Pazar günü, takvimin en tuhaf günüdür. Bir tarafı bitmiş bir haftanın yorgun yatağına uzanır, diğer tarafı yarın sabahın alarm sesine çarpar.
Çoğumuz “dinleniyoruz” derken aslında zihnimizde pazartesinin yapılacaklar listesini temize çekiyoruz. Peki, gerçekten duruyor muyuz, yoksa sadece bir sonraki koşu için nefes mi tutuyoruz?

Dinlenme Bir Zorunluluk mu?
Modern çağda “dinlenmek” bile bir performansa dönüştü. Sosyal medyada paylaşılan o mükemmel kahve fincanları, özenle yerleştirilmiş kitaplar ve “huzurlu pazarlar” etiketleri… Sanki huzuru hissetmek yetmiyor da, onu bir proje gibi yönetmemiz gerekiyormuş gibi. Oysa gerçek pazar, bazen hiçbir şey yapmamanın verdiği o tuhaf suçluluk duygusudur.

  • Pazarın Sessizliği: Bu sessizlik her zaman huzur vermez; bazen hafta içi gürültüyle bastırdığımız o iç sesin aniden bağırmaya başlamasıdır.
  • Geçici Ateşkes: İş e-postalarıyla kişisel hayatımız arasındaki o ince sızının, akşam üstü hüzünlü bir “pazar akşamı sendromuna” dönüşmesidir.
    Sessizlikten Kaçmak mı, Sessizliğe Sığınmak mı?
    Yazının başında “sessizliğin içindeki anlamları keşfetmeliyiz” demiştik. Ama dürüst olalım; çoğumuz sessizlikten korkuyoruz. Çünkü sessizlik, kendimizle baş başa kalmak demek. Yanımızdaki dostun sessiz varlığından keyif almak büyük bir erdem, evet; ama o sessizlikte bir boşluk hissetmemek daha büyük bir başarı.
    Belki de bu pazar, huzuru “aramayı” bırakmalıyız. “İyi ki varsın” demenin bin bir yolu olduğu gibi, “bugün sadece kendimleyim ve bu biraz can sıkıcı olsa da sorun değil” demenin de bir değeri var.
    Sonuç Yerine: Yarın Gelmeden Bugünün Hakkını Verin
    Pazar günü, pazartesiye giden bir köprü değildir; başlı başına bir adadır. Yarının stresiyle bu adayı kirletmek yerine, o meşhur “pazar akşamı hüznünü” bile olduğu gibi kabul etmek gerek. Sessizlikte bir anlam bulamıyorsanız, en azından gürültüsüzlüğün tadını çıkarın.
    Çünkü en büyük lüks, bir şeyler söylemek ya da bir şeyler hissetmek zorunda kalmadan, sadece “olabilmektir.”

Yazar