Rafet ULUTÜRK

Aralık ​1984… Takvimlerde sıradan bir tarih gibi duruyordu ancak Bulgaristan Türkleri için o yıl bir millete devlet eliyle uygulanan manevi bir soykırımın adeta kimliğin gasp edildiği kara kışın başlangıcıydı. Bu, basit bir idari işlem değildi; bu bir insanlık suçuydu.

ADI SİLİNENLERİN ACISI
​Komünist Todor Jivkov rejiminin başlattığı ‘Yeniden Doğuş Süreci’ denilen operasyon, Türk azınlığın varlığını topyekûn silmeyi amaçlıyordu. Bir sabah, silahlı polisler ve parti görevlileri eşliğinde köylere inildi. Ellerinde yüz binlerce insanın kimliğini değiştirecek infaz listeleri vardı.
​Ali oldu Angel, Ayşe oldu Anelia, Mehmet oldu Mihail…
​Annenin verdiği kutsal isimler bir çırpıda silindi. Direnen dayak yedi, hapse atıldı. Bir insanı hayattan düşürmenin en zalim yolu uygulandı. Adını elinden almak. O günleri yaşayanların yüreğinde hâlâ titrek bir sesle yankılanan o acı cümle; “Bir daha doğmuş gibi oldum, ama bu doğum mezarda başladı.”
​İsim değişikliğinin ardından ezanlar susturuldu, camilerde ibadet kısıtlandı. Rejim, kimliğin son kalesi olan inancı da hedef aldı. Çünkü bir milletin kimliği nüfus cüzdanında değil, evin mutfağında, çocuk ninnilerinde ve gizlice okunan dualarda yaşar.

REJİMİN HESAP HATASI, İDEOLOJİNİN SON ÇIRPINIŞI
​Bu asimilasyon hamlesine sadece bir zulüm olarak değil, aynı zamanda ideolojik olarak çökmüş bir sistemin bekası için giriştiği soğukkanlı bir Devlet Güvenliği Operasyonu gözüyle bakmak gerekir.
​Jivkov rejimi için Türk kimliği Moskova’nın kontrolündeki sınırda potansiyel bir tehdit, bir ‘Truva Atı’ idi. Rejimin mantığı basitti; azınlığın adını, dilini ve dinini silersen ulus-devletin ideolojik bütünlüğünü sağlamış olursun. Ancak rejim büyük bir hesap hatası yaptı. Operasyonun lojistiği ve bürokrasisi ne kadar mükemmel planlansa da bir milletin ruhunu zorla değiştiremeyeceğini göremediler.
Bürokratik Zorbalık: Eylem yasa değil, idari kararname ile yapıldı. Bu, hukukun değil, tamamen rejimin silahlı gücünün konuştuğu anlamına geliyordu.
Bilinçaltı Direniş: Rejimin beklediği hızlı asimilasyon gerçekleşmedi. Sessizlik bir kabul değil, bir güç toplama evresiydi. İnsanlar evlerinde fısıltıyla da olsa eski isimlerini kullanmaya devam etti.

MİRAS VE SORUMLULUK
​Rejimin kâğıt üzerinde sildiği bu kimlikler, 1989 yılında patlak veren büyük göçle ve direnişle dünyaya o sessiz çığlığın ne kadar güçlü olduğunu gösterdi. Rejim çökerken bu başarısız asimilasyon denemesi çöküşün en önemli dinamiklerinden biri oldu.
​Bugün 1984, sadece Bulgaristan Türklerinin acı bir anısı değil; otoriter rejimlerin kendi bekaları uğruna insan haklarını nasıl araçsallaştırdığının ve bu araçsallaştırmanın eninde sonunda rejimi nasıl yıktığının soğuk bir dersidir. Adını sildiler, ama yüreğini, ruhunu ve kimliğini asla silemediler. Bu miras günümüz dünyasında da ırkçılığa, ayrımcılığa ve kültürel baskıya karşı duruşumuzun temel direği olmalıdır.

Yazar