Rafet ULUTÜRK

Büyük ve Güçlü Türkiye’nin Yeni Yüzyılı

Türkiye’nin son yarım yüzyılına dikkatle baktığımızda, karşımıza yalnızca siyasi gelişmeler değil; büyük bedeller, ağır sınamalar, derin kırılmalar ve yeniden ayağa kalkışlarla örülmüş uzun bir devlet mücadelesi çıkar.

Terör…

Darbeler…

Ekonomik krizler…

Uluslararası baskılar…

Ambargolar…

Toplumsal kamplaşmalar…

Devletin içine sızmış yapılanmalar…

Sınırlarımızın hemen ötesinde yaşanan savaşlar…

Bütün bunlar Türkiye’nin enerjisini yıllarca tüketti.

Ama bugün geldiğimiz noktada artık başka bir Türkiye’den söz ediyoruz.

Daha iddialı…

Daha özgüvenli…

Kendi güvenlik politikalarını belirlemeye çalışan…

Savunma sanayiinde bağımlılığı azaltan…

Diplomaside daha etkin hareket eden…

Balkanlar’dan Kafkasya’ya, Doğu Akdeniz’den Türkistan’a kadar daha geniş bir coğrafyada söz söylemeye çalışan bir Türkiye…

Fakat asıl mesele “Türkiye değişti” demek değildir.

Asıl soru şudur:

Bu değişim kalıcı bir devlet gücüne dönüştürülebilecek mi?

Çünkü büyük devlet olmak bir başarı elde etmekten çok daha zordur.

Büyük devlet olmak, başarının devamlılığını sağlayabilmektir.

ESKİ TÜRKİYE’NİN EN BÜYÜK SORUNU: ENERJİSİNİ İÇERİDE TÜKETMESİYDİ

Bir ülkeyi zayıflatmanın en etkili yollarından biri onu sürekli kendi iç sorunlarıyla meşgul etmektir.

Türkiye uzun yıllar boyunca bunun bedelini ödedi.

Terörle mücadeleye harcanan milyarlar…

Darbelerin oluşturduğu siyasi istikrarsızlık…

Kimlik tartışmaları…

Sağ-sol çatışmaları…

Başörtüsü tartışmaları…

Devlet içindeki ideolojik kamplaşmalar…

Ekonomik krizler…

Bütün bunlar Türkiye’nin dünya ile yarışması gereken enerjisini içeride tüketti.

Düşünün:

Bir ülke onlarca yıl boyunca güvenlik sorunlarıyla uğraşıyorsa, üniversitelerini nasıl dünyanın en iyileri arasına sokabilir?

Her on yılda siyasi sistemi sarsılıyorsa, uzun vadeli ekonomik plan nasıl yapabilir?

Gençlerinin önünü ideolojik tartışmalarla kesiyorsa, bilim ve teknoloji yarışında nasıl öne geçebilir?

İşte eski Türkiye’nin temel sorunlarından biri buydu.

Türkiye geleceği inşa etmek yerine sürekli geçmişin krizlerini yönetmek zorunda kalıyordu.

Şimdi yapılması gereken, bu döngüyü tamamen kırmaktır.

TERÖRLE MÜCADELE: BİR GÜVENLİK SORUNUNDAN DEVLET KAPASİTESİ SINAVINA

Türkiye yaklaşık yarım asra yakın süredir terörle mücadele ediyor.

Bu süreç yalnız askerî bir mücadele değildi.

Binlerce insan hayatını kaybetti.

Anneler evlatlarını toprağa verdi.

Çocuklar babasız büyüdü.

Köyler boşaldı.

Yatırımlar gecikti.

Türkiye’nin büyük ekonomik kaynakları güvenlik için harcandı.

Terörün görünmeyen maliyeti belki de görünen maliyetinden daha büyüktü.

Çünkü terörün amacı yalnız insan öldürmek değildir.

Terörün asıl amacı toplumun geleceğe olan güvenini kırmaktır.

Türkiye’nin mücadele anlayışının değişmesi bu yüzden önemlidir.

Bir dönem saldırıyı bekleyen Türkiye, zamanla tehdidi kaynağında karşılayan bir stratejiye geçti.

İHA’lar…

SİHA’lar…

Elektronik istihbarat…

Sınır ötesi operasyonlar…

Yerleşik güvenlik doktrininin değişmesi…

Bütün bunlar terörle mücadelede yeni bir dönemin işaretleridir.

Fakat burada rehavete kapılmak yanlış olur.

Terör yalnız dağdaki silahlı unsur değildir.

Finansmanı vardır.

Propagandası vardır.

Uluslararası bağlantıları vardır.

Siyasi ve psikolojik boyutu vardır.

Bu nedenle güçlü devletin görevi yalnız teröristi etkisiz hale getirmek değil, terörü yeniden üreten bütün mekanizmaları ortadan kaldırmaktır.

ŞEHİT ANNELERİNİN GÖZYAŞI DEVLETİN HAFIZASINDA KALMALIDIR

Terörle mücadeleyi yalnız operasyon sayılarıyla anlatmak eksik olur.

Çünkü her şehit haberi bir eve düşen ateşti.

Bir annenin yüreğine…

Bir babanın sessizliğine…

Bir eşin yalnızlığına…

Bir çocuğun ömür boyu taşıyacağı eksikliğe…

Bu ülkenin güvenlik politikaları yapılırken bu bedeller unutulmamalıdır.

Çünkü güçlü devlet aynı hataları tekrar etmeyen devlettir.

Şehitlerimizin hatırasına karşı en büyük sorumluluğumuz yalnız onları anmak değildir.

Onların uğruna can verdiği ülkeyi daha güvenli, daha güçlü ve daha adil hale getirmektir.

15 TEMMUZ VE FETÖ TECRÜBESİ: DEVLET İÇERİDEN DE ELE GEÇİRİLEBİLİR

Türkiye’nin yakın tarihinin en ağır derslerinden biri FETÖ yapılanmasıdır.

Bu yapı yıllarca devlet kurumları içerisine sızdı.

Yargıda…

Emniyette…

Askeriyede…

Eğitimde…

Bürokraside…

Ve sonunda 15 Temmuz 2016 gecesi gerçek niyetini ortaya koydu.

Tanklar sokağa çıktı.

Meclis bombalandı.

Vatandaşların üzerine ateş açıldı.

Ancak millet devletine sahip çıktı.

Buradan çıkarılması gereken ders çok büyüktür:

Bir devlet yalnız dışarıdaki düşmanlarından değil, içeride oluşabilecek paralel yapılardan da korunmalıdır.

Bu nedenle yeni Türkiye’nin en önemli güvenlik ilkelerinden biri liyakat olmalıdır.

Devlette yükselmenin ölçüsü grup aidiyeti değil, ehliyet olmalıdır.

Cemaat değil.

Parti değil.

Akrabalık değil.

Çevre değil.

Liyakat, hukuk ve devlete sadakat.

Büyük devlet böyle kurulur.

AYASOFYA: BİR MEDENİYET HAFIZASININ YENİDEN CANLANMASI

Ayasofya’nın yeniden ibadete açılması Türkiye açısından yalnızca dinî bir karar değildir.

Aynı zamanda tarihî ve medeniyet boyutu olan sembolik bir gelişmedir.

Çünkü milletlerin bazı yapıları sıradan bina değildir.

Onlar hafızadır.

Ayasofya İstanbul’un hafızasıdır.

Fetih hafızasıdır.

Medeniyet hafızasıdır.

Egemenlik hafızasıdır.

Ama burada önemli olan sadece geçmişle gurur duymak değildir.

Fatih Sultan Mehmet’i anlatıyorsak onun çağının bilimini takip eden zihnini de anlamalıyız.

Mimar Sinan’ı anlatıyorsak yeni Sinanlar yetiştirmeliyiz.

Ali Kuşçu’yu anlatıyorsak bilim insanına değer vermeliyiz.

Piri Reis’i anlatıyorsak denizcilik ve haritacılıkta yeniden öncü olmalıyız.

Ecdada sahip çıkmanın en güçlü yolu, onların bıraktığı yerden daha ileriye gidebilmektir.

KARABAĞ: TÜRK DÜNYASININ PSİKOLOJİK EŞİĞİ AŞILDI

Karabağ meselesi onlarca yıl Türk dünyasının açık yaralarından biri olarak kaldı.

2020’de Azerbaycan’ın elde ettiği askerî başarı, yalnızca işgal altındaki toprakların önemli bölümünün geri alınması anlamına gelmedi.

Aynı zamanda Türk dünyasının psikolojik haritasını değiştirdi.

Uzun yıllar boyunca “Türk dünyası birlikte hareket edebilir mi?” sorusu soruldu.

Karabağ süreci bunun mümkün olduğunu gösterdi.

Türkiye’nin Azerbaycan’a verdiği diplomatik, siyasi ve savunma desteği Ankara-Bakü ilişkilerini yeni bir stratejik düzeye taşıdı.

Fakat şimdi asıl mesele başlamaktadır.

Duygusal kardeşlik artık ekonomik ve stratejik ortaklığa dönüşmelidir.

Türk dünyası;
ulaştırmada,
enerjide,
savunmada,
eğitimde,
teknolojide,
ticarette,
medyada
daha fazla bütünleşmelidir.

Çünkü 21. yüzyılda kardeşlik yalnız sloganla korunmaz.

Kardeşliğin altyapısı kurulmalıdır.

TÜRKİYE’NİN DOĞAL STRATEJİK ALANI: BALKANLAR, KAFKASYA, TÜRKİSTAN VE DOĞU AKDENİZ

Türkiye yalnızca Anadolu’dan ibaret bir jeopolitik ülke değildir.

Türkiye aynı anda Balkan ülkesidir.

Karadeniz ülkesidir.
Kafkasya ülkesidir.
Akdeniz ülkesidir.
Orta Doğu ülkesidir.

Ve Türk dünyasının batıya açılan kapısıdır.

Bu coğrafi konum hem büyük fırsat hem büyük sorumluluktur.

Balkanlar’da tarihî bağlarımız vardır.

Kafkasya’da stratejik çıkarlarımız vardır.

Türkistan’da kültürel ve ekonomik derinliğimiz vardır.

Doğu Akdeniz’de enerji ve güvenlik çıkarlarımız vardır.

Orta Doğu’da tarihî ve siyasi etkimiz vardır.

Türkiye’nin gelecek stratejisi bu alanları birbirinden ayrı düşünmemelidir.

Tam tersine hepsini birbirine bağlayan bir büyük coğrafya stratejisi oluşturmalıdır.

BALKANLARA NOSTALJİYLE DEĞİL STRATEJİYLE BAKMALIYIZ

Balkanlar bizim için yalnız geçmiş değildir.

Kırcaali…
Filibe…
Üsküp…

Prizren…
Saraybosna…
Dobruca…
Gümülcine…

Bu coğrafyalar yalnızca tarih kitaplarının sayfalarında kalmamalıdır.

Balkanlar bugün Türkiye’nin Avrupa’ya açılan en önemli kapılarından biridir.

Burada yapılması gereken romantik söylemlerden daha büyüktür.

Üniversite iş birlikleri…

Ticaret koridorları…

Demiryolları…

Liman bağlantıları…

Enerji hatları…

Kültür merkezleri…

Türkçe eğitim…

Ortak yatırımlar…

Büyük Türkiye Balkanlar’da yalnız geçmişini hatırlayan değil, geleceği birlikte inşa eden Türkiye olmalıdır.

SAVUNMA SANAYİİNDEKİ DEĞİŞİM: “VERMEZLERSE YAPARIZ” DÖNEMİ

Türkiye’nin son yıllardaki en önemli dönüşümlerinden biri savunma sanayiinde yaşandı.

Bir zamanlar kritik silah sistemleri için dışarıya bağımlıydık.

Ambargo geldiğinde sistemler duruyordu.

Parça verilmediğinde projeler gecikiyordu.

Bugün ise başka bir anlayış gelişiyor:

“Bize vermezlerse kendimiz yaparız.”

İHA’lar…
SİHA’lar…
Milli gemiler…
Füzeler…

Radarlar…
Hava savunma sistemleri…

KAAN…
HÜRJET…
Kızılelma…
ANKA…

Bunların her biri önemlidir.

Fakat bu projelerin asıl anlamı silah üretmekten büyüktür.

Bunlar stratejik bağımsızlık projeleridir.

Çünkü kendi teknolojisini üretmeyen devletin siyasi bağımsızlığı da sınırlı kalır.

FAKAT GERÇEK GÜÇ SADECE SİLAHLA OLMAZ

Burada kendimize karşı açık olmalıyız.

Büyük devlet yalnız savaş uçağı yapan devlet değildir.

Büyük devlet;

iyi üniversiteleri olan devlettir.

Adaleti güçlü devlettir.

Para birimine güven duyulan devlettir.

Bilim üreten devlettir.

Gençlerini kaybetmeyen devlettir.

Nitelikli insan yetiştiren devlettir.

Tarımını koruyan devlettir.

Enerji güvenliğini sağlayan devlettir.

Kurumlarını güçlü tutan devlettir.

Bu nedenle Türkiye’nin önündeki en büyük mücadele yalnız askerî değildir.

Asıl mücadele;

ekonomi, eğitim, hukuk, bilim ve teknoloji mücadelesidir.

BÜYÜK TÜRKİYE’NİN EN ÖNEMLİ YATIRIMI: İNSAN

Bir ülkenin gerçek gücü yer altındaki kaynaklarından önce yetiştirdiği insanla ölçülür.

Petrol bitebilir.

Doğalgaz bitebilir.

Maden tükenebilir.

Ama iyi yetişmiş insan sürekli yeni değer üretir.

Türkiye önümüzdeki 30-40 yılı düşünüyorsa eğitim sistemini yeniden stratejik mesele olarak görmelidir.

Çocuklarımız yalnız sınav kazanmak için yetiştirilmemelidir.

Düşünmek için yetiştirilmelidir.

Sorgulamak için…

Üretmek için…

İcat etmek için…

Devlet yönetmek için…

Dünya ile rekabet etmek için…

Bir genç aynı anda tarihini bilmeli, yabancı dil konuşmalı, teknolojiyi kullanmalı ve geleceği okuyabilmelidir.

İşte büyük Türkiye böyle bir nesille kurulacaktır.

DEVLET ADAMLARI TESADÜFEN YETİŞMEZ

Büyük devletler yöneticilerini tesadüfe bırakmaz.

Çocukluk çağından itibaren yetenekler keşfedilir.

Diplomasiye yatkın olan diplomasiye yönlendirilir.

Bilime yatkın olan bilimde desteklenir.

Askerî liderlik yeteneği olan yetiştirilir.

Kamu yönetimine yatkın olan devlet terbiyesiyle büyütülür.

Türkiye’nin uzun vadeli stratejik hedeflerinden biri de devlet insanı yetiştirme sistemi kurmak olmalıdır.

Çünkü güçlü kurumların arkasında güçlü insanlar vardır.

Ve güçlü insanlar tesadüfen çıkmaz.

ADALET OLMADAN BÜYÜKLÜK KALICI OLMAZ

Türkiye’nin büyüme hedefinin en önemli ayağı adalet olmalıdır.

Çünkü tarih bize göstermiştir:

Adaletini kaybeden devlet gücünü de zamanla kaybeder.

Vatandaş mahkemeye gittiğinde kararın adil olacağına inanmalıdır.

Genç işe başvururken liyakatine güvenmelidir.

Girişimci yatırım yaparken hukuk sistemine güvenmelidir.

Yabancı yatırımcı Türkiye’ye gelirken kuralların yarın değişmeyeceğini bilmelidir.

Bir devletin en güçlü savunma sistemi bazen füze değil, hukuka duyulan güvendir.

EKONOMİ: BÜYÜK DEVLETİN OMURGASI

Dünyada büyük devlet olmak isteyen hiçbir ülke ekonomiyi ikinci plana itemez.

Ekonomi zayıfsa diplomasi uzun süre güçlü kalamaz.

Ekonomi zayıfsa savunma sanayii sürdürülemez.

Ekonomi zayıfsa sosyal huzur bozulur.

Türkiye’nin gelecek hedefi yalnız büyümek değil, nitelikli büyümek olmalıdır.

Yüksek teknoloji…

Yapay zekâ…

Savunma elektroniği…

Uzay teknolojileri…

Biyoteknoloji…

Enerji sistemleri…

Çip üretimi…

İleri malzeme teknolojileri…

Türkiye’nin yeni sanayi politikası bu alanlara yoğunlaşmalıdır.

Dünya artık tonla üretilen malın değil, gramla satılan teknolojinin dünyasıdır.

2050 VE 2071 TÜRKİYE’SİNİ BUGÜNDEN DÜŞÜNMELİYİZ

Gerçek devlet aklı seçimden seçime düşünmez.

Nesilden nesile düşünür.

2050’de Türkiye’nin nüfusu nasıl olacak?

2071’de su kaynaklarımız yeterli olacak mı?

Enerjide dışa bağımlılık hangi seviyede olacak?

İstanbul’un nüfusu ne olacak?

Anadolu’nun üretim kapasitesi nasıl korunacak?

Yapay zekâ çağında Türkiye nerede duracak?

Türk dünyasıyla ulaşım bağlantılarımız ne seviyeye gelecek?

Balkanlar’daki kültürel bağlarımız ne durumda olacak?

Gençlerimiz dünyayla rekabet edebilecek mi?

Devlet aklı işte bu soruları bugünden sorar.

Çünkü siyasetin takvimi yıllarla ölçülür.

Devletlerin takvimi nesillerle ölçülür.

BÜYÜK TÜRKİYE BAŞKALARININ KÜÇÜLMESİ DEMEK DEĞİLDİR

Türkiye’nin güçlü olması komşularının zayıf olması anlamına gelmemelidir.

Gerçek büyük devlet çevresinde kaos değil istikrar ister.

Çünkü ticaret için barış gerekir.

Enerji hatları için güven gerekir.

Yatırım için istikrar gerekir.

Türkiye’nin hedefi Balkanlar’da korkulan değil güvenilen bir güç olmaktır.

Kafkasya’da çatışmayı büyüten değil denge sağlayan aktör olmaktır.

Türk dünyasında ağabeylik taslayan değil ortaklık kuran ülke olmaktır.

Orta Doğu’da yalnız askerî değil diplomatik etkinlik oluşturmaktır.

Gücün en yüksek biçimi korku üretmek değil, düzen kurabilmektir.

TÜRKİYE ARTIK MASAYA DAVET EDİLMEYİ BEKLEMEMELİ

Eski dünya düzeninde Türkiye çoğu zaman kurulmuş masaya davet edilmeyi bekliyordu.

Yeni Türkiye’nin hedefi daha ileri olmalıdır:

Masayı kuranlardan biri olmak.

Bu ise yalnız askerî güçle olmaz.

Masayı kurabilmek için ekonomik güç gerekir.

Bilim gerekir.

Diplomasi gerekir.

İstihbarat gerekir.

Enerji gerekir.

Kültürel etki gerekir.

Medya gücü gerekir.

Teknoloji gerekir.

Ve en önemlisi uzun vadeli devlet aklı gerekir.

ARTIK SORU ŞU DEĞİL: “TÜRKİYE GÜÇLENİYOR MU?”

Asıl soru şudur:

Türkiye yükselişini kalıcılaştırabilecek mi?

Çünkü tarih yükselen fakat sonrasında gerileyen devletlerle doludur.

Bir dönemin başarısını devlet politikası haline getirmek gerekir.

Kişilere bağlı güç geçicidir.

Kuruma bağlı güç kalıcıdır.

Slogan geçicidir.

Üretim kalıcıdır.

Heyecan geçicidir.

Eğitim kalıcıdır.

Askerî başarı önemlidir.

Ama bilimsel kapasite onu sürdürülebilir hale getirir.

Diplomatik başarı önemlidir.

Ama ekonomik güç onun arkasını doldurur.

BÜYÜK TÜRKİYE’NİN EN BÜYÜK SINAVI ŞİMDİ BAŞLIYOR

Türkiye çok büyük badirelerden geçti.

Terör gördü.

Darbeler yaşadı.

Şehitler verdi.

Ekonomik krizler yaşadı.

Ambargolarla karşılaştı.

Sınırlarında savaşlar gördü.

Ama bütün bunlara rağmen ayakta kaldı.

Bugün artık farklı bir eşikteyiz.

Bundan sonraki hedef yalnız ayakta kalmak değildir.

Yükselmektir.

Yalnız yükselmek de değildir.

Yükselişi kalıcı hale getirmektir.

Bunun yolu sloganlardan değil;

eğitimden,
üretimden,
adaletten,
bilimden,
teknolojiden,
kurumsallaşmadan,
stratejik sabırdan,
ve nitelikli insan yetiştirmekten geçmektedir.

Çocuklarımız başkalarının teknolojisini kullanmakla yetinmemelidir.

Kendi teknolojilerini üretmelidir.

Başka ülkelerin üniversitelerine hayran olmakla yetinmemelidir.

Dünyanın gençlerinin gelmek istediği üniversiteleri biz kurmalıyız.

Başka ülkelerin savaş uçaklarını satın almakla yetinmemeliyiz.

Dünyanın almak istediği uçakları biz yapmalıyız.

Başka devletlerin kurduğu düzende kendimize yer aramakla yetinmemeliyiz.

Yeni dünyanın şekillenmesinde söz sahibi olmalıyız.

Ama bunun için önce kendi evimizi sağlam tutmalıyız.

Adaletimizi güçlendirmeliyiz.

Ekonomimizi sağlamlaştırmalıyız.

Gençlerimizi geleceğe hazırlamalıyız.

Devleti liyakat üzerine inşa etmeliyiz.

Türk dünyasıyla bağlarımızı kurumsallaştırmalıyız.

Balkanları unutmamalıyız.

Doğu Akdeniz’de haklarımızı korumalıyız.

Kafkasya’da barışı ve istikrarı desteklemeliyiz.

Ve bütün bunları yaparken gücün sarhoşluğuna kapılmamalıyız.

Çünkü büyük devlet olmanın ilk şartı güç sahibi olmaksa, ikinci şartı o gücü doğru kullanacak akla sahip olmaktır.

Türkiye artık eski Türkiye değildir.

Fakat önümüzdeki yol hâlâ uzundur.

Bugün elde edilen başarıları yarının kalıcı devlet kapasitesine dönüştürebilirsek, gerçek anlamda yeni bir çağ açabiliriz.

O zaman çocuklarımız dönüp bugüne baktıklarında şöyle diyebilirler:

“Onlar yalnız Türkiye’yi güçlendirmediler; bizim yaşayacağımız güçlü Türkiye’nin temelini attılar.”

İşte asıl hedef budur.

İşte asıl miras budur.

İşte Büyük Türkiye budur.

Geçmişinin acılarını unutmayan, bugünün fırsatlarını değerlendiren ve torunlarının geleceğini bugünden kuran bir Türkiye…

Ve şimdi sıra artık savunmada değil, inşadadır.

Türkiye’nin yeni yüzyılı; büyük düşünme, çok çalışma, doğru insan yetiştirme ve güçlü devlet kurma yüzyılı olmak zorundadır.

Yazar