Raziye ÇAKIR
“Bazı göçler bavullarla yapılır… Bazıları ise kalbin yarısı geride bırakılarak.”
1951 yılında Kapıkule Sınır Kapısı’ndan Türkiye’ye giren o çocukların fotoğrafına her baktığımda aynı soruyu kendime soruyorum:
Bir çocuk, vatanını ne zaman terk eder?
Bir çocuk doğduğu köyü neden bırakır?
Bir çocuk neden oyuncağını, bahçesini, dut ağacını, dedesinin mezarını geride bırakır?
Aslında çocuklar hiçbir zaman göç etmez.
Onları büyüklerin kurduğu zalim düzen göç ettirir.
O fotoğraftaki çocukların gözlerinde korkudan daha büyük bir şey vardır.
Anlayamadıkları bir ayrılık…
Geride Kalan Sadece Evler Değildi
İnsan bir evi yeniden yapabilir.
Bir bahçe yeniden kurulabilir.
Yeni bir köy kurulabilir.
Yeni bir şehirde hayat yeniden başlayabilir.
Ama çocukluğun geçtiği sokak yeniden kurulamaz.
Annenin ekmek pişirdiği ocak…
Babasının saban sürdüğü tarla…
Ramazan davulunun sesi…
Bayram sabahı gidilen mezarlık…
Bunların hiçbirini kamyona yükleyemezsiniz.
Göç eden insanlar sadece eşyalarını değil, ömürlerinin en güzel hatıralarını da arkalarında bıraktılar.
Çünkü bazı şeyler bavula sığmaz.
Annenin Sustuğu Gün
Göç yollarının en ağır yükünü anneler taşır.
Çocuk aç kalmasın diye kendi ekmeğini bölüşen…
Çocuk korkmasın diye gözyaşını içine akıtan…
“Her şey düzelecek.” diyerek kendisi bile inanmadığı cümleleri söyleyen anneler…
O trenlerde…
O sınır kapılarında…
O bekleme alanlarında…
Belki de en büyük mücadeleyi onlar verdi.
Çünkü anne ağlarsa çocuk yıkılırdı.
Bu yüzden anneler sessiz ağladı.
Babaların İlk Defa Başını Eğdiği Gün
Bir erkek için en ağır şey ailesini koruyamamaktır.
Toprağını bırakmak…
Evin kapısını son kez kapatmak…
Hayvanlarını komşuya emanet etmek…
Tarlasına son kez bakmak…
Belki de dönmeyeceğini bilerek köy yolundan ayrılmak…
İşte o gün nice baba ilk defa çocuklarının önünde sessiz kaldı.
Çünkü söyleyecek söz kalmamıştı.
Çocuklar Savaşı Anlamaz
Fotoğraftaki çocuklar komünizmi bilmiyordu.
Soğuk Savaş’ı bilmiyordu.
Siyaseti bilmiyordu.
Onlar sadece annelerinin neden ağladığını anlamaya çalışıyordu.
Bir çocuğun dünyası küçüktür.
Annesi…
Babası…
Evi…
Köpeği…
Oyuncağı…
Hepsi odur.
İşte o küçücük dünyanın tamamı bir gecede ellerinden alındı.
En Ağır Acı: Arkaya Son Defa Bakmak
Her göçmenin hafızasında aynı kare vardır.
Sınırı geçmeden önce son kez dönüp bakmak…
Belki ev görünmez.
Belki köy kilometrelerce geridedir.
Ama insan yine de bakar.
Çünkü umut eder.
Belki geri dönerim…
Belki bir gün…
O “belki”, ömür boyu insanın içinde yaşar.
Türkiye Bir Devlet Değil, Bir Ana Kucağı Oldu
Kapıkule’den içeri girenler yalnız değildi.
Anadolu onları “yabancı” olarak görmedi.
“Hoş geldiniz.” dedi.
Çünkü aynı ezanı dinliyorlardı.
Aynı dili konuşuyorlardı.
Aynı tarihin çocuklarıydılar.
Bir millet bazen büyüklüğünü ordusuyla değil…
Açtığı kapıyla gösterir.
Türkiye’nin yaptığı tam da buydu.
Kapısını açtı.
Sofrasını açtı.
Yüreğini açtı.
Göçmen Çocukları Türkiye’yi İnşa Eden Çocuklar Oldu
O gün sınırı geçen çocuklar büyüdü.
Kimisi öğretmen oldu.
Kimisi doktor.
Kimisi asker.
Kimisi mühendis.
Kimisi iş insanı.
Kimisi sanatçı.
Kimisi devlet adamı.
Hiçbiri geldikleri ülkeye yük olmadı.
Tam tersine…
Bu ülkenin yükünü omuzlayan insanlar oldular.
Çünkü acıyı bilen insanlar, emeğin kıymetini de bilir.
Dedelerimizin Sustuğu Hikâyeler
En acı tarafı ise şudur:
Dedelerimiz yaşadıkları acıları fazla anlatmadılar.
Çünkü yeniden yaşamak istemediler.
Acıyı çocuklarına miras bırakmak istemediler.
Onlar sustu.
Ama sustukça tarih de sustu.
Bugün birçok torun dedesinin neden gece uykusunda ağladığını bilmiyor.
Neden Bulgaristan türkülerini dinlerken gözlerinin dolduğunu bilmiyor.
Neden eski köyünün adını söylerken sesi titrediğini bilmiyor.
Çünkü bazı acılar anlatılmaz.
Sadece yaşanır.
Bizim Borcumuz Hatırlamaktır
Bugün bize düşen görev intikam istemek değildir.
Nefret üretmek değildir.
Geçmişi düşmanlık malzemesi yapmak değildir.
Bizim görevimiz…
Unutmamaktır.
Çünkü unutulan acılar, bir gün başka çocukların kaderi olabilir.
Hatırlamak, geçmişte takılı kalmak değildir.
Hatırlamak; gelecekte aynı acıların yaşanmaması için hafızayı diri tutmaktır.
O Fotoğrafa Son Bir Defa Bakın
O çocuklardan biri bugün hayatta olmayabilir.
Belki isimlerini bile bilmiyoruz.
Ama onlar bize sessizce şunu söylüyorlar:
“Biz evimizi kaybettik… Siz hafızanızı kaybetmeyin.”
İşte bu yüzden 1951 Bulgaristan Göçü sadece bir tarih değildir.
Bir annenin gözyaşıdır.
Bir babanın suskunluğudur.
Bir çocuğun yarım kalan çocukluğudur.
Ve her şeyden önemlisi…
Bir milletin, vatanından koparılsa bile kimliğini, dilini ve umudunu kaybetmeyişinin adıdır.
Çünkü bazı insanlar doğdukları topraklardan ayrılmak zorunda kalırlar; fakat vatan, onların yüreğinden hiçbir zaman ayrılmaz.

Lefkoşa’da Türk Dünyası Dayanışması Mesajı
Rus Füze Saldırısında Gine-Bissau Bayraklı Gemide 5 Mürettebat Hayatını Kaybetti