Dünyada bazı şehirler vardır; onları gördüğünüzde önce mimarisine değil, “İnsanlar buraya neden ve nasıl bir şehir kurmuş?” sorusuna takılırsınız.
İspanya’nın Katalonya bölgesindeki Castellfollit de la Roca tam da böyle bir yer.
Dar ve uzun bir bazalt kayalığın üzerinde yükselen yerleşim, uzaktan bakıldığında adeta uçurumun kenarına yerleştirilmiş taş bir gemiyi andırıyor. Evler kayalıkla bütünleşmiş; sokaklar coğrafyanın izin verdiği ölçüde şekillenmiş, yerleşim tabiatı ortadan kaldırmak yerine onun sınırlarına uyum sağlamış.
Bu görüntü yalnızca turistik bir güzellik değildir.
Aslında önümüzde duran şey, insanlığın şehir kurma anlayışı üzerine düşünmemiz gereken büyük bir derstir.
İNSAN HER YERE YERLEŞEBİLİR; AMA HER YERİ AYNI ŞEKİLDE YÖNETEMEZ
İnsanoğlunun en büyük özelliklerinden biri uyum sağlayabilmesidir.
Dağlara yerleşmişiz.
Çöllerde şehirler kurmuşuz.
Nehirlerin kenarında medeniyetler geliştirmişiz.
Kayaları oymuş, vadilere yollar açmış, denizlerin üzerine köprüler kurmuşuz.
Fakat geçmiş toplumların önemli bir bölümü, yaşadıkları coğrafyanın kendilerine söylediği sözü dinlemek zorundaydı.
Çünkü teknoloji bugünkü kadar güçlü değildi.
Dağ varsa ona göre yol yapılıyordu.
Nehir varsa şehir ona göre kuruluyordu.
Rüzgârın yönü, güneşin hareketi, su kaynakları ve toprağın yapısı hesaba katılıyordu.
Bugünün insanı ise teknolojinin verdiği güçle bazen tehlikeli bir yanılgıya düşüyor:
“Tabiatı istediğim gibi değiştirebilirim.”
Asıl sorun burada başlıyor.
TABİATA HÜKMETMEK Mİ, TABİATLA YAŞAMAK MI?
Castellfollit de la Roca’nın görüntüsünde beni en fazla düşündüren mesele budur.
Kayalık orada duruyor.
İnsan geliyor.
Fakat kayalığı tamamen ortadan kaldırıp kendi geometrisini dayatmıyor. Yerleşim, büyük ölçüde coğrafyanın çizdiği hattı takip ediyor.
Modern şehircilikte ise çoğu zaman bunun tersini yapıyoruz.
Dağı kesiyoruz.
Dere yatağını kapatıyoruz.
Ormanı kaldırıyoruz.
Toprağı betonlaştırıyoruz.
Sonra da tabiatın oluşturduğu problemlere karşı milyarlar harcayarak yeni mühendislik çözümleri üretmeye çalışıyoruz.
Oysa bazen en büyük mühendislik başarısı, tabiatın karşısında durmak değil, onunla birlikte hareket etmektir.
Bu yaklaşım geleceğin şehircilik anlayışının merkezine yerleşmelidir.
BİR ŞEHRİN KİMLİĞİ BETON MİKTARIYLA ÖLÇÜLMEZ
Bugün dünyanın birçok ülkesinde şehirler birbirine benzemeye başladı.
Aynı gökdelenler…
Aynı alışveriş merkezleri…
Aynı geniş yollar…
Aynı beton meydanlar…
Bir süre sonra İstanbul’un yeni bir mahallesiyle dünyanın başka ucundaki modern bir yerleşim arasında mimari kimlik bakımından büyük fark kalmayabiliyor.
Oysa şehir dediğimiz şey yalnızca binaların toplamı değildir.
Şehir;
hafızadır, coğrafyadır, mimaridir, kültürdür, insan hikâyesidir.
Castellfollit de la Roca gibi küçük yerleşimlerin dünya çapında dikkat çekmesinin nedeni de budur.
Büyüklüğü değil, karakteri insanları cezbediyor.
Bu noktada Türkiye’nin de düşünmesi gereken önemli bir mesele bulunmaktadır.
TÜRKİYE’NİN ASIL ZENGİNLİĞİ ŞEHİRLERİNİN FARKLILIĞIDIR
Türkiye’yi düşünelim.
Mardin başka bir dünyadır.
Safranbolu başka…
Amasya başka…
Kapadokya başka…
Şanlıurfa başka…
İstanbul başka…
Trabzon’un dağ köyleri başka…
Ege’nin taş evleri başka…
Anadolu’nun geleneksel şehirleri yüzyıllar boyunca iklime, toprağa, suya ve kültüre göre biçimlenmiştir.
Bizim önümüzdeki dönemde yapmamız gereken, bütün şehirleri birbirine benzeyen beton merkezlere dönüştürmek değildir.
Tam tersine:
Her şehrin kendi ruhunu koruyarak geleceğe hazırlanmasını sağlamaktır.
Çünkü önümüzdeki yüzyılda şehirler yalnızca nüfuslarıyla değil, kimlikleriyle de rekabet edecekler.
COĞRAFYA BİR ENGEL DEĞİL, SERMAYEDİR
Eskiden zor coğrafya dezavantaj kabul edilirdi.
Bugün ise doğru değerlendirildiğinde ekonomik bir değere dönüşebiliyor.
Bir kayalık…
Bir vadi…
Bir dağ köyü…
Tarihi bir mahalle…
Eski bir taş yapı…
Bunların her biri kültür turizmi açısından büyük bir ekonomik değer oluşturabilir.
Castellfollit de la Roca bunun güzel örneklerinden biridir.
Dünyanın farklı bölgelerinden insanlar böylesine küçük yerleşimleri görmek için kilometrelerce yol kat ediyor.
Neden?
Çünkü insanlar artık yalnızca lüks oteller görmek istemiyor.
Hikâye görmek istiyorlar.
Bir şehrin hikâyesi varsa ziyaretçisi olur.
Ziyaretçisi varsa ekonomisi oluşur.
Ekonomisi oluşursa gençler için yeni imkânlar doğabilir.
Bu nedenle tarihi ve doğal mirası korumak yalnızca romantik bir kültür politikası değildir.
Aynı zamanda ciddi bir kalkınma stratejisidir.
KÜÇÜK ŞEHİRLERİN BÜYÜK GELECEĞİ
Dünyada önümüzdeki yılların önemli tartışmalarından biri mega kentlerin sürdürülebilirliği olacaktır.
Milyonlarca insan birkaç büyük merkeze yığılıyor.
Trafik artıyor.
Konut fiyatları yükseliyor.
Su ihtiyacı büyüyor.
Enerji tüketimi artıyor.
Tarım alanları şehirleşiyor.
İnsanların tabiatla ilişkisi giderek azalıyor.
Bu nedenle geleceğin kalkınma politikası yalnızca “daha büyük şehir” düşüncesine dayanmamalıdır.
Belki de yeni hedef:
Daha yaşanabilir küçük şehirler kurmak ve mevcut küçük yerleşimleri yeniden canlandırmak olmalıdır.
Dijitalleşme ve uzaktan çalışma bu konuda büyük fırsatlar sunuyor.
Bir insanın üretken olabilmesi için artık mutlaka milyonluk bir metropolün merkezinde yaşaması gerekmiyor.
İnternet altyapısı, ulaşım, sağlık, eğitim ve sosyal imkânlar sağlandığında küçük şehirler yeniden cazibe merkezlerine dönüşebilir.
KÖYLERİ BOŞALTMAK YERİNE YAŞATMAK
Bu mesele Türkiye açısından ayrıca önemlidir.
Anadolu’da ve Balkanlar’da yüzlerce köy yaşlanıyor.
Gençler büyük şehirlere gidiyor.
Evler boş kalıyor.
Tarım arazileri işlenmiyor.
Yerel kültür kayboluyor.
Bir süre sonra yalnızca nüfus değil, hafıza da göç ediyor.
Oysa doğru bir stratejiyle bazı köyler;
tarım merkezine,
ekolojik turizm bölgesine,
sanat köyüne,
uzaktan çalışma merkezine,
gastronomi durağına,
kültür ve tarih merkezine
dönüştürülebilir.
Burada mesele insanları zorla köylerde tutmak değildir.
Mesele, orada yaşamayı yeniden mümkün ve değerli hale getirmektir.
ŞEHİRCİLİK ARTIK MİLLÎ GÜVENLİK MESELESİDİR
Geleceğe daha geniş baktığımızda konu yalnızca mimari değildir.
İklim değişikliği, kuraklık, yangınlar, seller, depremler ve kitlesel göçler şehirlerin nasıl kurulacağını giderek daha önemli hale getiriyor.
Bir ülkenin nüfusunun büyük bölümünü birkaç mega kente yığması stratejik açıdan da risklidir.
Sanayi, nüfus, enerji altyapısı ve ekonomik üretimin belirli bölgelerde aşırı yoğunlaşması, kriz dönemlerinde kırılganlığı artırabilir.
Bu nedenle geleceğin şehir planlaması üç kelime üzerine kurulmalıdır:
Dağılım. Dayanıklılık. Kimlik.
Nüfus dengeli dağılmalı.
Şehirler afetlere dayanıklı olmalı.
Yerleşimler kendi kültürel kimliğini korumalıdır.
TAŞA BAKIP MEDENİYETİ OKUMAK
Castellfollit de la Roca’ya baktığımızda aslında yalnızca kayaların üzerinde kurulmuş evler görmüyoruz.
İnsan ile coğrafya arasında kurulmuş yüzyıllık bir ilişki görüyoruz.
Ve belki de modern dünyanın yeniden öğrenmesi gereken şey tam olarak budur:
Dünya bize verilmiş sınırsız bir inşaat arsası değildir.
Dağın bir dili vardır.
Nehrin hafızası vardır.
Ormanın dengesi vardır.
Toprağın taşıma kapasitesi vardır.
Şehir planlaması bunların tamamını okuyabilme sanatıdır.
GELECEĞİN AKILLI ŞEHRİ SADECE DİJİTAL ŞEHİR DEĞİLDİR
Bugün “akıllı şehir” denildiğinde hemen sensörler, kameralar, yapay zekâ, otonom araçlar ve dijital sistemler konuşuluyor.
Bunlar elbette önemlidir.
Ancak teknolojiyle donatılmış kötü planlanmış bir şehir hâlâ kötü planlanmış bir şehirdir.
Gerçek akıllı şehir;
suyunu koruyan,
enerjisini verimli kullanan,
insanı merkeze alan,
afet riskini azaltan,
tarihini koruyan,
tabiatıyla kavga etmeyen
şehirdir.
Yapay zekâ geleceğin şehirlerini yönetebilir.
Ama hangi değerler üzerine şehir kuracağımıza insan vicdanı karar verecektir.
ASIL SORU: “SİZ BURADA YAŞAR MIYDINIZ?” DEĞİL
Görselin sonunda güzel bir soru soruluyor:
“Siz burada yaşar mıydınız?”
Ben bu soruyu biraz değiştirmek isterim:
“Biz gelecek nesillere nasıl şehirler bırakacağız?”
Gökyüzünü görebildikleri şehirler mi?
Yoksa beton koridorların arasında sıkıştıkları şehirler mi?
Toprağa dokunabildikleri şehirler mi?
Yoksa çocukların ağacı yalnızca parklarda gördüğü şehirler mi?
Geçmişini koruyan şehirler mi?
Yoksa birkaç on yılda bütün hafızasını kaybeden şehirler mi?
İşte mesele budur.
MEDENİYET, TABİATI YENMEK DEĞİL ONUNLA DENGE KURMAKTIR
İnsanlık yüzyıllardır dünyayı değiştirdi.
Şimdi belki de başka bir şeyi öğrenme zamanı geliyor:
Her değiştirebildiğimiz şeyi değiştirmek zorunda değiliz.
Bazı dağlar dağ olarak kalmalı.
Bazı nehirler özgürce akmalı.
Bazı vadiler betonlaşmamalı.
Bazı eski evler yıkılmamalı.
Bazı köyler unutulmamalı.
Çünkü medeniyet yalnızca yaptığımız binalarla değil, korumayı başardığımız değerlerle de ölçülür.
Castellfollit de la Roca’nın kayalıkların üzerindeki o sıra dışı görüntüsü bize sessizce şunu söylüyor:
İnsan güçlüdür; fakat tabiatın sahibi değildir.
Geleceğin en başarılı toplumları da tabiatla savaşanlar değil; coğrafyayı okuyabilen, geçmişini koruyabilen ve teknolojiyi bu dengeyi güçlendirmek için kullanabilen toplumlar olacaktır.
Ve belki de 21. yüzyıl şehircilik anlayışının en büyük cümlesi şu olmalıdır:
“Şehri tabiata rağmen değil, tabiatla birlikte kur.”

KKTC’de 3 günlük ulusal yas ilan edildi