İbrahim SOYTÜRK

Suriye’de vurulan yalnızca bir havaalanı değildi; yeni bölgesel düzenin sınırları test edildi

Ortadoğu’da artık yalnızca topraklar, sınırlar ve askerî üsler tartışılmıyor. Asıl mücadele, bölgenin gelecekte kim tarafından ve hangi dengeler içinde şekillendirileceği üzerine yürütülüyor.

Suriye’nin kuzeyindeki Ebu Zuhur Askerî Hava Üssü’ne yönelik İsrail saldırısı bu nedenle sıradan bir hava harekâtı olarak okunamaz.

İsrail, söz konusu bölgede muhtemel bir Türk askerî varlığını kendi güvenliği açısından tehdit olarak gördüğünü ileri sürdü. Türkiye ise bölgede İsrail’in iddia ettiği şekilde bir Türk askerî konuşlanmasının bulunmadığını açıkladı. ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi ve Ankara Büyükelçisi Tom Barrack da Türkiye’nin saldırı öncesinde bilgilendirilmediğini, İsrail uçaklarının kuzeye yöneldiğini gören Ankara’nın askerî karşılık vermeye hazırlanmasının makul olabileceğini söyledi. Washington bunun ardından Türkiye, İsrail ve Suriye arasında bir “çatışmayı önleme mekanizması” kurulması için çalışmaya başladı.

Bu tek başına bile bize önemli bir şeyi gösteriyor:

Türkiye ile İsrail arasındaki rekabet artık diplomatik söylem sınırlarını aşmış, askerî temas ihtimalinin hesaplara dâhil edildiği yeni bir safhaya girmiştir.

Ancak buradan “Türk–İsrail savaşı kaçınılmazdır” sonucuna ulaşmak da büyük hata olur.

Strateji, heyecanla değil ihtimallerle yapılır.

MESELE GAZZE’DEN DAHA BÜYÜK: SURİYE’NİN GELECEĞİ KİMİN ELİNDE ŞEKİLLENECEK?

Türkiye–İsrail ilişkilerindeki gerilim uzun yıllar Filistin meselesi üzerinden okunuyordu.

Bugün tablo değişiyor.
Gazze hâlâ çok önemli bir kırılma noktasıdır; fakat Suriye, iki ülkenin doğrudan jeopolitik çıkarlarının birbirine temas ettiği yeni alan hâline gelmiştir.

Esad rejiminin devrilmesinden sonra Ahmed eş-Şara yönetimindeki yeni Suriye’nin Ankara ile geliştirdiği askerî ve siyasi ilişkiler İsrail tarafından dikkatle izleniyor. Türkiye, Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunmasını, merkezi devlet otoritesinin güçlenmesini ve güvenlik yapısının yeniden kurulmasını destekliyor.

İsrail açısından ise güçlü, merkezi ve Türkiye ile yakın ilişkiler içindeki bir Suriye farklı bir güvenlik denklemidir.

Reuters ve AP’nin aktardığı son gelişmeler de Ankara ile Tel Aviv arasındaki rekabetin Suriye sahasında giderek daha görünür hâle geldiğini gösteriyor.

Dolayısıyla mücadeleyi şu soruyla okumak gerekir:

Suriye yeniden güçlü bir devlet hâline mi gelecek, yoksa çeşitli güvenlik bölgeleri ve nüfuz alanları arasında parçalı bir yapı olarak mı tutulacak?

Türkiye’nin çıkarı birincisidir.
İsrail’in güvenlik anlayışı ise uzun süredir kendi sınırlarının ötesindeki askerî kapasitenin mümkün olduğunca sınırlı tutulmasına dayanıyor.

İşte çatışmanın gerçek zemini burada ortaya çıkıyor.

EBU ZUHUR SALDIRISI: BİR ASKERÎ HAREKÂTTAN ÇOK STRATEJİK MESAJ

Bir askerî hedef vurulduğunda yalnızca bombanın düştüğü yere bakılmaz.

Şu sorular sorulur:
Kim vurdu?
Neden şimdi vurdu?
Kime mesaj verdi?
Hangi kırmızı çizgiyi ilan etti?

Ebu Zuhur saldırısı İsrail açısından şu mesajı taşıyor olabilir:

«“Suriye’de Türkiye’nin kalıcı askerî kapasite oluşturmasını kendi güvenlik hesabımın dışında bırakamam.”»

Türkiye açısından cevap ise çok daha farklıdır:

«“Suriye’nin geleceğini İsrail tek taraflı olarak belirleyemez.”»

Nitekim Ankara saldırıyı Suriye’nin egemenliğine yönelik tehlikeli bir tırmanma olarak değerlendirdi; Washington da olayın kontrolsüz bir Türkiye–İsrail gerilimine dönüşmemesi için devreye girdi.

Bundan sonra bölgedeki en kritik meselelerden biri, Türk ve İsrail askerî unsurlarının birbirlerinin operasyon alanlarına ne kadar yaklaşacağıdır.

İSRAİL TÜRKİYE’Yİ ERKEN BİR ÇATIŞMAYA MI ÇEKMEK İSTİYOR?

Bu ihtimali kesin gerçekmiş gibi ortaya koymak doğru değildir.

Fakat stratejik planlamada ihtimaller değerlendirilir.

İsrail açısından Türkiye ile doğrudan savaş son derece maliyetlidir.

Türkiye:
NATO üyesidir.

Büyük bir kara ordusuna sahiptir.

Gelişmiş hava ve füze kapasitesini sürekli artırmaktadır.

Suriye, Irak, Doğu Akdeniz ve Kafkasya üzerinde geniş jeopolitik etkiye sahiptir.

Savunma sanayisinde giderek daha bağımsız hâle gelmektedir.

Dolayısıyla Tel Aviv’in rasyonel hedefi Türkiye ile tam ölçekli savaş çıkarmak değil, Türkiye’nin bölgesel hareket alanını sınırlamak olacaktır.

Bunun için doğrudan savaştan çok;
Suriye üzerindeki baskı,
diplomatik dengeleme,
ABD üzerinden frenleme,
Doğu Akdeniz ittifakları,
istihbarat faaliyetleri,
vekâlet unsurları,
ekonomik ve siyasi baskı
gibi araçlar daha olasıdır.

Büyük devletler çoğu zaman rakiplerini savaşarak değil, maliyetlerini artırarak yavaşlatmaya çalışırlar.

TÜRKİYE’NİN YAPMAMASI GEREKEN EN BÜYÜK HATA: ÖFKEYLE ZAMANLAMA YAPMAK

Devletler arasında bazen savaşı kazanan değil, savaşa girmeyen taraf kazanır.

Türkiye’nin önündeki temel stratejik mesele budur.

Bir saldırıya cevap verme kabiliyeti başka şeydir.

Her provokasyona askerî cevap vermek başka şeydir.

Güçlü devlet kendisine dayatılan takvimle hareket etmez.

Kendi zamanını kendisi belirler.

Tom Barrack’ın açıklamasında dikkat çekici nokta da budur. Türkiye’nin İsrail uçaklarını takip ettiği ve gerekirse tepki verebilecek durumda olduğu ifade edildi; ancak gerilimin büyümesi önlendi.

Bu zayıflık değildir.
Bazen ateş etmemek, ateş etmekten daha güçlü bir askerî mesajdır.

Çünkü karşı taraf sizin vuramayacağınızı değil, vurup vurmamaya kendinizin karar verdiğini görür.

ASIL HEDEF SURİYE’DE TÜRKİYE’Yİ YIPRATMAK OLABİLİR

Türkiye açısından Suriye yalnızca komşu ülke değildir.

Suriye;
Türkiye’nin güney güvenlik kuşağıdır,
Irak’a açılan stratejik devam hattıdır,
Doğu Akdeniz’in doğu kapısıdır,
Arap dünyasına ulaşım koridorudur,
terörle mücadele bakımından kritik alandır.

Bu nedenle Türkiye’nin Suriye politikasındaki nihai başarı ölçütü yüzlerce üs kurmak değildir.

Asıl başarı:
Türkiye’ye tehdit üretmeyen, kendi toprak bütünlüğünü koruyabilen ve Ankara ile dengeli ilişkiler kurabilen güçlü bir Suriye devleti oluşturulmasıdır.

Türkiye Suriye’nin bütün yükünü kendi üzerine alırsa stratejik aşırı genişleme riski oluşur.

Doğru politika Suriye’yi Türkiye’ye bağımlı hâle getirmek değil;

kendi ayakları üzerinde durabilecek kadar güçlü hâle getirmektir.

“130 TÜRK ÜSSÜ”, “200 BİN KİŞİLİK ORDU” GİBİ İDDİALARA DİKKAT

Paylaşılan görsellerde çok sayıda çarpıcı iddia bulunuyor.

Fakat stratejik analiz ile propaganda malzemesini birbirinden ayırmak gerekir.

Örneğin Türkiye’nin Suriye’de “130 askerî üs kurduğu”, “200 bin kişilik yeni bir Sünni ordu inşa ettiği”, İsrail istihbaratının belirli ifadeleri kullandığı veya bazı ülkeler arasında “Mekke Ortak Savunma Anlaşması” adıyla gösterilen yapıların görsellerdeki biçimiyle kurulduğu gibi iddialar güvenilir kaynaklardan teyit edilmeden gerçek kabul edilmemelidir.

Aynı şekilde “Türkiye–İsrail savaşı mutlaka çıkacak” şeklindeki kesin hükümler de stratejik analiz değildir.

İstihbarat zihniyetinin ilk kuralı, hoşumuza giden bilgiyi de sorgulamaktır.

Bazen rakibiniz sizi yanlış bilgiyle kandırmaz.

Sizin duymak istediğiniz bilgiyi vererek kandırır.

İSRAİL GERÇEKTEN YALNIZLAŞIYOR MU?

“İsrail tamamen yalnız kaldı” demek aşırı genelleme olur.

İsrail hâlâ ABD ile olağanüstü güçlü askerî, siyasi ve teknolojik ilişkilere sahiptir.

Avrupa ülkeleriyle çok geniş ekonomik bağlantıları vardır.

Bölgedeki bazı devletlerle diplomatik ilişkileri devam etmektedir.

Ancak başka bir gerçek de vardır:
Gazze savaşı ve Batı Şeria politikaları nedeniyle İsrail üzerindeki uluslararası baskı ciddi biçimde artmıştır.

Son günlerde Kanada ve bazı Avrupa ülkeleri İsrail’in yerleşim politikalarını eleştirdi; Polonya da Gazze’de öldürülen bir vatandaşına ilişkin soruşturmanın İsrail tarafından kapatılmasına sert tepki gösterdi. Türkiye ise Netanyahu hakkında Interpol kırmızı bülten talebinde bulunacağını açıkladı.

Dolayısıyla doğru ifade şudur:
İsrail sahipsiz değildir; fakat diplomatik hareket alanı eskiye göre daha fazla baskı altındadır.

Bu ayrım önemlidir.

NETANYAHU FAKTÖRÜ: DIŞ POLİTİKA İLE İÇ POLİTİKA BİRBİRİNE KARIŞIYOR

Ortadoğu’daki hiçbir gelişme sadece dış politika değildir.

İç politika da hesaba katılmalıdır.
İsrail’de yaklaşan seçimler nedeniyle Netanyahu hükümetinin güvenlik söylemini sertleştirmesinin iç siyasi karşılığı vardır. Reuters’ın aktardığı değerlendirmelerde de Suriye geriliminin yaklaşan İsrail seçimleri bağlamında siyasi önem kazandığı görülmektedir.

Bu nedenle Ankara Netanyahu’nun her açıklamasını Türkiye’ye yönelik kesin savaş ilanı olarak okumamalıdır.

Bazı açıklamalar Tel Aviv’e değil, İsrail seçmenine yapılmaktadır.

Devlet aklı bunun ayrımını yapmak zorundadır.

ABD’NİN EN BÜYÜK KORKUSU: TÜRKİYE–İSRAİL ÇATIŞMASI

Türkiye ile İsrail arasında doğrudan askerî çatışma çıkması Washington açısından stratejik kâbus olur.

Çünkü bir tarafta ABD’nin Ortadoğu’daki en önemli güvenlik ortaklarından İsrail vardır.

Diğer tarafta NATO’nun en büyük ordularından birine sahip Türkiye vardır.

Böyle bir savaş ABD’nin bütün Ortadoğu mimarisini parçalayabilir.

Bu nedenle Washington’ın hızla “deconfliction”, yani çatışmayı önleme mekanizması kurmaya çalışması tesadüf değildir.
Bu aynı zamanda Türkiye’nin kullanabileceği bir diplomatik avantajdır.

Ankara, ABD’ye şu gerçeği gösterebilir:

İsrail’in kontrolsüz saldırıları sadece Suriye’yi değil, NATO’nun güney kanadını da istikrarsızlaştırabilir.

Bu güçlü bir diplomatik argümandır.

YENİ ORTADOĞU’NUN MERKEZİNDE TÜRKİYE VAR

Son yirmi yılda Türkiye’nin bölgesel kapasitesi önemli ölçüde değişmiştir.

Savunma sanayisi gelişmiştir.

İHA ve SİHA kapasitesi oluşmuştur.

Deniz gücü büyümüştür.

Kuzey Irak ve Suriye’de operasyon tecrübesi kazanılmıştır.

Katar’dan Somali’ye uzanan askerî ve diplomatik ağlar kurulmuştur.

Türk dünyasıyla ilişkiler derinleşmiştir.

Dolayısıyla İsrail’in Türkiye’yi sıradan bir bölge ülkesi gibi değerlendirmesi mümkün değildir.

Ancak Türkiye’nin de güç artışını sınırsız güç zannetmemesi gerekir.
Stratejik yükselişin en büyük düşmanı kibirdir.

TÜRKİYE İÇİN 7 AŞAMALI STRATEJİK YOL HARİTASI

Türkiye bundan sonra aynı anda birkaç sahayı yönetmek zorundadır:

Birincisi: Suriye’nin egemenliği güçlendirilmelidir.
Türkiye’nin nihai hedefi kalıcı işgal görüntüsü değil, kendi güvenliğini sağlayabilen Suriye devleti olmalıdır.

İkincisi: Türkiye–İsrail askerî temas hattı oluşturulmalıdır.
Diplomatik ilişkilerin kötü olması askerî iletişim kanallarının kapanmasını gerektirmez. Tam tersine, kriz döneminde bu hatlar daha önemlidir.

Üçüncüsü: Washington ile kriz yönetimi sürdürülmelidir.
ABD’nin Türkiye–İsrail savaşını istememesi Ankara açısından diplomatik kaldıraçtır.

Dördüncüsü: Arap ülkeleriyle güvenlik diplomasisi genişletilmelidir.
Suudi Arabistan, Katar, Ürdün, Irak, Pakistan ve Mısır gibi ülkelerle güvenlik diyaloğu ikili ilişkilerin ötesinde düşünülmelidir.

Beşincisi: Doğu Akdeniz unutulmamalıdır.
Türkiye–İsrail rekabetinin ikinci büyük sahası Suriye’den sonra Doğu Akdeniz olabilir.

Altıncısı: Hava ve füze savunması hızlandırılmalıdır.
Modern savaşların geleceğinde hava üstünlüğü, erken ihbar sistemleri, elektronik harp ve uzun menzilli füze savunması belirleyici olacaktır.

Yedincisi: Enformasyon savaşına hazırlık yapılmalıdır.
Savaş başlamadan önce algı savaşı başlar. Yanlış bilgilerle kamuoylarının tahrik edilmesi en az askerî provokasyon kadar tehlikelidir.

TÜRKİYE’NİN EN BÜYÜK GÜCÜ: SAVAŞ ÇIKARABİLMESİ DEĞİL, DÜZEN KURABİLMESİDİR

Büyük devlet olmak yalnızca güçlü orduya sahip olmak değildir.

Ordu savaşı kazanır.
Diplomasi savaşı önler.
Ekonomi savaşı sürdürebilir.

İstihbarat tehlikeyi önceden görür.
Devlet aklı ise bunların hepsini aynı hedefe yönlendirir.

Türkiye için asıl mesele İsrail’i askerî olarak tehdit etmek değildir.

Daha büyük hedef şudur:
Suriye’yi istikrara kavuşturmak, Irak’la bütünleşmek, Doğu Akdeniz’de denge kurmak, Türk dünyasıyla bağlantıyı genişletmek ve Ortadoğu’da savaş üreten değil düzen kuran merkez devlet olmak.

Bu başarıldığında Türkiye’nin gücü tank sayısıyla değil, etrafında oluşan düzenle ölçülmeye başlanacaktır.

EN TEHLİKELİ SENARYO: KONTROLSÜZ TIRMANMA

Türkiye ile İsrail’in planlı biçimde büyük savaşa girmesinden daha tehlikeli bir ihtimal vardır:

Kazayla savaş.
Bir İsrail uçağının Türk hava savunmasına yaklaşması…

Bir Türk unsurunun yanlışlıkla hedef alınması…

Suriye’de Türk personelinin hayatını kaybetmesi…
Yanlış radar değerlendirmesi…
Kontrolsüz misilleme…

Ardından birkaç saat içinde diplomatik krizin askerî çatışmaya dönüşmesi mümkündür.

Barrack’ın “sakin kafaların gerilimin büyümesini engellediği” yönündeki açıklamasının önemi de burada ortaya çıkmaktadır.
21.yüzyılda büyük savaşların bir kısmı bilinçli kararlarla değil, yanlış hesaplamalar zinciriyle başlayabilir.

Bu nedenle stratejik akıl, en güçlü silah kadar değerlidir.

TÜRKİYE’YE KURULABİLECEK EN BÜYÜK TUZAK, BAŞKASININ TAKVİMİYLE HAREKET ETMEKTİR

Bugün Türkiye ile İsrail arasındaki gerilim gerçektir.

Suriye üzerindeki çıkar çatışması gerçektir.
Ebu Zuhur saldırısı ciddi bir uyarıdır.

ABD’nin çatışmayı önleme mekanizması arayışı durumun ciddiyetini göstermektedir.

İsrail üzerindeki diplomatik baskının artması da gerçektir.

Fakat bunlardan;
“yarın savaş çıkacak”,
“İsrail çöktü”,
“Türkiye kesin savaşa girecek”,
“bütün bölge Türkiye’nin kontrolüne geçti”
gibi sonuçlar çıkarmak stratejik analiz değil, temennilerin gerçeklerin önüne geçirilmesi olur.

Türkiye’nin önündeki yol daha zordur ama daha değerlidir:

Gücünü göstermek fakat tüketmemek.
Suriye’yi korumak fakat yükünü sonsuza kadar taşımamak.
İsrail’i caydırmak fakat kendisini erken savaşa sürükletmemek.
ABD ile pazarlık etmek fakat iradesini Washington’a teslim etmemek.
Bölgesel ittifaklar kurmak fakat mezhep savaşlarına düşmemek.
Askerî kapasitesini büyütürken ekonomik, diplomatik ve teknolojik kapasitesini aynı ölçüde geliştirmek.

Çünkü büyük devletlerin en önemli silahı sadece orduları değildir.

Zamanlamadır.
Türkiye bugün belki de tam olarak bu sınavdan geçmektedir.

Kendisine dayatılan oyunu oynamak mı?
Yoksa oyunun kurallarını değiştirmek mi?

Türkiye açısından gerçek stratejik zafer, bir Türk–İsrail savaşının çıkması değildir.

Gerçek zafer, Türkiye’nin savaşmadan kendi güvenlik mimarisini kurması; Suriye’nin parçalanmasını önlemesi; bölgesel ittifaklarını büyütmesi ve rakiplerini kendi belirlediği dengeye razı etmesidir.

Çünkü tarihte kalıcı güç, en fazla savaşanların değil;

hangi savaşa gireceğini, hangi savaştan uzak duracağını ve ne zaman masaya oturacağını bilen devletlerin elinde kalmıştır.

Yazar