüfuzunu dengeleme arayışıyla ilişkilendirmektedir.[26] Bu yorum, Fener Rum Patrikhanesi’nin kurumsal kapasitesinin güçlendirilmesini, Rus Ortodoks Kilisesi’nin etkisini sınırlamaya yönelik daha geniş bir stratejinin unsuru olarak görmektedir. Dolayısıyla bazı araştırmacılar, ABD’nin Fener Rum Patrikhanesi’ne verdiği desteği Ortodoks dünyasındaki güç dengeleri bağlamında değerlendirmektedir. Ancak ABD’nin Ortodoks dünyasını Fener üzerinden “kontrol etmeyi” amaçladığını kesin bir devlet politikası şeklinde ileri sürmek için yeterli resmî kanıt bulunmamaktadır.

Türkiye bakımından temel mesele, okulun hangi hukuki statüyle faaliyet göstereceğidir. Eğitim sistemi içindeki konumu, Millî Eğitim Bakanlığı veya Yükseköğretim Kurulu ile ilişkisi, yabancı öğretmen ve öğrenci kabulü, denetim mekanizmaları ve Patrikhane’nin uluslararası statü talepleri, konunun egemenlik boyutunu oluşturmaktadır.[27]

Okulun 2026-2027 eğitim-öğretim döneminde yeniden açılabileceğine ilişkin açıklamalar yapılmış olmakla birlikte,[28] açılış takvimi ile hukuki ve idari statü birbirinden ayrı değerlendirilmelidir. Patrikhane tarafından açıklanan hedef, Türk makamlarının bütün düzenlemeleri tamamladığı anlamına gelmez.

Lozan Barış Antlaşması’nın 37-45. maddeleri gayrimüslim azınlıkların dinî ve eğitim haklarına ilişkin genel bir çerçeve sunmaktadır.[29] Ancak Antlaşma’da Heybeliada Ruhban Okulu’nun yükseköğretim statüsü, yabancı öğrenci kabulü veya uluslararası hukuk kişiliği konusunda özel bir hüküm bulunmamaktadır. Dolayısıyla yeniden açılma modeli, Lozan hükümlerinin yanı sıra Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, eğitim mevzuatı ve egemenlik ilkeleri dikkate alınarak belirlenmelidir.

Bazı akademik çalışmalarda uluslararası veya istisnai bir statü talebinin yabancı öğretmen ve öğrencilere giriş-çıkış, ikamet ve çalışma izinleri bakımından ayrıcalık doğurabileceği tartışılmaktadır.[30] Türkiye’nin hukuk düzeni dışında özel bir alan oluşturabilecek düzenlemeler, eşitlik ve hukuk devleti ilkeleri açısından dikkatle incelenmelidir. Rum azınlığın din adamı ihtiyacının karşılanması meşru bir ihtiyaç olmakla birlikte, okulun Türkiye’nin eğitim ve denetim sisteminden bağımsız uluslararası bir kuruma dönüşmemesi gerekir. Statü, eğitim seviyesi, kabul şartları ve denetim mekanizmalarının açık biçimde kamuoyuyla paylaşılması, olası manipülasyonları da sınırlandıracaktır.

Fatih Sultan Mehmet ve Roma Mirasının Osmanlı Yorumu

İstanbul’un 1453 yılında fethedilmesi, Doğu Roma İmparatorluğu’nun siyasi varlığını sona erdirirken Roma mirasının yeni bir devlet düzeni içinde yorumlanmasının da önünü açmıştır. Fatih Sultan Mehmet, fetihten sonra “Kayser-i Rûm”, yani “Roma’nın Sezarı” unvanını kullanarak kendisini İstanbul merkezli imparatorluk geleneğinin meşru hükümdarı olarak konumlandırmıştır.[31][32]

Bu unvan yalnızca sembolik bir tercih değildir. Fatih’in İstanbul’u payitaht hâline getirmesi, şehri yeniden imar etmesi ve farklı dinî ve etnik toplulukları buraya yerleştirmesi, evrensel bir imparatorluk merkezi kurma amacını yansıtmaktadır. Fetihten sonra saraylar, külliyeler, askerî ve ticari yapılar inşa edilmiş; şehrin nüfusu ve ekonomik kapasitesi artırılmıştır.[33] Ortodoks Patrikhanesi’nin varlığının korunması, Ermeni Patrikliği’nin teşkilatlandırılması ve Yahudi cemaatinin şehir hayatına dâhil edilmesi de Osmanlı’nın çok dinli ve çok toplumlu yönetim anlayışının göstergeleridir.[34]

Osmanlı Devleti, bu süreçte Türk devlet geleneğini, İslam siyaset anlayışını, İran ve Balkan yönetim tecrübelerini ve Doğu Roma’dan devralınan bazı idari ve sembolik unsurları bir araya getirmiştir. Bu nedenle Osmanlı’yı doğrudan ve kesintisiz biçimde Roma İmparatorluğu’nun devamı saymak yerine, farklı siyasi gelenekleri bünyesinde birleştiren çok katmanlı bir imparatorluk olarak değerlendirmek daha isabetlidir.

Fatih, “Kayser-i Rûm” unvanının yanı sıra “Sultânü’l-Berreyn” ve “Hâkânü’l-Bahreyn” unvanlarını da kullanmıştır. Bu unvanlar Anadolu ve Rumeli üzerindeki hâkimiyetini, Akdeniz ve Karadeniz’e yönelik iddiasını ve İstanbul merkezli evrensel hükümdarlık anlayışını yansıtmaktadır.[35][36] Çağdaş İtalyan kaynaklarında da Fatih’in İstanbul’u fethedip payitaht ilan ettikten sonra kendisini Doğu Roma imparatorlarının halefi olarak gördüğüne ilişkin değerlendirmeler bulunmaktadır. Anadolu ve Balkanlar’daki merkezîleşme siyaseti ile Güney Kırım ve Güney İtalya’ya yönelik girişimler bu çerçevede okunabilir.[37] Ayrıca “Kayser-i Rûm” unvanı, Osmanlı’nın Roma mirasını bütünüyle ve tartışmasız biçimde devraldığı anlamına gelmez; İstanbul’un fethinden sonra Osmanlı yönetiminin evrensel hükümdarlık iddiasını güçlendiren önemli bir meşruiyet aracıdır.

İstanbul’dan Ankara’ya: Tarihsel Miras ve Millî Devlet

Türkiye Cumhuriyeti’nin 13 Ekim 1923’te Ankara’yı başkent ilan etmesi, İstanbul’un tarihsel ve medeniyet merkezliği ile Ankara’nın modern siyasal merkezliği arasında yeni bir görev paylaşımı ortaya çıkarmıştır.

İstanbul; Roma, Doğu Roma ve Osmanlı imparatorluklarının başkenti olarak çok katmanlı bir imparatorluk düzenini ve evrensel siyasi geleneği temsil etmektedir.[38] Ankara ise Millî Mücadele’nin karargâhı, millî egemenliğin sembolü ve Türkiye Cumhuriyeti’nin karar merkezi olmuştur.[39] Başkentin Ankara’ya taşınması, Osmanlı ve daha geniş anlamda Roma-Doğu Roma üzerinden devralınan tarihsel mirasın bütünüyle reddedildiği anlamına gelmez. Güvenlik, coğrafi merkezîlik, Millî Mücadele’nin yönetildiği şehir olması ve yeni devletin millî egemenlik anlayışı Ankara tercihinde belirleyici olmuştur.[40][41]

Cumhuriyet, İstanbul’un temsil ettiği imparatorluk sistemini sürdürmemiş; ancak şehirde biriken devlet, diplomasi, ticaret ve medeniyet tecrübesini de ortadan kaldırmamıştır. Günümüz Türkiye’sinin jeopolitik kimliği bu nedenle İstanbul ve Ankara’nın birbirini tamamlayan birikimleri üzerinden okunabilir. İstanbul tarih, kültür, ticaret ve jeostratejik geçişlerin merkezlerinden biri olmayı sürdürürken Ankara devlet aklının, millî egemenliğin ve siyasi iradenin merkezidir.

Meloni’nin Akdeniz ve Afrika Stratejisi

Meloni döneminde İtalya dış politikasının en önemli unsurlarından biri Akdeniz ve Afrika’ya yönelik açılımdır. İtalyan hükümetinin uygulamaya koyduğu Mattei Planı; enerji, altyapı, eğitim, sağlık, tarım, su kaynakları ve ekonomik kalkınma alanlarında Afrika ülkeleriyle yeni bir iş birliği modeli oluşturmayı amaçlamaktadır.[42]

Adını ENI’nin kurucusu Enrico Mattei’den alan plan, resmî söylemde Afrika ülkeleriyle tek taraflı ve hiyerarşik bir ilişki yerine eşit ortaklık kurulmasını öngörmektedir. Aynı zamanda İtalya’nın enerji kaynaklarını çeşitlendirmek, düzensiz göçü kaynak ve transit ülkelerde sınırlamak, Afrika’daki ekonomik nüfuzunu artırmak ve Avrupa ile Afrika arasında enerji ve ticaret kavşağı olmak gibi somut hedefleri bulunmaktadır.[43]

Rusya-Ukrayna Savaşı sonrasında Avrupa’nın Rus enerji kaynaklarına bağımlılığını azaltma arayışı, İtalya’ya yeni bir hareket alanı açmıştır. Cezayir başta olmak üzere Libya, Mısır ve diğer Akdeniz ve Afrika ülkeleriyle geliştirilen enerji ilişkileri, İtalya’nın Avrupa’nın güney enerji kapısı olma hedefini desteklemektedir.[44] Limanlar, enerji bağlantıları ve ulaştırma koridorları üzerinden Avrupa-Afrika bağlantısında daha etkili bir konum elde etme çabası da bu stratejinin parçasıdır.[45] Mattei Planı’nın Avrupa Birliği’nin Global Gateway girişimiyle ilişkilendirilmesi, İtalya’nın ulusal hedeflerini Avrupa ölçeğinde desteklemeye çalıştığını göstermektedir.[46]

Planın başarısı ise mali kaynaklara, Afrika ülkelerinin beklentilerine, Libya’daki siyasi parçalanmışlığa ve Fransa, Çin ve Rusya gibi aktörlerle rekabete bağlıdır. Bu nedenle Meloni’nin politikası klasik anlamda bir “Yeni Roma” projesinden çok; enerji, diplomasi, ticaret, göç yönetimi ve Avrupa siyaseti üzerinden nüfuz artırma stratejisidir.

Türkiye ile İtalya, Akdeniz’in iki önemli NATO ülkesidir. Enerji güvenliği, deniz ticareti, göç, savunma sanayii, Libya, Balkanlar ve Kuzey Afrika’da hem ortak çıkarlara hem de dönemsel rekabet alanlarına sahiptir. İtalya’nın Mattei Planı ile Türkiye’nin Afrika açılımı bazı bölgelerde kesişmekte; Libya ve Doğu Akdeniz iki ülke için hem rekabet hem iş birliği imkânı üretmektedir. Bu tablo, İtalya’nın politikasını Türkiye’ye karşı geliştirilmiş bir kuşatma olarak görmekten ziyade, Ankara’nın diplomatik ve ekonomik kapasitesini güçlendirmesini ve ortak çıkar alanlarını değerlendirmesini gerektirmektedir.

ABD, İtalya ve Türkiye Üçgeni

ABD açısından İtalya ve Türkiye, NATO’nun güney kanadında farklı fakat tamamlayıcı işlevlere sahip iki stratejik ülkedir. İtalya, Orta Akdeniz’deki konumu, NATO üsleri ve AB üyeliği nedeniyle Washington’ın Avrupa güvenlik mimarisindeki temel ortaklarındandır. NATO da İtalya’nın Akdeniz’deki konumunu güney kanadının savunulması açısından önemli görmektedir.[47]

Türkiye ise Karadeniz, Kafkasya, Balkanlar, Orta Doğu ve Doğu Akdeniz’in kesişiminde bulunmaktadır. İstanbul ve Çanakkale boğazları üzerindeki yetkileri, Türkiye’ye Karadeniz ile Akdeniz arasındaki askerî ve ticari geçişlerde belirleyici bir konum kazandırmaktadır. NATO belgeleri, Türkiye’nin İttifak’a katılımının sorumluluk alanını Karadeniz ve Akdeniz’e doğru genişlettiğini vurgulamaktadır.[48][49]

Washington’ın Roma ve Ankara ile ilişkilerini tek bir “Roma projesi” üzerinden açıklamak yeterli değildir. ABD’nin öncelikleri arasında NATO’nun güney ve güneydoğu kanadının güvenliği, Rusya’nın etkisinin sınırlandırılması, Çin’in artan nüfuzunun dengelenmesi, enerji ve ticaret güzergâhlarının korunması ile Orta Doğu ve Kuzey Afrika kaynaklı risklerin yönetilmesi bulunmaktadır.[50][51]

Türkiye-ABD ilişkilerinde S-400, F-35, Suriye ve terör örgütlerine verilen destek gibi başlıklarda ciddi krizler yaşanmış olsa da stratejik bağlar ortadan kalkmamıştır. Türkiye’nin askerî kapasitesi, boğazlar üzerindeki yetkileri, Rusya ve Ukrayna ile aynı anda ilişki kurabilmesi, Kafkasya’daki etkisi ve enerji koridorlarındaki merkezi konumu Washington açısından önemini korumaktadır.[52] Türkiye-ABD yakınlaşması bu nedenle tek taraflı bağımlılık değil, karşılıklı stratejik ihtiyaçların dönemsel olarak yeniden öne çıkması şeklinde değerlendirilmelidir.

İtalya da ABD açısından Türkiye’nin alternatifi değildir. Roma, Orta Akdeniz ve Kuzey Afrika’ya; Ankara ise Doğu Akdeniz, Karadeniz, Kafkasya ve Orta Doğu’ya açılan iki ayrı stratejik merkezdir.

Roma-İstanbul-Ankara Ekseni

Roma mirasına ve Akdeniz jeopolitiğine ilişkin tartışmalar sembolik olarak üç şehir üzerinden okunabilir. Roma; Batı Roma geleneğini, Katolik dünyasını, Papalığı ve çağdaş İtalyan devletini temsil etmektedir. İstanbul; Doğu Roma İmparatorluğu’nu, Osmanlı Devleti’ni, boğazları ve çok katmanlı medeniyet mirasını taşımaktadır. Ankara ise Türkiye Cumhuriyeti’ni, millî egemenliği ve modern Türk devletinin siyasi iradesini temsil etmektedir.

Günümüzde Roma ile İstanbul arasında doğrudan bir imparatorluk rekabetinden söz etmek mümkün değildir.[53] Bununla birlikte her iki şehir de Akdeniz ve Avrupa tarihinin en güçlü siyasal ve kültürel sembollerinden biri olmayı sürdürmektedir. Ankara ise Türkiye Cumhuriyeti’nin bu tarihsel mirası çağdaş devlet politikalarına dönüştüren karar merkezi konumundadır. Türkiye’nin tarihsel etki alanı, Osmanlı coğrafyasının uzandığı Balkanlar, Kafkasya, Karadeniz, Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da farklı toplumlarla kurulan uzun süreli ilişkileri kapsamaktadır. Ancak bu miras, günümüzde egemenlik veya toprak talebinin değil; diplomasi, ekonomik iş birliği, kültürel etkileşim, savunma sanayii, enerji ve ulaştırma ağları üzerinden geliştirilen çok boyutlu dış politikanın tarihsel zeminini oluşturmaktadır. Bu çerçevede Türkiye açısından tarihsel mirasın anlamı, eski imparatorluk sınırlarını yeniden kurmak değil; tarihsel bağların sağladığı stratejik imkânları modern devlet kapasitesiyle bütünleştirmektir. İstanbul’un temsil ettiği medeniyet birikimi ile Ankara’nın temsil ettiği siyasi iradenin uyumu, Türkiye’nin bölgesel ve küresel ölçekte etkin, dengeli ve çok boyutlu bir dış politika geliştirebilmesinin temel unsurlarından biri olarak değerlendirilebilir.

Sonuç

Meloni döneminde İtalya’nın daha etkili ve Akdeniz merkezli bir dış politika izleme arayışı, Roma mirasına ilişkin tartışmaları yeniden görünür hâle getirmiştir. Mattei Planı, enerji diplomasisi, Afrika açılımı ve göçün kaynak ülkelerde sınırlandırılması hedefi, İtalya’nın Avrupa’nın güneyinde daha güçlü bir aktör olma çabasının somut göstergeleridir. Ancak Meloni yönetiminin bu politikalarını klasik anlamda bir “Yeni Roma İmparatorluğu” projesi olarak nitelendirmek için yeterli kanıt bulunmamaktadır. Bu bağlamda “Yeni Roma” söylemi, somut bir imparatorluk projesinden ziyade İtalya’nın tarihsel hafızası ile güncel güç ve nüfuz arayışları arasında kurulan sembolik ve jeopolitik bir yorum olarak değerlendirilmelidir.

Roma mirasına ilişkin güncel jeopolitik tartışmaların sağlıklı değerlendirilebilmesi için 325 İznik Konsili, 1054 Büyük Ayrılık, 1204 Latin İşgali ve 1453 İstanbul’un fethi gibi tarihsel dönüm noktalarının birlikte okunması gerekmektedir.

Roma mirası yalnızca İtalya’ya ait değildir. Konstantinopolis’in yaklaşık bin yıllık Roma başkentliği, Doğu Roma halkının Roma kimliği, Fatih Sultan Mehmet’in “Kayser-i Rûm” unvanı ve Osmanlı’nın İstanbul merkezli evrensel hükümdarlık anlayışı, Türkiye’yi de bu tarihsel tartışmanın önemli aktörlerinden biri hâline getirmektedir. Moskova’nın “Üçüncü Roma” iddiası, Ukrayna Kilisesi’nin otosefali süreci ve Fener-Moskova gerilimi ise Roma mirasının dinî ve siyasi meşruiyet alanında farklı merkezler tarafından sahiplenildiğini göstermektedir.

Günümüzün temel mücadelesi Roma veya İstanbul merkezli yeni bir imparatorluk kurulması değil; İtalya, Türkiye, ABD, Avrupa Birliği, Rusya ve diğer aktörlerin Akdeniz, Karadeniz, Afrika ve Avrasya üzerindeki enerji, güvenlik, ulaşım ve nüfuz rekabetidir. Dolayısıyla mesele, “Yeni Roma kuruluyor” şeklindeki kanıtlanması güç bir iddia üzerinden değil; tarihsel hafıza, medeniyet söylemi, enerji güvenliği, dinî merkezler, NATO dengeleri ve Akdeniz jeopolitiği çerçevesinde değerlendirilmelidir.

Türkiye açısından asıl hedef, imparatorluk mirasından yeni hâkimiyet alanları üretmek değil; İstanbul’un tarihsel derinliği ile Ankara’nın modern devlet aklını birleştirerek Balkanlar, Kafkasya, Karadeniz, Orta Doğu, Afrika ve Akdeniz’de dengeli, bağımsız ve çok boyutlu bir strateji geliştirmektir. Türkiye, tarihsel mirasını diplomasi, ekonomi, savunma sanayii, enerji, ulaştırma ve kültürel etkileşim alanlarında stratejik bir güce dönüştürebildiği ölçüde Roma-İstanbul-Ankara eksenindeki tartışmaların edilgen değil, belirleyici aktörlerinden biri olacaktır.

                       

İsmail CİNGÖZ; Uluslararası Siyaset Uzmanı. BULTÜRK Ankara Temsilcisi ve TDPB Basın Kulübü Başkanı. cingozismail01@gmail.com

Dipnotlar

[1] Alissa Pavia, “Italy’s Mediterranean Pivot: What’s Driving Meloni’s Ambitious Plan With Africa”, Atlantic Council, 5 Şubat 2024. https://www.atlanticcouncil.org/blogs/new-atlanticist/italys-mediterranean-pivot-whats-driving-melonis-ambitious-plan-with-africa/ (Erişim Tarihi: 16.07.2026).

[2] Aişe Hümeyra Akgün, “Üç İmparatorluğa Başkent Olan İstanbul 11 Mayıs 330 Yılında Konstantinopolis İsmiyle Kuruldu”, Anadolu Ajansı, 11.05.2024. https://www.aa.com.tr/tr/kultur/uc-imparatorluga-baskent-olan-istanbul-11-mayis-330-yilinda-konstantinopolis-ismiyle-kuruldu/3216508 (Erişim Tarihi: 16.07.2026).

[3] “Roma İmparatorluğu Neden İkiye Bölündü?”, Arkeofili, 25.09.2022. https://arkeofili.com/roma-imparatorlugu-neden-ikiye-bolundu/ (Erişim Tarihi: 16.07.2026).

[4] “Roma İmparatorluğu Neden İkiye Bölündü?”, Arkeofili.

[5] Anthony Kaldellis, Romanland: Ethnicity and Empire in Byzantium, Harvard University Press, 2019.

[6] Judith Herrin, Byzantium: The Surprising Life of a Medieval Empire, Princeton University Press, 2007.

[7] Ayrıntılı bilgi için bakınız; Hüseyin Alpaslan “Ermeni İddialarına Tarihi Reddiye”, Nebel Bilimsel Eserler, Ankara, 2026. Sayfa:4.

[8] Hürriyet, “İznik Konsili Nedir, Nerede? İznik Konsili Hristiyanlar İçin Neden Önemli?”, 27.11.2025. https://www.hurriyet.com.tr/bilgi/galeri/iznik-konsili-nedir-nerede-iznik-konsili-hristiyanlar-icin-neden-onemli-43033946/1 (Erişim Tarihi: 16.07.2026).

[9] “The Great Schism of 1054”, Western Civilization, Chapter 7: The Byzantine Empire, t.y. https://courses.lumenlearning.com/atd-herkimer-westerncivilization/chapter/the-great-schism-of-1054/ (Erişim Tarihi: 16.07.2026).

[10] Süleyman Onur Geyik, “İstanbul Latin İmparatorluğu Tarihi Kuruluş Devri (1204-1216)”, T. C. İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih Anabilim Dalı, Ortaçağ Tarihi Bilim Dalı, Yüksek Lisans Tezi, İstanbul-2021.

[11] Ahmet Hikmet Eroğlu, “Doğu Batı Kiliselerinin Ayrılış Sebepleri”, Dinî Araştırmalar, C. 2, S. 5, Eylül-Aralık 1999, ss. 387-413. https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/51610 (Erişim Tarihi: 16.07.2026).

[12] Hikmet Yavuz Ercan, “Fener ve Türk Ortodoks Patrikhanesi”, C. 5, S. 8, 01.05.1967, ss. 411-438. https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/782758 (Erişim Tarihi: 16.07.2026).

[13] Füsun Kavrakoğlu, “Bizans İmparatorluğu 122: Patrikhane 1”, t.y. https://kavrakoglu.com/bizans-imparatorlugu-122-patrikhane-1/amp/ (Erişim Tarihi: 16.07.2026).

[14] Mehmet Katar, “Ortodoks Kilisesi”, TÜBİTAK Bilim ve Toplum Başkanlığı, Popüler Bilim Yayınları, t.y. https://ansiklopedi.tubitak.gov.tr/ansiklopedi/ortodoks_kilisesi (Erişim Tarihi: 16.07.2026).

[15] Gürsel Tokmakoğlu, “Papa Ziyareti ve Ekümeniklik Konusunun Jeopolitik Etkisi”, Independent Türkçe, 18.12.2025. https://www.indyturk.com/node/769886/t%C3%BCrki%CC%87yeden-sesler/papa-ziyareti-ve-ek%C3%BCmeniklik-konusunun-jeopolitik-etkisi (Erişim Tarihi: 16.07.2026).

[16] Sonat Kerem, “İstanbul’da İmza Atıldı: Ukrayna’da Bağımsız Kilise Kurulması Neden Önemli?”, BBC Türkçe, 16.12.2018. https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-46583594 (Erişim Tarihi: 17.07.2026)

[17] Ecumenical Patriarchate, “Announcement of the Holy and Sacred Synod”, 11.10.2018. https://ec-patr.org/en/11/10/00/00/announcement-of-the-holy-and-sacred-synod-11th/ (Erişim Tarihi: 16.07.2026).

[18] Bojana Stojanovic vd., “Ortodoks Dünyasındaki Bölünme Tehlikesi”, Anadolu Ajansı, 23.10.2018. https://www.aa.com.tr/tr/analiz-haber/ortodoks-dunyasindaki-bolunme-tehlikesi/1290116 (Erişim Tarihi: 17.07.2026)

[19] Ecumenical Patriarchate, “Patriarchal and Synodal Tomos for the Bestowal of the Ecclesiastical Status of Autocephaly to the Orthodox Church in Ukraine”, 06.01.2019. https://ec-patr.org/en/category/resources-docs/autocephaly-orthodox-church-ukraine/tomos-of-autocephaly/ (Erişim Tarihi: 17.07.2026)

[20] Ayşe Kayan, “Ukrayna-Rusya Çıkmazında Kilise Savaşları”, Tercüman, 27.07.2025. https://www.tercuman.com/yorum/ukrayna-rusya-cikmazinda-kilise-savaslari-970 (Erişim Tarihi: 17.07.2026)

[21] Stojanovic vd., “Ortodoks Dünyasındaki Bölünme Tehlikesi”.

[22] Yorgo Kırbaki, “Fener ile Moskova Savaşı Yeniden Kızıştı”, Hürriyet, 14.01.2026. https://www.hurriyet.com.tr/dunya/fener-ile-moskova-savasi-yeniden-kizisti-43083979 (Erişim Tarihi: 17.07.2026)

[23] “Patrikhane’nin Çift Cepheli Krizi: Moskova’yla Husumet, Ankara’yla İhtilaf”, Cumhuriyet, 26.06.2026. https://www.cumhuriyet.com.tr/dunya/patrikhane-nin-cift-cepheli-krizi-moskova-yla-husumet-ankara-yla-ihtilaf-2515617 (Erişim Tarihi: 17.07.2026)

[24] Münir Yıldırım, “Dünden Bugüne Heybeliada Ruhban Okulu Sorunu ve Etrafındaki Tartışmalar”, Çukurova Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, C. 15, S. 2, ss. 383-400, 2006, https://dergipark.org.tr/en/pub/cusosbil/article/59912?utm_source=chatgpt.com (Erişim Tarihi: 17.07.2026)

[25] Emruhan Yalçın, “Heybeliada Ruhban Okulu’nun Yeniden Açılması”, Ankara Üniversitesi Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi, S. 41, Mayıs 2008, ss. 125-158. https://dergipark.org.tr/tr/pub/ankuayd/article/22532 (Erişim Tarihi: 17.07.2026)

[26] Yalçın, “Heybeliada Ruhban Okulu’nun Yeniden Açılması”.

[27] Tayfur Yumuşak, “Açılması Planlanan Heybeliada Ruhban Okulu Bakımından Talep Edilen Uluslararası Hukuki Statünün Tartışılması”, Kastamonu Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, C. 28, S. 1, ss. 288-306, Haziran 2026. https://dergipark.org.tr/en/pub/iibfdkastamonu/article/1856097 (Erişim Tarihi: 17.07.2026)

[28] İHA, “Heybeliada Ruhban Okulu Eylülde Açılıyor: Patrik Bartholomeos’tan Atina’da Açıklama”, 11.05.2026. https://www.iha.com.tr/istanbul-haberleri/heybeliada-ruhban-okulu-eylulde-aciliyor-patrik-bartholomeostan-atinada-aciklama-421689777 (Erişim Tarihi: 18.07.2026)

[29] Lozan Barış Antlaşması, Lozan, 24.07.1923, md. 37-45. https://www.ismetinonu.org.tr/lozan-baris-antlasmasi-tam-metni/ (Erişim Tarihi: 17.07.2026).

[30] Yumuşak, “Açılması Planlanan Heybeliada Ruhban Okulu Bakımından Talep Edilen Uluslararası Hukuki Statünün Tartışılması”. (Erişim Tarihi: 17.07.2026)

[31] Halil İnalcık, Fatih Devri Üzerinde Tetkikler ve Vesikalar, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 2014, ss. 17-29.

[32] Anthony Kaldellis, The New Roman Empire: A History of Byzantium, Oxford University Press, New York, 2024, ss. 885-896.

[33] Samet Şahin, “İmparatorluklar Başkenti: Fetih’ten Sonra İstanbul’un İmarı”, Tarih-i Kadim, 31.03.2018. https://www.tarihikadim.com/imparatorluklar-baskenti-fetihten-sonra-istanbulun-imari/ (Erişim Tarihi: 17.07.2026)

[34] Öznur Özdemir, “Fatih Döneminde İstanbul’un İslâmlaşma Süreci: İskân, İdare ve İmar Açısından”, Marmara Üniversitesi, Yüksek Lisans Tezi, İstanbul, 2012.

[35] “İki Karanın Sultanı, İki Denizin Hakanı, Kayser-i Rûm: Fatih Sultan Mehemmed Han”, Dünya Bizim, 29.05.2022. https://www.dunyabizim.com/iki-karanin-sultani-iki-denizin-hakani-kayser-i-rum-fatih-sultan-mehemmed-han (Erişim Tarihi: 17.07.2026)

[36] Özdemir, “Fatih Döneminde İstanbul’un İslâmlaşma Süreci”.

[37] Özdemir, “Fatih Döneminde İstanbul’un İslâmlaşma Süreci”.

[38] T.C. İstanbul Valiliği, “Üç İmparatorluğa Başkentlik Yapan Şehir: İstanbul”. https://www.istanbul.gov.tr/uc-imparatorluga-baskentlik-yapan-sehir-istanbul (Erişim Tarihi: 17.07.2026)

[39] Cihan Kalem, “Başkentin İstanbul’dan Ankara’ya Taşınması Süreci: İç ve Dış Tepkiler, 1919-1930”, İstanbul Üniversitesi, Yüksek Lisans Tezi, 2015.

[40] Bilâl N. Şimşir, “Ankara’nın Başkent Oluşu”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, C. 7, S. 20, ss. 189-222, 01.03.1991.

[41] Oğuz Aytepe, “Ankara’nın Merkez ve Başkent Olması”, DergiPark C. 9, S. 33, 01.03.2004. https://dergipark.org.tr/tr/pub/ankuayd/article/22575 (Erişim Tarihi: 17.07.2026)

[42] Presidency of the Council of Ministers, “Mattei Plan for Africa: Objectives and Focus Areas”, Governo Italiano. (Erişim Tarihi: 17.07.2026)

[43] Fuat Emir Şefkatli, “Meloni’nin Türkiye Ziyareti ve İtalya’nın Afrika’daki Mattei Planı”, SavunmaTR, 02.03.2024. (Erişim Tarihi: 17.07.2026)

[44] Giulia Daga ve Pier Paolo Raimondi, “Mediterranean Transitions: From the Gulf to the Sahel, the Role of Italy and the EU”, 2024. (Erişim Tarihi: 17.07.2026)

[45] Italian Ministry of Foreign Affairs and International Cooperation, Mediterranean Connectivity: New Opportunities for Trans-Mediterranean Cooperation, 2025. (Erişim Tarihi: 17.07.2026)

[46] Presidency of the Council of Ministers, “President Meloni’s Press Statement at ‘The Mattei Plan for Africa and Global Gateway: A Common Effort with the African Continent’”, 20.06.2025. (Erişim Tarihi: 17.07.2026)

[47] NATO, “Italy and NATO”, NATO History. https://www.nato.int/en/about-us/nato-history/history-by-theme/my-country-and-nato/italy-and-nato⁠� (Erişim Tarihi: 17.07.2026).

[48] NATO, “Welcome to Türkiye”, 14.05.2025. https://www.nato.int/en/multimedia/multimedia/videos/2025/05/14/welcome-to-turkiye (Erişim Tarihi: 17.07.2026)

[49] NATO, “Türkiye and NATO”, NATO History. (Erişim Tarihi: 17.07.2026)

[50] NATO, NATO 2022 Strategic Concept. https://www.nato.int/en/about-us/official-texts-and-resources/strategic-concepts/nato-2022-strategic-concept (Erişim Tarihi: 17.07.2026)

[51] NATO, “Strategic Concepts”, güncelleme tarihi 18.07.2022. (Erişim Tarihi: 17.07.2026)

[52] NATO, “Welcome to Türkiye”

[53] Italian Ministry of Foreign Affairs and International Cooperation, Mediterranean Connectivity: New Opportunities for Trans-Mediterranean Cooperation, 2025. https://www.researchgate.net/publication/396357673_Mediterranean_Connectivity_New_Opportunities_for_Trans-Mediterranean_Cooperation_and_the_Role_of_Italy_and_Egypt (Erişim Tarihi: 17.07.2026)

Yazar