Dr. Nedim BİRİNCİ

İnsan Kendi Gücüyle mi Yaşar, Aldığı Dualarla mı?

Hayatın görünen bir yüzü vardır, bir de görünmeyen tarafı…

Görünen tarafta insan çalışır, mücadele eder, plan yapar, eğitim alır, meslek sahibi olur, para kazanır ve kendisine bir gelecek kurmaya çalışır. Görünmeyen tarafta ise bir annenin gece yarısı ettiği dua, bir babanın sessizce döktüğü gözyaşı, bir garibin “Allah razı olsun” sözü, bir yaşlının titreyen dudaklarından yükselen temenni vardır.

Biz çoğu zaman başarılarımızı kendi zekâmıza, disiplinimize ve mücadelemize bağlarız. Elbette emek değerlidir. Çalışmadan, gayret göstermeden, sorumluluk almadan hiçbir yol yürünmez. Fakat hayat yalnızca matematikten ibaret değildir. Bazı kapılar hesapla değil, bereketle açılır. Bazı kazalar son anda atlatılır. Bazı insanlar tam vaktinde karşımıza çıkar. Bazı gecikmeler felaketten korur. Bazı karşılaşmalar bütün bir ömrün yönünü değiştirir.

İşte o zaman insan kendi kendine sorar:

Beni bugünlere yalnızca çalışmam mı getirdi, yoksa farkında olmadığım dualar da mı taşıdı?

Serdar Tuncer ile şair ve yazar Nurullah Genç’in sohbetinde anlatılan hatıralar da bu kadim soruyu yeniden önümüze koyuyor. Erzurum’un dondurucu soğuğunda donmak üzere olan yaşlı bir insanın kurtarılması ve o insanın ettiği “Allah seni yolda bırakmasın” duası, sıradan bir hatıradan çok daha fazlasıdır. Çünkü bazen bir cümle, bir ömrün görünmeyen yol arkadaşına dönüşür.

Bir Yaşlının Duası, Bir Ömrün Sermayesi

İnsanların birbirine yetişemediği, herkesin kendi telaşına düştüğü bir dünyada, yolda kalmış bir yaşlıya el uzatmak küçük bir iyilik gibi görünebilir.

Oysa iyiliğin büyüklüğü yapılan işin büyüklüğüyle ölçülmez. İyiliğin kıymeti, hangi kalbe dokunduğuyla anlaşılır.

Dondurucu soğukta hayata tutunan yaşlı bir insanın söylediği şu söz:

“Allah seni yolda bırakmasın.”

Belki birkaç saniyede söylenmiştir. Fakat böyle duaların tesiri bazen yılları aşar.

Çünkü mazlumun, garibin, yaşlının ve gönlü kırılmış insanın duası yalnızca bir teşekkür değildir. O dua, insanın hayatına bırakılan görünmez bir emanet gibidir.

Para tükenebilir.

Makam elden gidebilir.

Şöhret unutulabilir.

Fakat bir insanın gönlünden koparak yükselen dua, yıllar sonra hiç beklenmeyen bir anda sahibinin karşısına rahmet olarak çıkabilir.

Modern İnsan Her Şeyi Hesaplıyor, Bereketi Unutuyor

Çağımızın insanı hayatı sayılarla anlamaya çalışıyor.

Ne kadar kazandık?

Kaç kişi bizi tanıyor?

Kaç diplomamız var?

Hangi makamdayız?

Ne kadar büyüdük?

Bütün bunlar ölçülebilir. Fakat hayatın en kıymetli unsurları çoğu zaman ölçülemez.

Sevginin hesabı tutulmaz.

Merhametin bilançosu çıkarılmaz.

Duanın istatistiği olmaz.

Bereketin formülü yazılamaz.

İnsan bazen aynı kazançla daha huzurlu yaşar, bazen çok kazandığı hâlde hiçbir şeye yetişemez. Bazen önündeki bütün kapılar kapanmış görünürken hiç beklemediği bir yerden bir yol açılır.

İnanan insan için bunlar yalnızca tesadüf değildir. Bunlar, hayatın görünmeyen düzenine dair işaretlerdir.

Çünkü bereket, çokluk değildir.

Bereket; azın yetmesi, zorluğun kolaylaşması, yolun açılması ve insanın en zor anda yalnız bırakılmamasıdır.

Annenin Duası, Babanın Sessizliği

Çocukken annemizin dualarını çoğu zaman fark etmeyiz.

O, biz uyurken üzerimizi örter.

Evden çıkarken arkamızdan bakar.

Gece geç kaldığımızda kapının sesini bekler.

Belki yüksek sesle söylemez ama içinden sürekli dua eder.

Babalar ise çoğu zaman sevgilerini kelimelerle değil, sessizlikle taşır. Yorulur, çalışır, sıkıntısını belli etmez, fakat evladının yolunun açık olması için içinden dua eder.

Biz büyürüz.

Başarırız.

Bir yerlere geliriz.

Sonra bütün bunları yalnızca kendi mücadelemizin sonucu sanırız.

Oysa belki de önümüze açılan kapıların ardında annemizin gözyaşı, babamızın secdesi ve aile büyüklerimizin duası vardır.

İnsan yaş aldıkça anlıyor:

Bazı başarılar yalnızca alın teriyle değil, gözyaşıyla da inşa edilir.

Tesadüf mü, Tevafuk mu?

Hayatta bazen öyle olaylar yaşanır ki akıl açıklamakta zorlanır.

Kaçırılması gereken bir uçağın beklemesi…

Yolculuğun tam zamanında gerçekleşmesi…

Bir tehlikenin son anda fark edilmesi…

Bir dostun en zor zamanda çıkıp gelmesi…

Bir gecikmenin insanı büyük bir zarardan koruması…

Bunlara tesadüf deyip geçmek kolaydır.

Fakat insan geçmişine dönüp baktığında, bazı olayların birbirine nasıl bağlandığını görünce durup düşünür. O gün başına gelen bir aksilik, yıllar sonra bir rahmete dönüşmüş olabilir. Kapandığını sandığı bir kapı, daha hayırlı bir yolun başlangıcı olabilir.

Teslimiyet, hiçbir şey yapmadan beklemek değildir.

Teslimiyet; elinden geleni yaptıktan sonra sonucu Allah’a bırakabilmektir.

İnsan gayret eder, tedbir alır, mücadele eder. Fakat her şeyin kendi kontrolünde olmadığını da bilir. Bu bilinç insanı zayıflatmaz; aksine kibirden korur.

İyilik Kaybolmaz, Zamanını Bekler

Yapılan hiçbir iyilik kaybolmaz.

Belki yaptığınız kişi size karşılık vermez.

Belki sizi unutur.

Belki aradan yıllar geçer.

Fakat iyiliğin hesabı yalnızca insanlar arasında görülmez.

Bugün bir yetimin başını okşayan, bir yaşlının yükünü taşıyan, bir öğrencinin eğitimine destek olan, bir hastanın elini tutan insan aslında yalnızca o âna dokunmaz. Kendi geleceğine de bir merhamet tohumu eker.

İyilik bazen aynı kişiden dönmez.

Başka bir insandan gelir.

Başka bir şehirde çıkar.

Başka bir zamanda karşınıza dikilir.

Ve siz, yıllar önce yaptığınız küçücük bir iyiliğin nasıl büyüyerek size döndüğünü ancak o zaman anlarsınız.

Eskilerin söylediği gibi:

İyilik denize atılır; balık bilmezse Hâlık bilir.

Dünya Başarılı İnsanlardan Önce İyi İnsanlara Muhtaç

Bugün çocuklarımıza başarılı olmayı öğretiyoruz.

Sınav kazanmayı…

Rakiplerini geçmeyi…

Daha yüksek gelir elde etmeyi…

Daha güçlü görünmeyi…

Fakat iyi insan olmayı aynı ısrarla öğretebiliyor muyuz?

Diploma veriyoruz ama vicdan kazandırabiliyor muyuz?

Meslek öğretiyoruz ama merhameti öğretebiliyor muyuz?

Teknolojiyi anlatıyoruz ama emaneti, vefayı, sadakati ve kul hakkını anlatabiliyor muyuz?

Bir toplumun gerçek gücü yalnızca yetiştirdiği mühendisler, doktorlar, bürokratlar ve iş insanları değildir. O toplumun asıl gücü; bilgili olduğu kadar ahlaklı, güçlü olduğu kadar merhametli, başarılı olduğu kadar vicdanlı insanlar yetiştirebilmesidir.

Çünkü iyi insan olmadan iyi yönetici olunmaz.

Vicdan olmadan adalet kurulmaz.

Merhamet olmadan devlet büyüse bile medeniyet kurulamaz.

İnsanlığın Krizi Bilgi Değil, Vicdan Krizidir

Dünya bugün bilgi bakımından tarihin en ileri dönemini yaşıyor.

İnsanlık uzaya araç gönderiyor.

Yapay zekâ geliştiriyor.

Hastalıkların şifasını arıyor.

Saniyeler içinde kıtalar arasında iletişim kuruyor.

Fakat bütün bu ilerlemeye rağmen savaşlar bitmiyor.

Çocuklar ölüyor.

Yaşlılar yalnız kalıyor.

İnsanlar birbirine yabancılaşıyor.

Demek ki insanlığın temel problemi bilgi eksikliği değildir.

Asıl problem, bilginin vicdandan kopmasıdır.

Teknoloji büyürken merhamet küçülüyorsa, kalkınma vardır ama medeniyet yoktur.

Binalar yükselirken gönüller yıkılıyorsa, şehir vardır ama hayat yoktur.

İletişim araçları çoğalırken insanlar birbirini duymuyorsa, bağlantı vardır ama yakınlık yoktur.

Bugünün dünyası daha fazla cihaza değil, daha fazla vicdana ihtiyaç duyuyor.

Medeniyet, İnsan Gönlüne Yapılan Yatırımdır

Türk-İslam medeniyeti yalnızca saraylarla, ordularla ve büyük zaferlerle kurulmadı.

Vakıflarla kuruldu.

İmarethanelerle kuruldu.

Yolcular için yapılan hanlarla, susuzlar için açılan çeşmelerle, hastalar için kurulan şifahanelerle, yetimler için uzatılan ellerle kuruldu.

Ecdadımız, yaptığı eserin üzerine yalnızca kendi adını yazmayı düşünmedi. Ardından “Allah razı olsun” denilmesini büyük bir kazanç saydı.

Çünkü asıl servetin gönüllerde birikmesi gerektiğini biliyordu.

Bir toplumda insanlar birbirinin duasını almaya çalışıyorsa, o toplum kolay yıkılmaz.

Bir yönetici halkın bedduasından korkuyor, duasını almaya gayret ediyorsa adalet güçlenir.

Bir zengin servetini yalnızca büyütmek için değil, paylaşmak için kullanıyorsa bereket artar.

Bir genç başarısını yalnızca kendisine değil, milletine hizmet için değerlendiriyorsa gelecek kurulur.

Bir Duanın Devlet ve Toplum Hayatındaki Karşılığı

Dua yalnızca bireysel hayatın konusu değildir.

Bir milletin huzuru da insanların birbirine karşı taşıdığı niyetle yakından ilgilidir.

Halk yöneticisine güvenmiyorsa, yönetici halkın duasını değil öfkesini topluyorsa, toplumda görünmeyen bir kırılma başlar.

Devlet adamlığının büyüklüğü yalnızca büyük projeler yapmakla ölçülmez. Gerçek devlet adamı; yetimin, yoksulun, emeklinin, işçinin, çiftçinin ve gençlerin duasını alabilen kişidir.

Çünkü halkın gönlünde karşılığı olmayan güç uzun ömürlü değildir.

Makamın gerçek sigortası koruma orduları değil, milletin duasıdır.

Devletin gerçek temeli yalnızca kanunlar değil, adalettir.

Adaletin manevi karşılığı ise mazlumun duasını almak, bedduasından sakınmaktır.

İnsan Ardında Ne Bırakır?

Bir gün hepimiz bu dünyadan ayrılacağız.

Geride evlerimiz kalacak.

Eşyalarımız kalacak.

Unvanlarımız, belgelerimiz ve fotoğraflarımız kalacak.

Fakat insanların bizi neyle hatırlayacağı, hayattayken hangi gönüllere dokunduğumuzla belirlenecek.

“Çok zengindi” denilmesi mi daha kıymetlidir?

Yoksa:

“Allah razı olsun, iyi insandı” denilmesi mi?

İnsanın gerçek mirası, insanların kalbinde bıraktığı histir.

Bir insanın ardından edilen samimi dua, dünyanın bütün alkışlarından daha değerlidir.

Çünkü alkış insan hayattayken yükselir ve kısa sürede diner. Dua ise insan öldükten sonra bile yaşamaya devam eder.

Belki de Bizi Ayakta Tutan Bilmediğimiz Bir Duadır

Bugün hayatta olmanızın, zor zamanlardan çıkmanızın, önünüze yeni yollar açılmasının ardında ne olduğunu tam olarak bilemezsiniz.

Belki annenizin duasıdır.

Belki babanızın sessiz yakarışıdır.

Belki yıllar önce yardım ettiğiniz bir insanın “Allah razı olsun” sözüdür.

Belki bir yetimin sevinci, bir yaşlının tebessümü, bir mazlumun gönlünden geçen iyi niyettir.

İnsan her şeyi bilemez.

Fakat bir şeyi bilmelidir:

Hiçbir iyilik küçük değildir.

Hiçbir samimi dua değersiz değildir.

Hiçbir gönül kırıklığı önemsiz değildir.

Bu yüzden insan, dünyada yalnızca yol almaya değil, dua almaya da çalışmalıdır.

Kazanırken kimseyi ezmemeli…

Yükselirken kimseyi unutmamalı…

Güçlenirken merhametini kaybetmemeli…

Yolda kalmış bir insan gördüğünde dönüp gitmemeli…

Çünkü bugün sizin el uzattığınız kişi, yarın sizin için göğe açılan bir el olabilir.

Ve belki de bütün bir ömrü değiştiren şey, dondurucu bir kış gününde titreyen dudaklardan çıkan tek bir cümledir:

“Allah seni yolda bırakmasın.”

İnsan bazen kendi gücüyle yürüdüğünü sanır.

Oysa onu yolda tutan, yıllar önce aldığı bir duanın gölgesidir.

Yazar