Raziye ÇAKIR

Hayatta bazı cümleler vardır; kısa görünür ama insanın bütün ömrünü içine alır:
“Saat kırıldı diye vakit durmuyor.”

Gerçekten de öyledir. Saat bozulabilir, takvim yaprakları kopabilir, insan bir anıya saplanıp kalabilir; fakat zaman yoluna devam eder. Biz hazır olsak da olmasak da, sevsek de üzülsek de, kazansak da kaybetsek de zaman beklemez.

Belki insanın hayatta en geç öğrendiği hakikat budur: Zaman bizim değildir; bize emanet edilmiştir.

BİR SAAT DURABİLİR, HAYAT DURMAZ

İnsan çoğu zaman hayatın kendi planlarına göre ilerleyeceğini düşünür.

“Biraz sonra ararım.”
“Yarın giderim.”
“Bir gün oturur konuşuruz.”
“Daha çok vaktimiz var.”

Fakat hayatın bizim takvimimize göre hareket etmek gibi bir mecburiyeti yoktur.

Bugün yanımızda olan yarın olmayabilir. Bugün yürüyebildiğimiz yolu yarın yürüyemeyebiliriz. Bugün söyleyebileceğimiz bir sözü yarın söyleyecek bir muhatap bulamayabiliriz.

Bu nedenle hayatın en tehlikeli kelimelerinden biri belki de “sonra”dır.
Çünkü nice sevgiler “sonra söylerim” diye ertelendi.

Nice gönüller “sonra alırım” diye kırık kaldı.
Nice anne-babanın eli “sonra öperim” denildiği için bir daha öpülemedi.

Nice dostluklar “bir ara görüşürüz” cümlesinin içinde kayboldu.
Zaman bizi çoğu zaman kaybettiklerimizle eğitir.

ZAMAN HEM GETİRİR HEM GÖTÜRÜR

Görseldeki şu ifade hayatın bütün döngüsünü anlatıyor:

“Zaman dediğin, getir götür işlerine bakar.”

Bir gün hiç tanımadığınız bir insanı karşınıza çıkarır ve hayatınızın en önemli insanlarından biri yapar.

Bir gün yıllardır yanınızda bulunan birini alır ve geriye yalnızca hatıralar bırakır.

Bir çocuk getirir; hayatınızın anlamını değiştirir.

Bir dost getirir; yalnızlığınızı paylaşır.

Bir öğretmen getirir; düşüncenizi değiştirir.

Bir fırsat getirir; kaderiniz başka bir yöne döner.

Fakat aynı zaman yaşlılığı da getirir.
Ayrılıkları getirir.
Vedaları getirir.

Ve bazen insanın “onsuz yapamam” dediği insanları bile götürür.

İşte olgunluk burada başlar:
Zamanın getirdiklerine şükretmek, götürdüklerine sabretmek.

EN AĞIR KAYIP, BİR İNSANI KAYBETMEK DEĞİLDİR

İnsan hayatında çok şey kaybedebilir.

Parasını kaybedebilir; yeniden kazanabilir.
İşini kaybedebilir; başka bir iş bulabilir.

Evini kaybedebilir; başka bir ev kurabilir.
Makamını kaybedebilir; hayat yine devam eder.

Fakat bazı kayıpların telafisi yoktur.
Geçmiş zaman geri gelmez.
Kaybedilmiş gençlik geri gelmez.

Söylenmemiş bir güzel söz bazen bir daha söylenemez.

Vefat etmiş bir anneye, babaya, eşe veya dosta “Seni seviyorum” deme fırsatı tekrar doğmaz.

İşte bunun için insanın en büyük serveti banka hesabında değil, ömrünün kalan kısmındadır.

Zenginlik bazen sahip olduğumuz para değildir.

Zenginlik, sabah gözlerimizi açabilmektir.

Sevdiklerimizin hâlâ telefonun diğer ucunda olmasıdır.

Bir sofranın etrafında oturabilmektir.

Anne-babaya “Nasılsın?” diyebilme fırsatıdır.
Bir dosta sarılabilecek kadar yakın olabilmektir.

Bütün bunların değeri çoğu zaman ancak kaybedildiğinde anlaşılır.

İNSAN ZAMANI DEĞİL, KENDİNİ TÜKETİR

Hep “zaman geçiyor” deriz.
Oysa belki doğru ifade şudur:
Biz zamandan geçiyoruz.

Zaman aynı zaman.
Güneş yine doğuyor.
Mevsimler yine değişiyor.
Takvim yine dönüyor.
Fakat biz her geçen gün ömrümüzden biraz daha eksiliyoruz.

Bir insan dünyaya geldiğinde önünde bilinmeyen bir ömür vardır. Sonra her gün görünmeyen bir hesaptan harcama yapmaya başlar.

Ama garip olan şudur:
Parayı harcarken dikkat ediyoruz.

Vakti harcarken çoğu zaman etmiyoruz.
Saatlerce öfkeye zaman ayırıyoruz.

Günlerce küslük taşıyoruz.
Aylarca gereksiz tartışmalarla uğraşıyoruz.

Yıllarca insanların ne dediğini düşünüyoruz.

Sonra bir gün dönüp baktığımızda hayatın büyük bölümünün başkalarının fikirlerini önemsemekle geçtiğini görüyoruz.

İşte insanın kendisine sorması gereken soru şudur:

Ömrümün kalan bölümünü gerçekten buna mı harcamak istiyorum?

KÜSLÜKLERİN ÖMRÜ BİZİM ÖMRÜMÜZDEN UZUN OLMAMALI

Hayatın en büyük israflarından biri uzun küslüklerdir.
İnsan bazen haklıdır.
Kırılmıştır.
Haksızlığa uğramıştır.

Fakat haklı olmakla huzurlu olmak aynı şey değildir.
Öyle insanlar vardır ki yıllarca kardeşiyle konuşmaz.

Yıllarca akrabasının kapısını çalmaz.
Bir dostunu affetmez.
Sonra bir gün ölüm haberi gelir.
O anda bütün tartışmalar küçülür.

Kimin haklı olduğu önemini kaybeder.
Geriye tek soru kalır:
“Keşke konuşsaydım.”
İnsanlık tarihinin belki de en ağır kelimelerinden biridir “keşke”.

Çünkü keşke, zamanında yapılmayanların mezarlığıdır.

ANNE-BABA BEKLEMEZ, ÇOCUKLUK BEKLEMEZ

Hayatın bazı dönemleri tekrar yaşanmaz.
Çocuklarımız büyür.
Anne-babamız yaşlanır.
Biz yaşlanırız.

Bir gün çocuklarımızı kucağımıza alamayacak kadar büyümüş buluruz.

Bir gün annemizin saçlarının tamamen ağardığını fark ederiz.

Bir gün babamızın eskisi kadar hızlı yürüyemediğini görürüz.

Ve zaman bize sessizce şunu söyler:
“Ben geçerken sen neredeydin?”

İşte bu yüzden insan sevdiklerine zaman ayırmalıdır.

Sadece para değil.
Sadece hediye değil.

Zaman.
Çünkü bir çocuğun hatırlayacağı şey çoğu zaman aldığınız pahalı oyuncak değildir; onunla geçirdiğiniz bir akşamdır.

Anne-babanın beklediği şey çoğu zaman para değildir; bir telefon, bir ziyaret, bir sıcak sohbettir.

MAKAMLAR GEÇER, İNSANLIK KALIR

Zamanın insanlara öğrettiği başka bir gerçek daha vardır:

Makamlar da geçicidir.
Bir gün bir koltukta oturursunuz.
Kapınızda insanlar bekler.

Telefonlarınız susmaz.
Herkes sizi tanır.
Sonra görev biter.
Koltuk değişir.
Unvan gider.

İşte o gün gerçek sermayeniz ortaya çıkar.
Kaç insana dokundunuz?
Kaç gönül kazandınız?
Kaç insanın duasını aldınız?

Arkanızdan nasıl hatırlanıyorsunuz?
Çünkü zaman bütün unvanların üzerindeki tabelayı söker.

Geriye yalnızca karakter kalır.
Bu nedenle akıllı insan makam biriktirmez; gönül biriktirir.

YENİ ÇAĞIN EN BÜYÜK SORUNU: ZAMANIMIZI BAŞKALARI YÖNETİYOR

Bugün zaman meselesinin bir de yeni boyutu var.

Telefonlar.
Sosyal medya.
Bildirimler.
Videolar.
Bitmeyen ekranlar.

İnsanlık tarihinde belki hiçbir dönemde bu kadar çok insan kendi zamanını başkalarına teslim etmemişti.

Bir uygulamaya giriyoruz.
“Beş dakika bakacağım” diyoruz.
Bir saat geçiyor.
Sonra günler, aylar, yıllar…
Asıl mesele teknoloji değildir.

Asıl mesele şudur:
Hayatımızın en değerli sermayesi olan dikkatimizi ve zamanımızı kim yönetiyor?

Yeni çağın güçlü insanı yalnızca para kazanan insan olmayacaktır.
Kendi zamanını yönetebilen insan olacaktır.

HAYATI ERTELEMEYELİM

Bir gün huzurlu olacağımızı düşünüyoruz.
Bir gün seyahat edeceğiz.
Bir gün ailemize daha fazla zaman ayıracağız.

Bir gün kitap okuyacağız.
Bir gün dostlarımızla oturacağız.

Bir gün ibadetimize daha fazla vakit ayıracağız.
Bir gün yaşamaya başlayacağız.

Fakat hayat “bir gün” değildir.
Hayat bugündür.
Çünkü dün gitti.
Yarın ise henüz bizim değildir.
Elimizde olan tek zaman şimdidir.

SAATİ DEĞİL, ÖMRÜ OKUMALIYIZ

Saatler bize zamanı gösterir.
Fakat zamanı anlamak başka bir şeydir.

Duvarımızdaki saat durabilir.
Kolumuzdaki saat bozulabilir.

Telefonumuzun ekranı kapanabilir.
Fakat hayatın saati çalışmaya devam eder.

Kimse için durmaz.
Ne zengin için.
Ne fakir için.
Ne güçlü için.
Ne devlet başkanı için.
Ne sıradan insan için.
Herkese aynı sessizlikle ilerler.

Ve sonunda insanın önüne çok basit fakat çok ağır bir soru bırakır:
“Sana verilen zamanı ne yaptın?”

Belki de bugün yapılması gereken budur:
Aranması gereken birini aramak.

Sarılmamız gereken birine sarılmak.
Bir küslüğü bitirmek.

Anne-babamızın elini öpmek.
Çocuğumuzla biraz daha uzun oturmak.

Bir dosta “iyi ki varsın” demek.
Bir hatamız varsa özür dilemek.
Bir hayrımız varsa ertelememek.

Çünkü saat kırıldığında vakit durmuyor.
İnsan gittiğinde dünya da durmuyor.

Fakat insanın geride bıraktığı iyilik, sevgi, eser, dua ve güzel hatıra, zamanın karşısında yaşayabilecek en güçlü miras oluyor.

Öyleyse zamanı öldürmeyelim. Çünkü öldürdüğümüz zaman değil; kendi ömrümüzdür.

Ve unutmayalım: Zaman bazen en sevdiğimizi bize getirir, bazen de en sevdiğimizi bizden götürür. Bize düşen, yanımızdakilerin kıymetini onları hatıraya dönüştürmeden bilmektir.

Yazar