Rafet ULUTÜRK

Yozgat’ın Kerkenes Dağı’ndan gelen son haberler, ilk bakışta heyecan verici görünmektedir. Yaklaşık 2.600 yıllık olduğu ifade edilen izler, taş kurganlar, 60 metre çapında dairesel bir yapı ve bunlara eşlik eden “Anadolu’da bilinen tarihin ötesine geçen bir bozkır devlet modeli” ihtimali, ister istemez bu coğrafyanın çok katmanlı tarihini yeniden düşünmeye sevk etmektedir. Çünkü Anadolu, yalnızca taşın ve toprağın değil, hafızanın da üst üste biriktiği bir mekândır.

Ancak Kerkenes örneğinde bugün tartışılan asıl mesele, keşfin kendisinden ziyade keşfin nasıl sunulduğudur. Kamuoyuna yansıyan açıklamalarda “kurgan”, “jeoglif” ve “İskit–Göktürk kültürleriyle benzerlik” gibi güçlü kavramlar dile getirilmekte, fakat bu kavramları somutlayacak görsel ve teknik veriler yeterince paylaşılmamaktadır. Ortada birkaç uzaktan çekilmiş fotoğraf, yuvarlak ifadeler ve içeriği netleştirilmeyen iddialar bulunmaktadır. Bu durum, arkeolojik bulguların bilimsel değerini artırmak yerine, ister istemez şüpheyle karşılanmasına yol açmaktadır.

Oysa arkeoloji yalnızca kazı yapmak değil, aynı zamanda bulguyu bağlamı içinde görünür kılma disiplinidir. Bir yapı, yerindeyken; katmanları, çevresi ve planı okunabilir durumdayken gösterilmezse, sonradan yapılan her açıklama ikna gücünü kaybeder. Özellikle “jeoglif” gibi teknik ve iddialı bir kavramın kullanılması, görsel kanıt ihtiyacını daha da artırmaktadır. Jeoglif, doğası gereği yerden değil, yüksekten bakıldığında anlam kazanan bir düzenlemeyi ifade eder. Bu nedenle 60 metre çapında olduğu belirtilen bir yapının drone görüntüleri, plan çizimleri ve ölçümleri olmadan anlatılması, bilimsel açıdan ciddi bir boşluk yaratmaktadır.

Buradaki sorun, Türk tarihinin Anadolu’daki varlığının dile getirilmesi değildir. Bu topraklarda Türk tarihinin konuşulması başlı başına bir tartışma konusu olmamalıdır. Asıl problem, bilimsel yöntemin tersine çevrilmesidir. Normal şartlarda önce yapı tanımlanır, ardından tarihlendirme yapılır, bağlam kurulur ve en son ihtimaller dile getirilir. Oysa Kerkenes örneğinde, en sonda söylenmesi gereken yorumlar en başta ifade edilmekte; bu da iddiaları güçlendirmek yerine savunmasız hâle getirmektedir.

Asıl kaygı verici nokta ise şudur: Eğer gerçekten çok önemli bir keşif söz konusuysa, bu keşfin yanlış iletişim nedeniyle ciddiye alınmama riski bulunmaktadır. Bugün sosyal medyada ve kamuoyunda yükselen eleştiriler, keşfin içeriğinden çok sunum biçimine yöneliktir. “Abartı”, “kanıt yok” ve “söylemden ibaret” gibi tepkiler, birkaç net görsel, plan çizimi ve kullanılan tarihleme yöntemlerinin açıklanmasıyla kolaylıkla giderilebilecek niteliktedir.

Kerkenes’in, kurganları ve olası törensel alanlarıyla planlı bir merkez olma ihtimali elbette göz ardı edilmemelidir. Ancak böylesi bir iddiayı taşıyacak olan şey, coşkulu açıklamalar ya da dikkat çekici başlıklar değil; haritalar, kesitler, fotoğraflar ve ölçülebilir verilerdir. Günümüz kamuoyu artık “inanın” çağrılarına değil, “gösterin” ilkesine dayalı bir bilimsel yaklaşım beklemektedir.

Kerkenes’teki taşlar muhtemelen çok şey anlatmaktadır. Ancak bu anlatının duyulabilmesi için, önce görülmesi gerekir. Çünkü tarih gizemle değil, şeffaflıkla yazılır; taşlar konuşur ama bilim onları görünür kılmadıkça kimse gerçekten duyamaz.

Yazar