Rafet ULUTÜRK

Bazı hayatlar vardır; ne kadar anlatırsanız anlatın eksik kalır. Çünkü onların hikâyesi kelimelere değil, yarım kalan cümlelere, içe atılmış acılara ve söylenememiş sözlere sığar. Recep Küpçü işte böyle bir hayatın adıdır.

Onun hikâyesini okurken insanın içini en çok acıtan şey yaşadıkları değil, belki de yaşayamadıklarıdır. Bir insan düşünün… Kendi doğduğu topraklarda “yabancı” sayılıyor. Dilini konuşmak, kimliğini taşımak, hatta adını olduğu gibi kullanmak bile bir mücadeleye dönüşüyor. Ve o insan, tüm bunlara rağmen kırılmıyor; aksine kalemini daha sıkı tutuyor.

Küpçü’nün şiirlerini okuduğunuzda, satır aralarında bir çocuğun özlemini hissedersiniz. Bu özlem bazen bir bayrağa, bazen bir ana diline, bazen de sadece anlaşılmaya yöneliktir. Onun “kader” dediği şey aslında bir yazgı değil, zorla yazdırılmış bir yalnızlıktır.

En dokunaklı tarafı ise şu: O, hiçbir zaman gürültüyle bağırmadı. Şiirlerinde isyan etti ama bunu haykırarak değil, içini kanatarak yaptı. Sanki her dizesi, kimse duymasın diye fısıldanmış bir çığlıktır. Ama o fısıltı, yıllar geçse de insanın yüreğine dokunur.

Bir öğretmendi o… Çocuklara sadece bilgi değil, kimlik de vermek isteyen bir öğretmen. Ama buna izin verilmedi. İşsiz kaldı. Bir şairdi… Ama şiirleri bile ona huzur getirmedi. Çünkü yazdığı her kelime, onu biraz daha hedef haline getirdi. Yine de vazgeçmedi. Çünkü bazı insanlar için susmak, yaşamaktan daha ağırdır.

Belki de en ağır olanı, onun ölümüdür. 1976’da bir gece, sessizce aramızdan alındı. Ardında cevaplanmamış sorular bırakarak… Ama daha da acısı, ardında tamamlayamadığı hayaller bırakarak. Yazmak istediği şiirler, söylemek istediği sözler, görmek istediği günler… Hepsi yarım kaldı.

İnsanın aklına şu soru geliyor: Eğer biraz daha yaşasaydı, neler yazardı? Hangi acıları dile getirir, hangi umutları büyütürdü? Belki de bugün çok daha güçlü bir ses olurdu. Ama belki de zaten yeterince güçlüydü… Bu yüzden susturuldu.

Recep Küpçü’yü anlamak, sadece bir şairi anlamak değildir. Bu, bir insanın iç dünyasında kopan fırtınayı hissetmektir. Onun şiirleri birer edebi metin değil; bir kalbin, bir halkın ve bir kimliğin nabzıdır.

Bugün onun adını anarken, aslında bir eksikliği de kabul ediyoruz. Çünkü o sadece erken kaybedilmiş bir şair değil; geç anlaşılmış bir vicdandır.

Ve belki de en çok bu yüzden içimiz burkuluyor:
Bazı insanlar ölmez…
Ama çok erken susar.

Yazar