Ertaş ÇAKIR

Türk-İslam davasını yalnızca geçmişi koruma, kimliği muhafaza etme veya mevcut devleti güçlendirme meselesi olarak görürsek büyük resmi kaçırırız.

Asıl mesele şudur:

Dünya nereye gidiyor ve biz bu dünyanın neresinde olacağız?

Daha da önemlisi:

Başkalarının kurduğu geleceğin içinde kendimize bir yer mi arayacağız, yoksa geleceğin kurucu güçlerinden biri mi olacağız?

Türk-İslam davasının 21. yüzyıldaki stratejik sorusu budur.

Biz sırtımızda yalnızca bugünü taşımıyoruz. Yarınları, hatta henüz doğmamış nesillerin yaşayacağı dünyayı da taşıyoruz. Bu nedenle bizim mücadelemiz günlük siyasi tartışmaların, seçim dönemlerinin ve geçici hesapların çok ötesinde düşünülmelidir.

Çünkü büyük medeniyetler gündemi takip etmez.

Gündemi oluşturur.

MESELE DÜNYAYI YÖNETMEK DEĞİL, DÜNYANIN GİDİŞATINA YÖN VEREBİLMEKTİR

Bugünün dünyasında güç kavramı değişiyor.

Eskiden güç denildiğinde toprak, nüfus, ordu ve hazine anlaşılırdı.

Bunlar hâlâ önemlidir.

Ancak artık güç;

bilgiye,

teknolojiye,

enerjiye,

veriye,

sermayeye,

üretime,

kültüre,

medyaya,

algıya,

yapay zekâya,

nitelikli insana

ve küresel ağlara hâkim olabilme kapasitesidir.

Dolayısıyla Türk-İslam dünyasının geleceğini düşünüyorsak kendimize şu soruyu sormamız gerekir:

2050’nin dünyasında hangi alanlarda söz sahibi olacağız?

Sadece savunmada mı?

Sadece siyasette mi?

Yoksa bilimden teknolojiye, finanstan kültüre, enerjiden uzaya kadar geniş bir medeniyet kapasitesi mi oluşturacağız?

İşte stratejik düşünce burada başlar.

GELECEK, ONU ÖNCEDEN GÖRENLERİN OLACAK

Devletlerin en büyük hatalarından biri kriz ortaya çıktıktan sonra çözüm aramaktır.

Oysa strateji kriz çıkmadan önce hazırlanmaktır.

Su savaşları geliyorsa bugünden hazırlanacaksınız.

Yapay zekâ milyonlarca mesleği değiştirecekse bugünden eğitim sisteminizi değiştireceksiniz.

Enerji sistemi dönüşüyorsa bugünden yeni teknolojilere yatırım yapacaksınız.

Dünya nüfusu ve göç hareketleri değişiyorsa bugünden demografik strateji oluşturacaksınız.

Gıda güvenliği stratejik mesele olacaksa bugünden tarımı koruyacaksınız.

Dijital platformlar toplumların düşüncesini şekillendiriyorsa kendi dijital egemenliğinizi kuracaksınız.

Çünkü gelecek bir sabah kapımızı çalmayacaktır.

Gelecek bugünden inşa edilmektedir.

100 YILLIK DÜŞÜNMEYENLER 10 YILLIK PLAN YAPANLARIN PARÇASI OLUR

Bizim en büyük zihinsel dönüşümümüz zaman anlayışında gerçekleşmelidir.

Bir devlet adamı seçim sonrasını düşünür.

Bir stratejist on yıl sonrasını düşünür.

Fakat bir medeniyet aklı yüz yıl sonrasını düşünmek zorundadır.

Bugün diktiğiniz ağacın gölgesinde belki siz oturmayacaksınız.

Bugün kurduğunuz üniversitenin yetiştireceği büyük bilim insanını belki görmeyeceksiniz.

Bugün yazdığınız kitabın etkisini belki elli yıl sonra bir başka nesil hissedecektir.

Ama büyük davaların özelliği budur.

Kendisinin göremeyeceği sonuçlar için çalışabilmek.

Türk-İslam davasını taşımanın farkı da burada ortaya çıkar.

Biz yalnızca kendi ömrümüzün hesabını yapamayız.

TÜRK-İSLAM DAVASI BİR TEPKİ HAREKETİNE DÖNÜŞMEMELİDİR

Burada önemli bir zihniyet meselesi vardır.

Davamızı sürekli “birilerine karşı olmak” üzerinden tarif edersek düşüncemizi başkalarının gündemine mahkûm ederiz.

Batı ne yaptı?

Amerika ne yaptı?

Rusya ne yaptı?

Çin ne yaptı?

Elbette bunları takip edeceğiz.

Ama stratejik milletlerin asıl sorusu farklıdır:

Biz ne yapıyoruz?

Sürekli rakibin hamlesine cevap veren taraf, oyunun kurallarını belirleyen taraf değildir.

Bizim ihtiyacımız reaksiyon değil, aksiyon medeniyetidir.

Başkalarının kurduğu oyunda iyi oyuncu olmak yetmez.

Gerektiğinde masayı, oyunu ve kuralları oluşturabilecek kapasite gerekir.

KENDİ DEVLETİMİZİ KURTARMAK YETMEZ, ÇEVREMİZDE İSTİKRAR ÜRETMELİYİZ

Türkiye güçlü olabilir.

Fakat etrafındaki coğrafya sürekli savaş, fakirlik, terör, göç ve istikrarsızlık üretiyorsa Türkiye bunun maliyetini ödemek zorunda kalacaktır.

Bu nedenle Türkiye’nin uzun vadeli çıkarı yalnızca kendi sınırlarını güçlendirmek değildir.

Balkanların huzuru Türkiye’nin çıkarıdır.

Kafkasya’nın istikrarı Türkiye’nin çıkarıdır.

Orta Asya’nın kalkınması Türkiye’nin çıkarıdır.

Ortadoğu’nun barışı Türkiye’nin çıkarıdır.

Karadeniz’in güvenliği Türkiye’nin çıkarıdır.

Afrika’nın sömürünün ötesinde kalkınabilmesi Türkiye’nin çıkarıdır.

Bu nedenle büyük devlet olmak yalnızca sınırlarını korumak değildir.

Çevresinde istikrar üretebilmektir.

TÜRK DÜNYASI BİR DUYGU ALANI OLMAKTAN ÇIKIP STRATEJİK SİSTEME DÖNÜŞMELİDİR

Türk dünyası hakkında konuşurken kardeşlik elbette önemlidir.

Fakat kardeşlik tek başına jeopolitik güç oluşturmaz.

Kardeşliği kurumlaştırmak gerekir.

Ortak bilim projeleri gerekir.

Ortak üniversiteler gerekir.

Öğrenci değişimleri gerekir.

Ulaştırma koridorları gerekir.

Enerji ağları gerekir.

Ortak yatırım fonları gerekir.

Teknoloji şirketleri arasında ortaklık gerekir.

Savunma sanayii işbirliği gerekir.

Medya ağları gerekir.

Kültürel dolaşım gerekir.

Türk dünyasının gençlerinin birbirlerini tanımaları gerekir.

Yani duygusal birliktelikten kurumsal bütünleşmeye geçmek zorundayız.

Aksi hâlde “kardeşiz” deriz ama geleceği başkaları planlar.

  1. YÜZYILIN EN BÜYÜK SAVAŞI ZİHİNLER ÜZERİNDE OLACAK

Bir milletin toprağını işgal etmek artık çok pahalıdır.

Fakat zihnini etkilemek çok daha kolaydır.

Telefon ekranından…

Sosyal medyadan…

Dizilerden…

Filmlerden…

Oyunlardan…

Algoritmalardan…

Dijital platformlardan…

Bir neslin neyi sevdiği, neye kızdığı, kimi örnek aldığı, hangi hayat tarzını arzuladığı değiştirilebilir.

Bu nedenle geleceğin milli güvenlik anlayışının önemli unsurlarından biri zihin güvenliği olacaktır.

Kendi hikâyesini anlatamayan toplum, başkalarının yazdığı hikâyenin karakterine dönüşür.

Türk-İslam dünyasının kendi sinemasını, medyasını, dijital platformlarını, kültür endüstrisini ve düşünce merkezlerini geliştirmesi bu nedenle stratejik zorunluluktur.

EN ÖNEMLİ CEPHE: İNSAN YETİŞTİRMEK

Her şeyin merkezinde insan vardır.

Petrolünüz olabilir.

Paranız olabilir.

Ordunuz olabilir.

Toprağınız olabilir.

Fakat bunları yönetecek nitelikli insanınız yoksa elinizdeki güç zamanla başkalarının kontrolüne girebilir.

Bu nedenle önümüzdeki otuz yılın en önemli Türk-İslam projesi insan yetiştirme projesi olmalıdır.

Nasıl bir insan?

Tarihini bilen ama tarihte yaşamayan.

İnançlı ama hurafeye teslim olmayan.

Vatansever ama dünyayı okuyabilen.

Ahlaklı ama pasif olmayan.

Bilim bilen.

Teknoloji üreten.

Ekonomi anlayan.

Diplomasi bilen.

Yabancı dil konuşan.

Stratejik düşünebilen.

Sorumluluk üstlenebilen.

Ve gerektiğinde şahsi menfaatinden vazgeçerek toplumun menfaatini savunabilen insan.

İşte geleceğin gerçek ordusu budur.

AKIL İLE İMANI YENİDEN BULUŞTURMALIYIZ

Türk-İslam medeniyetinin yeniden yükselişinde en önemli meselelerden biri akıl ile vahyi, bilim ile ahlakı birbirinin rakibi gibi görmeyen bir düşünce dünyası kurabilmektir.

Çünkü bilim bize “nasıl yapılacağını” öğretebilir.

Fakat “neden yapılması gerektiğini” tek başına söylemez.

Teknoloji güç verir.

Ahlak o gücün nereye yöneltileceğini belirler.

Yapay zekâ geliştirebilirsiniz.

Ama insanlığın yararına mı yoksa baskı mekanizmasına mı dönüşeceği ahlaki bir meseledir.

Nükleer teknoloji geliştirebilirsiniz.

Enerji de üretebilirsiniz, şehirleri de yok edebilirsiniz.

Demek ki gelecek yalnızca zeki insanların değil;

zekâsını vicdanla yönetebilen insanların geleceği olmalıdır.

EKONOMİK BAĞIMSIZLIK OLMADAN MEDENİYET İDDİASI EKSİK KALIR

Bir ülke başkasının teknolojisine, enerjisine, sermayesine, yazılımına, finans sistemine ve üretim zincirlerine tamamen bağımlıysa siyasi bağımsızlığı da kırılganlaşır.

Bu nedenle ekonomik meseleleri sadece refah meselesi olarak görmemeliyiz.
Üretim milli güvenliktir.
Enerji milli güvenliktir.

Tarım milli güvenliktir.
Teknoloji milli güvenliktir.
Veri milli güvenliktir.
Nitelikli insan milli güvenliktir.

Türk dünyası yüz milyonlarca insanı, geniş coğrafyası, enerji kaynakları ve stratejik konumuyla büyük bir potansiyele sahiptir.

Mesele bu potansiyeli ortak stratejik kapasiteye dönüştürebilmektir.

DÜNYAYI DEĞİŞTİRMEK İSTİYORSAK ÖNCE MODEL ORTAYA KOYMALIYIZ

Dünyaya sürekli neyin yanlış olduğunu söylemek yeterli değildir.

Alternatif ortaya koymak gerekir.
Daha adil bir dünya diyorsak:
Adil ekonomik modelimiz nedir?

İnsan hakları diyorsak:
Kendi uygulamamız nasıl olacak?

Aile diyorsak:
Modern hayatla uyumlu aile politikamız nedir?

Eğitim diyorsak:
Nasıl bir insan yetiştireceğiz?

Teknoloji diyorsak:
Hangi alanlarda dünyaya öncülük edeceğiz?
Çevre diyorsak:
Nasıl bir şehirleşme modeli geliştireceğiz?

Medeniyet iddiası eleştiriyle değil, alternatif üretebilmekle ispat edilir.

2050 TÜRK-İSLAM MEDENİYET VİZYONU

Bugünden büyük bir hedef koymalıyız.

2050’ye geldiğimizde nasıl bir dünya görmek istiyoruz?

Bilimde öncü üniversiteleri bulunan bir Türk dünyası…

Kendi yapay zekâ ekosistemini kurmuş ülkeler…
Ortak araştırma merkezleri…

Güçlü ulaştırma ve enerji koridorları…
Kendi kültürünü dünyaya anlatabilen medya kuruluşları…

Dünya çapında teknoloji şirketleri…
Güçlü tarım ve gıda güvenliği…
Ortak afet ve insani yardım kapasitesi…

Balkanlar’dan Orta Asya’ya uzanan güçlü ekonomik ağlar…

Ve bütün bunların üzerinde adalet, liyakat ve ahlak anlayışı.

Böyle bir vizyon oluşturabilirsek mesele artık sadece “Türk dünyası ne olacak?” sorusu olmaktan çıkar.

Dünya şu soruyu sormaya başlar:
Türk dünyası dünyaya ne sunacak?

2071’İ KONUŞACAKSAK BUGÜN BAŞLAMALIYIZ

2071 yalnızca sembolik bir tarih olarak kalmamalıdır.
Bir medeniyet hedefi hâline getirilmelidir.

Bugün doğan çocuklar 2071 yılında 45 yaşında olacak.

Yani 2071’in yöneticileri, bilim insanları, generalleri, öğretmenleri, mühendisleri, diplomatları ve girişimcileri bugün yetişmeye başlıyor.

O hâlde 2071 stratejisi aslında çocuk yuvasından başlamalıdır.

Nasıl eğitim vereceğiz?
Hangi değerleri aktaracağız?

Hangi bilim alanlarına yatırım yapacağız?

Hangi şehirleri kuracağız?
Hangi teknolojileri geliştireceğiz?
Hangi kültürel mirası koruyacağız?
Hangi insan tipini yetiştireceğiz?

2071’e hazırlanmak, 2070 yılında yapılacak bir iş değildir.
2071 bugün başlamıştır.

BİZİM DAVAMIZ GELECEĞİ ELE GEÇİRMEK DEĞİL, GELECEĞE DEĞER KATMaktır

Bizim farkımız yalnızca geçmişimizin büyük olması değildir.

Asıl farkımız geleceğe karşı sorumluluk duymamız olmalıdır.
Biz sırtımızda yalnızca bugünü taşımıyoruz.
Yarını taşıyoruz.
Öbür günü taşıyoruz.

Henüz doğmamış çocukların yaşayacağı şehirleri, kullanacağı teknolojileri, okuyacağı kitapları, konuşacağı dili ve yaşayacağı dünyayı da bugünkü kararlarımızla şekillendiriyoruz.

Bu nedenle Türk-İslam davasının 21. yüzyıldaki parolası sadece “korumak” olamaz.

Korumak yetmez.
Üretmek zorundayız.
Üretmek yetmez.
Öncülük etmek zorundayız.
Öncülük etmek yetmez.

İnsanlığa değer üretmek zorundayız.
Çünkü büyük millet yalnızca kendisini kurtaran millet değildir.

Çevresine güven veren, mazluma el uzatan, bilim üreten, adalet kuran ve insanlığın önüne yeni yollar açabilen millettir.

Bu yüzden bizim sorumuz:
“Dünya bize ne yapacak?” değil,

“Biz dünyanın daha adil, daha huzurlu ve daha insani hâle gelmesi için ne yapacağız?” olmalıdır.
Ve belki bütün stratejimizin tek cümlelik özeti şudur:

«Geçmiş bize kim olduğumuzu söyler; strateji ise yarın kim olacağımıza karar verir.»

Türk-İslam davasını gerçekten taşıyorsak görevimiz yalnızca mirası savunmak değildir.

Mirasın üzerine yeni bir medeniyet katı çıkmaktır.

Çünkü biz yalnız bugünün değil, yarının da nöbetçisiyiz.

Yazar