Rafet ULUTÜRK
Bazen bir ülkenin değişen ağırlığını anlamak için dostlarının ne söylediğinden çok, geçmişte ona en sert şekilde karşı çıkmış isimlerin ne söylemeye başladığına bakmak gerekir.
Bulgaristan’da uzun yıllar Türkiye ve Türkler karşıtı sert söylemleriyle tanınan ATAKA lideri Volen Siderov’un geçmiş siyasi çizgisi bu bakımdan iyi biliniyor. 2009’da Türkiye’den Bulgaristan’a oy kullanmaya giden soydaşlara karşı protestolara katılmış, 2010’da Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğine açıkça karşı çıkmış, yıllarca Ankara’ya yönelik sert bir siyasi dil kullanmıştı.
İşte bu geçmiş nedeniyle, bugün Siderov’un Türkiye’yi bölgesel denklemde daha farklı değerlendirdiğini gösteren ifadeler kullanması ayrıca dikkat çekicidir.
Kullanıcının aktardığı konuşmada Siderov’un, İsrail ile Türkiye arasında bir tercih yapılacaksa Türkiye’ye yakın durulması gerektiğini; Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında oluşan yeni güvenlik mimarisinin önem taşıdığını ve Türkiye’nin bölge ülkelerine daha adil yaklaşan bir aktör olduğunu savunduğu görülüyor.
Bu ifadelerin tam kaydını bağımsız bir kaynakta eksiksiz doğrulayamadığım için sözcüğü sözcüğüne alıntılamak yerine, ortaya koyduğu stratejik fikri ele almak daha doğru olacaktır.
Çünkü tartışılması gereken kişi değil, Türkiye hakkında oluşmaya başlayan yeni algıdır.
DÜN “TEHDİT” DİYENLER BUGÜN NEDEN TÜRKİYE’Yİ KONUŞUYOR?
Bu değişimi küçümsememek gerekir.
Bir siyasetçi yıllarca Türkiye’ye kuşkuyla bakmışsa ve yıllar sonra Türkiye’nin bölgesel öneminden söz etmeye başlamışsa, burada yalnızca kişisel fikir değişikliği aramak yeterli değildir.
Bölgesel güç dengeleri değişmiştir.
Türkiye değişmiştir.
Dünya değişmiştir.
Ve belki hepsinden önemlisi:
Türkiye artık sadece hakkında karar verilen bir ülke değil, kararların onsuz alınmasının giderek zorlaştığı bir ülke hâline gelmektedir.
İşte stratejik dönüşüm budur.
TÜRKİYE–SUUDİ ARABİSTAN–PAKİSTAN HATTI NEDEN ÖNEMLİ?
7 Ağustos 2026’da Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması sıradan bir diplomatik metin değildir.
Anlaşmanın temel prensibi son derece güçlüdür:
Taraflardan birine yapılacak silahlı saldırı, diğerlerine yapılmış sayılacaktır. Türkiye’nin resmî açıklamasına göre anlaşma kolektif caydırıcılığı güçlendirmeyi, savunma iş birliğini geliştirmeyi ve bölgesel güvenliğe katkı sağlamayı amaçlamaktadır.
Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan da anlaşmanın teknik bakımdan NATO’nun 5. maddesine benzer bir kolektif savunma anlayışı taşıdığını belirtmiştir.
Daha sonra üç ülke bu mekanizmayı kurumsallaştırmak amacıyla ortak bir sekretarya oluşturulması konusunda da anlaşmıştır.
Bunun anlamını doğru okuyalım.
Bir tarafta Türkiye’nin askerî kapasitesi ve savunma sanayii.
Bir tarafta Pakistan’ın stratejik ve nükleer caydırıcılığı.
Bir tarafta Suudi Arabistan’ın ekonomik ve enerji gücü.
Bunların aynı güvenlik mimarisi içinde buluşması, yalnızca üç ülkenin yakınlaşması değildir.
Yeni bir bölgesel denge arayışıdır.
FAKAT BU YAPI “BİRİNE KARŞI BLOK” OLARAK OKUNMAMALI
Burada Türkiye’nin çizgisindeki önemli fark ortaya çıkıyor.
Ankara’nın resmî açıklamasında anlaşmanın herhangi bir ülkeyi hedeflemediği özellikle vurgulandı.
Türkiye aynı zamanda diyaloğu, diplomatik çözümü ve uluslararası hukuka dayalı bölgesel düzeni savunduğunu ifade ediyor.
Bu ayrıntı son derece önemlidir.
Çünkü Türkiye’nin hedefi yalnızca yeni bir askerî blok oluşturmak olmamalıdır.
Asıl büyük hedef şudur:
Bölgenin güvenliğini yalnızca dış güçlerin hesaplarına bırakmayan, bölge ülkelerinin birbirleriyle konuşabildiği bir güvenlik mimarisi oluşturmak.
Bu nedenle mesele Türkiye–Suudi Arabistan–Pakistan üçgeninden daha büyüktür.
Türkiye, Suudi Arabistan, Pakistan ve Mısır dışişleri bakanlarının Haziran 2026’daki R4 toplantısında bölgesel barış, güvenlik ve istikrar için koordinasyon vurgusu yapmaları da aynı arayışın başka bir göstergesidir.
TÜRKİYE’NİN ASIL SERMAYESİ: GÜÇ İLE MERHAMETİ AYNI CÜMLEDE TUTABİLMEK
İşte burada önceki yazılarımızdaki temel düşünceye yeniden dönüyoruz:
Türk zalime bile zulmetmez.
Bu sözü romantik bir slogan olarak değil, devlet aklı olarak okumamız gerekir.
Çünkü Türkiye’nin gelecekteki avantajı yalnızca silah üretmesi değildir.
KAAN yapabilir.
SİHA üretebilir.
Füze geliştirebilir.
Donanmasını büyütebilir.
Ama bütün bunların üzerine başka bir sermaye koymak zorundadır:
Güven.
Türkiye’nin çevresindeki toplumlar şunu hissederse stratejik ağırlığı katlanır:
“Türkiye güçlüdür ama bizi ezmek istemiyor.”
“Türkiye çıkarını korur ama bizi aşağılamaz.”
“Türkiye masaya geldiğinde sadece kendi payını değil, ortak çözümü de konuşur.”
İşte güç ile medeniyetin birleştiği nokta budur.
DEVLETLERE “UŞAK” GİBİ BAKAN DÜZEN SÜRDÜRÜLEMEZ
Siderov’a atfedilen değerlendirmedeki en dikkat çekici eleştirilerden biri de uluslararası ilişkilerde bazı güçlerin diğer devletleri eşit ortak olarak değil, kendilerine tabi aktörler gibi görmesi meselesidir.
Bunu yalnızca İsrail’e indirgemek eksik olur.
Büyük güç siyasetinin tarih boyunca temel sorunlarından biri budur.
Güçlü olan bazen küçük devleti ortak değil araç görür.
Onun güvenliğini değil kendi güvenliğini düşünür.
Onun ekonomisini değil kendi çıkarını düşünür.
Sonra bir gün güç dengesi değişir.
Ve yıllarca aşağılanan toplumlar başka ittifak arayışlarına girer.
Türkiye’nin fark üretmesi gereken yer tam burasıdır:
Hiyerarşik ittifak değil, onurlu ortaklık.
TÜRK DEVLET AKLININ GELECEK FORMÜLÜ: “BİZİM UYDU DEVLETLERİMİZ” DEĞİL, “BİZİMLE YÜRÜMEK İSTEYEN DEVLETLER”
Büyük Türkiye tahayyülünü de burada doğru tarif etmeliyiz.
Türkiye’nin büyüklüğü çevresinde emir verdiği küçük ülkelerin sayısıyla ölçülmemelidir.
Bu 19. yüzyıl anlayışıdır.
21. yüzyılın gerçek stratejik gücü şudur:
Devletlerin kendi iradeleriyle sizinle çalışmak istemesi.
Neden?
Çünkü Türkiye güvenilir.
Çünkü Türkiye üretim ortağı olabilir.
Çünkü Türkiye savunma sanayii paylaşabilir.
Çünkü Türkiye kriz anında yanında durabilir.
Çünkü Türkiye sizi kendisine tabi kılmadan birlikte hareket edebilir.
İşte böyle bir Türkiye Balkanlardan Kafkasya’ya, Orta Doğu’dan Afrika’ya kadar etkisini büyütebilir.
BALKANLARDA BUNUN ANLAMI ÇOK DAHA BÜYÜK
Volen Siderov örneği özellikle Bulgaristan açısından düşündürücüdür.
Çünkü Türkiye–Bulgaristan ilişkilerinde geçmişten kalan ağır hafızalar vardır.
Biz Bulgaristan Türkleri bunu çok iyi biliriz.
Asimilasyon vardır.
İsim değiştirmeler vardır.
Göç vardır.
Ayrımcılık vardır.
Fakat Türkiye bütün Bulgar halkını düşman ilan ederek hareket etmemiştir.
Doğru strateji de budur.
Bizim mücadelemiz bir milletle değil, adaletsizlikle olmalıdır.
Bunu önceki yazımızda şu cümleyle ifade etmiştik:
Hafıza güçtür, nefret zaaftır.
Geçmişi unutmayacağız.
Belgeleri arşivleyeceğiz.
Şehitlerimizi unutmayacağız.
Haklarımızı arayacağız.
Fakat çocuklarımızı başka milletlere nefretle büyütmeyeceğiz.
Çünkü bizim iddiamız daha büyüktür.
BUGÜN SİDEROV’UN BİLE GÖRDÜĞÜ ŞEY NE?
Belki de asıl soru budur.
Dün Türkiye’nin yükselişini tehdit olarak gören bir Bulgar milliyetçisi bugün neden Türkiye’nin yanında durulmasını tartışıyor?
Çünkü dünya yeni bir güç dengesi arıyor.
Avrupa kendi güvenliğini yeniden düşünüyor.
Orta Doğu yeniden şekilleniyor.
ABD’nin bölgedeki geleneksel güvenlik mimarisi tartışılıyor.
Rusya ile Batı arasındaki rekabet sürüyor.
Asya yükseliyor.
Enerji yolları değişiyor.
Ve bütün bu hatların ortasında Türkiye bulunuyor.
Karadeniz’e bakıyorsunuz: Türkiye.
Balkanlara bakıyorsunuz: Türkiye.
Kafkasya’ya bakıyorsunuz: Türkiye.
Doğu Akdeniz’e bakıyorsunuz: Türkiye.
Orta Doğu’ya bakıyorsunuz: Türkiye.
Türk dünyasına bakıyorsunuz: yine Türkiye.
Bu kadar çok stratejik hattın kesiştiği başka çok az devlet vardır.
TÜRKİYE’NİN EN BÜYÜK HATASI NE OLUR?
Gücünü fark edip kibre kapılması.
İşte bundan özellikle kaçınmamız gerekir.
Çünkü bugün başka devletlere yönelttiğimiz eleştirinin aynısını yarın bize yöneltmemeleri gerekir.
“Türkiye güçlendi ve artık herkese tepeden bakıyor.”
Böyle bir Türkiye istemiyoruz.
Bizim hedefimiz:
Hesaba katılan Türkiye.
Güvenilen Türkiye.
Caydırıcı Türkiye.
Ama adaletli Türkiye.
Büyüklük başkalarını küçültmek değildir.
Gerçek büyüklük, güçlü olduğunuz hâlde karşınızdakinin onurunu koruyabilmektir.
TÜRKİYE’NİN STRATEJİK MARKASI “ADALET” OLMALIDIR
Devletlerin markaları vardır.
Bazıları teknolojiyle anılır.
Bazıları finansla.
Bazıları askerî güçle.
Bazıları enerjiyle.
Türkiye bunların hepsini geliştirmelidir.
Fakat bunların üzerine bir kelime daha koymalıdır:
ADALET.
Bir Afrika ülkesi Türkiye’ye baktığında:
“Bize sömürgeci gibi yaklaşmayacak.”
demeli.
Bir Balkan ülkesi:
“Türkiye bizim egemenliğimize saygı gösterecek.”
demeli.
Bir Türk Cumhuriyeti:
“Türkiye bize ağabeylik taslamak yerine eşit ortak olarak yaklaşacak.”
demeli.
Bir Arap ülkesi:
“Türkiye bizi kendi hesabında piyon olarak görmeyecek.”
diyebilmelidir.
İşte gerçek yumuşak güç budur.
TÜRKİYE–PAKİSTAN–SUUDİ ARABİSTAN ÜÇGENİNİN GERÇEK GÜCÜ DE BURADA
Bu üçlü yalnızca askerî bir anlaşma olarak kalırsa önemli olur.
Ama ekonomik, teknolojik, akademik ve diplomatik iş birliğine dönüşürse tarihî hâle gelir.
Savunma sanayisinde ortak üretim.
Enerji yatırımları.
Yapay zekâ.
Uzay teknolojileri.
Lojistik.
Limanlar.
Ticaret koridorları.
Ortak finans mekanizmaları.
Üniversiteler.
Gençlik değişimleri.
Bunlar geliştirilirse ortaya yalnızca savunma ittifakı çıkmaz.
Yeni bir stratejik ekosistem doğar.
Asıl büyük mesele budur.
GELECEK TÜRKİYE’NİN YANINDA OLMAK İSTEYENLERİN SAYISINI ARTIRMAKTIR
Türkiye’nin hedefi dünyaya:
“Biz güçlüyüz, bize boyun eğin.”
demek olmamalıdır.
Hedef:
“Bizimle yürürseniz birlikte güçleniriz.”
diyebilmek olmalıdır.
İki cümle arasındaki fark medeniyet farkıdır.
Birincisi korku üretir.
İkincisi ortaklık üretir.
Korku üzerine kurulan ittifaklar güç dengesi değişince çözülür.
Çıkar ve güven üzerine kurulan ortaklıklar ise çok daha uzun yaşar.
TÜRK ZALİME BİLE ZULMETMEZ: İŞTE STRATEJİNİN ÖZÜ
Bu nedenle yazının başındaki söze yeniden dönüyorum.
“Türk zalime bile zulmetmez.”
Bu cümle zayıflığın değil, kendine hâkim gücün ifadesidir.
Türk mazlumu korur.
Kendini savunur.
Hakkını yedirmez.
Gerektiğinde savaşır.
Ama intikam duygusunu devlet politikası hâline getirmez.
Suçlu ile masumu ayırır.
Rakibiyle bile konuşabilecek kapıyı tamamen kapatmaz.
Çünkü devlet aklı öfkeyle değil, gelecekle ilgilenir.
SON SÖZ: DÜN BİZE KARŞI OLANLAR BUGÜN TÜRKİYE’Yİ TERCİH SEÇENEĞİ OLARAK GÖRÜYORSA BUNU DOĞRU OKUMALIYIZ
Volen Siderov’un siyasi geçmişine baktığımızda bunu daha iyi anlarız.
Bir zamanlar Türkiye’nin AB üyeliğine karşı gösteriler yapan, Bulgaristan’daki Türk siyasi varlığına sert şekilde karşı çıkan bir siyasetçinin bugün Türkiye’nin bölgesel öneminden söz etmesi bize önemli bir şey anlatıyor:
Türkiye değişen dünyanın merkez aktörlerinden biri hâline geliyor.
Fakat bizi asıl ilgilendirmesi gereken bundan sonraki aşamadır.
Güçlenirken ne olacağız?
Başkalarını ezen yeni bir güç mü?
Yoksa güçlü olduğu hâlde adaletinden vazgeçmeyen bir devlet mi?
Ben Türkiye’nin tarihî iddiasının ikincisi olması gerektiğine inanıyorum.
Çünkü Türkiye’nin gerçek büyüklüğü başka ülkeleri kendisine “uşak” yapmak değildir.
Türkiye’nin büyüklüğü, bağımsız devletlerin kendi iradeleriyle “Türkiye ile yürümek bizim için daha güvenlidir” diyebilmesini sağlamaktır.
İşte 21. yüzyıldaki gerçek zafer budur.
Silahınız güçlü olacak.
Ekonominiz güçlü olacak.
Teknolojiniz güçlü olacak.
Ordunuz güçlü olacak.
Diplomasiniz güçlü olacak.
Fakat bütün bunların üzerinde bir kelime bulunacak:
ADALET.
Çünkü Türkiye’nin gelecekte kurabileceği en büyük ittifak, yalnızca devletlerle imzaladığı anlaşmalar değildir.
Dünyanın farklı toplumlarının vicdanında oluşturduğu güvendir.
Ve bir gün Türkiye’ye yıllarca mesafeli durmuş insanların bile:
“Gelecek kurulurken Türkiye’nin yanında olmak gerekir.”
demeye başlaması, askerî güç kadar önemli bir stratejik göstergedir.

АКО ДОРИ ВОЛЕН СИДЕРОВ ВИЖДА РАЗЛИКАТА В ТУРЦИЯ, СТРУВА СИ ДА СЕ ЗАМИСЛИМ
Volen Siderov Bile Türkiye’deki Farkı Görüyorsa:
BGSAM Başkan Yardımcısı Nevzat Öztürk’ten BULTÜRK’E Ziyaret
Türkiye’den Kırım Tatarlarının güvenliği için güçlü mesaj
Gagauz Yeri’nde seçim krizinde düğüm çözüldü
Azerbaycan ve Türkmenistan’dan vize kolaylığı için iş birliği
Isık Göl kıyısında göçebe kültürleri buluşturan etno müzik festivali başladı
ŞİÖ+ formatı Türk dünyası ve Orta Koridor için yeni fırsat sunuyor