Merhaba arkadaşlar. Bugün sizlere sadece Bulgaristan Türklerinin tarihini anlatmayacağım. Aynı zamanda bir toplumun dilini, dinini, kültürünü ve kimliğini koruyabilmek için verdiği mücadeleyi anlatacağım.
Belki aranızda Bulgaristan göçmeni bir ailesi olanlar vardır. Belki dedeniz, nineniz ya da komşularınız bu göçü yaşamıştır. Peki hiç düşündünüz mü, insanlar doğup büyüdükleri, çocukluklarını geçirdikleri toprakları neden terk etmek zorunda kalır?
İşte bugün bu sorunun cevabını birlikte arayacağız.
Bulgaristan Türkleri meselesi yalnızca bir göç meselesi değildir. Bu konu aynı zamanda ulus-devlet inşası, milliyetçilik, azınlık hakları, komünizm, insan hakları ve kimlik mücadelesinin de önemli bir parçasıdır.
Bulgaristan’daki Türk varlığı Osmanlı Devleti’nin Balkanlara yerleşmesinden çok daha eskiye dayandırılsa da, bugünkü Bulgaristan Türk toplumunun temelini Osmanlı döneminde bölgeye yerleştirilen Türk nüfus oluşturmuştur. Anadolu’dan gelen çiftçiler, zanaatkârlar, askerler ve din adamları yüzyıllar boyunca bu topraklarda yaşamış, üretmiş ve Bulgaristan’ın ayrılmaz bir parçası hâline gelmiştir.
Ancak 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Balkanlarda büyük değişimler yaşanmaya başladı. Osmanlı Devleti zayıflarken milliyetçilik hareketleri güç kazandı. Özellikle Rusya’nın desteklediği Pan-Slavizm düşüncesi Bulgar milliyetçiliğinin gelişmesinde önemli rol oynadı.
1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nın ardından kurulan Bulgar devletinin önünde önemli bir hedef vardı: Farklı milletlerden oluşan bir toplumu tek bir Bulgar ulusu hâline getirmek.
Bulgar kimliği oluşturulurken Bulgar dili, Slav kökeni ve Ortodoks Hristiyanlık temel alındı. Türkler ve Müslümanlar ise bu ulusal kimliğin dışında bırakıldı. İşte Bulgaristan Türklerinin yaşadığı sorunların temelinde de sadece etnik farklılık değil, ulus-devlet oluşturma sürecinin yarattığı kimlik çatışmaları yatmaktadır.
1919-1923 yılları arasında Başbakan Alexander Stamboliyski döneminde Türk toplumuna daha ılımlı bir yaklaşım benimsendi. Çünkü Çiftçi Partisi’nin tabanını köylüler oluşturuyordu ve Bulgaristan Türklerinin büyük bölümü de çiftçilikle uğraşıyordu. Ancak bu dönem uzun sürmedi ve Bulgar milliyetçiliği yeniden güç kazandı.
Cumhuriyet’in ilanından sonra Gazi Mustafa Kemal Atatürk de Bulgaristan Türkleriyle yakından ilgilendi. Türkiye ile Bulgaristan arasında yapılan anlaşmalar sayesinde Türk okulları açıldı, öğretmenler yetiştirildi ve kültürel hayat canlandı.
Fakat İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Bulgaristan’da komünist rejimin kurulmasıyla yeni ve çok daha zor bir dönem başladı.
Komünizm teoride bütün insanların eşit olduğunu savunuyordu. Ancak uygulamada Bulgaristan Türkleri için durum hiç de öyle olmadı.
1944 yılından itibaren Bulgaristan Sovyetler Birliği’nin etkisi altına girdi ve Doğu Bloku’nun en sadık ülkelerinden biri hâline geldi. Başlangıçta Türklere bazı kültürel haklar tanınmış gibi görünse de bu uzun sürmedi.
Özellikle Türkiye’nin NATO’ya katılması ve Batı Bloku içerisinde yer alması Bulgaristan yönetiminin Türklere bakışını değiştirdi.
1950-1951 yıllarında yaklaşık 155 bin Bulgaristan Türkü Türkiye’ye göç etmek zorunda kaldı.
Ardından 1968 yılında Yakın Akraba Göçü başladı ve yaklaşık on yıl boyunca binlerce aile Türkiye’ye yerleşti.
Ancak asıl kırılma noktası Todor Jivkov döneminde yaşandı.
1980’li yıllarda ekonomik sıkıntılar yaşayan Bulgaristan’da milliyetçi politikalar sertleşti. Komünist ideoloji ile Bulgar milliyetçiliği birleşti ve Türkler sistematik asimilasyon politikalarının hedefi hâline geldi.
1984 yılında “Yeniden Doğuş Süreci” adı verilen uygulama başlatıldı.
Bu süreçte insanların isimleri zorla değiştirildi.
Türkçe konuşmak yasaklandı.
Türkçe eğitim tamamen kaldırıldı.
Camiler kapatıldı.
Dini ibadetler engellendi.
Mezar taşlarındaki Türkçe yazılar bile silinmeye çalışıldı.
Yani aslında sadece insanların isimleri değiştirilmek istenmiyordu; onların hafızaları, kültürleri ve kimlikleri de yok edilmek isteniyordu.
Bu baskılara karşı çıkan çok sayıda kişi tutuklandı, sürgün edildi ve Belene Toplama Kampı’na gönderildi.
Belene, Tuna Nehri üzerindeki Persin Adası’nda bulunan ve Bulgaristan komünist rejiminin en ağır baskı merkezlerinden biriydi. Burada birçok Türk aydını, din adamı ve rejime karşı çıkan kişi insanlık dışı şartlarda tutuldu.
Fakat bütün bu baskılara rağmen Bulgaristan Türkleri kimliklerinden vazgeçmedi.
1989 yılına gelindiğinde artık insanlar yıllardır süren baskılara sessiz kalmamaya karar verdi.
Mayıs ayında Kırcaali, Şumnu, Razgrad, Mestanlı ve Deliorman başta olmak üzere birçok bölgede kitlesel ve barışçıl gösteriler başladı.
Uluslararası kamuoyunun dikkatinin Bulgaristan’a yönelmesi üzerine Todor Jivkov 29 Mayıs 1989 tarihinde sınırların açılacağını açıkladı.
Ancak bu bir tercih değildi.
İnsanlar ya kimliklerinden vazgeçecek ya da doğup büyüdükleri toprakları terk edecekti.
Yaklaşık 350 bin Bulgaristan Türkü birkaç ay içerisinde Türkiye’ye geldi. Bu olay, Avrupa’nın İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki en büyük kitlesel nüfus hareketlerinden biri olarak kabul edilmektedir.
Ama 1989 Göçü sadece insanların bir ülkeden başka bir ülkeye gitmesi değildir.
Bu göç; dilini kaybetmemek için direnen insanların, inancını yaşatmaya çalışan ailelerin ve kimliğini korumak isteyen bir toplumun hikâyesidir.
Bugün Bulgaristan Türkleri hem Türkiye’de hem de Bulgaristan’da yaşamlarını sürdürmekte ve iki ülke arasında güçlü bir kültürel köprü oluşturmaktadır.
Bizlere düşen görev ise bu tarihi yalnızca geçmişte yaşanmış bir göç olarak değil; insan haklarının, demokrasinin, özgürlüğün ve kimliğin ne kadar değerli olduğunu gösteren önemli bir ders olarak hatırlamaktır.
Çünkü tarih sadece geçmişi öğrenmek için değil, aynı hataların bir daha yaşanmaması için de vardır.
Hepinize beni dinlediğiniz için çok teşekkür ediyorum.

Aysu Akbaş’ın Rumeli’ye Geçiş Konferansı Konuşması
NATO’nun Dönüşümü ve Türkiye’nin Yükselen Jeostratejik Konumu: Savunma Sanayii, Çok Kutupluluk ve Merkez Ülke Perspektifi
Birlikten Kuruma, Kurumdan Geleceğe: Bulgaristan Türklerinin Ortak Çınarı
Diplomasi Sadece Masada Değil, Kapıda Başlar
Снимката, дадена в Анкара: Новата дипломатическа тежест на Турция в Балканите и НАТО