Rafet ULUTÜRK

Başkasının Oyununda Taş mı, Kendi Geleceğinin Kurucusu mu?

İslam dünyasının bugünkü manzarasına uzaktan baktığımızda büyük bir çelişki görüyoruz.

Bir tarafta yaklaşık iki milyarlık insan gücü, genç nüfus, enerji kaynakları, stratejik boğazlar, kadim şehirler, büyük pazarlar ve Afrika’dan Orta Asya’ya uzanan benzersiz bir coğrafya…

Diğer tarafta savaşlar, iç çatışmalar, ekonomik bağımlılıklar, mezhep gerilimleri, siyasi parçalanmalar, teknoloji açığı ve milyonlarca insanı yerinden eden krizler…

Bu çelişki bize çok önemli bir gerçeği söylüyor:

İslam dünyasının temel problemi kaynak kıtlığı değil, sahip olduğu kaynakları ortak stratejik güce dönüştürememesidir.

Yıllardır yaşanan her felaketi yalnız “emperyalizmin oyunu” diyerek açıklamak da yeterli değildir.

Evet, büyük güçler çıkarlarının peşindedir.

Evet, tarihte “böl ve yönet” politikaları uygulanmıştır.

Evet, bugün de ülkelerin iç çelişkilerinden yararlanılmaktadır.

Fakat daha zor soruyu kendimize sormak zorundayız:

Dışarıdaki güçlerin bizim üzerimizde oyun kurabilmesini mümkün kılan içerideki zaaflarımız nelerdir?

Çünkü stratejik akıl, yalnız düşmanın planını görmek değildir.

Kendi zayıflığını da görebilmektir.

BİR ELİN PARMAKLARI: FARKLILIK ZAYIFLIK DEĞİLDİR

Bir el düşünelim.

Beş parmağın hiçbiri birbirinin aynısı değildir.

Boyları farklıdır.
Şekilleri farklıdır.
Görevleri farklıdır.

Ama hiç kimse küçük parmak başparmağa benzemiyor diye onu kesip atmaz.

Çünkü parmakların farklılığı elin zayıflığı değil, işlevinin kaynağıdır.

İslam dünyasının belki de yeniden öğrenmesi gereken hakikat budur.

Türk’üyle, Arabıyla, Kürt’üyle, Fars’ıyla, Boşnak’ıyla, Arnavut’uyla, Afrikalısıyla, Asyalısıyla…

Farklı mezhep, gelenek ve kültürleriyle…

Mesele herkesi aynılaştırmak değildir.

Mesele farklılıkları çatışma sebebi olmaktan çıkarıp ortak gücün parçaları hâline getirmektir.

Çünkü medeniyetler farklılıklarını yok ederek değil, onları yönetebilecek ortak hukuk ve ortak gelecek bilinci geliştirerek büyür.

ASIL KRİZ: GÜVENİN ÇÖKMESİ

Paylaşılan ikinci görselde çok çarpıcı bir ifade var:

«”Biriyle el sıkıştıktan sonra beşi de yerinde mi diye parmaklarını saymak zorundasın.”»

Bu söz yalnız bireysel ilişkiler için değil, devletler için de okunabilir.

Çünkü güven kaybolduğunda işbirliği pahalılaşır.

İnsan insana güvenmez.
Tüccar ortağına güvenmez.

Vatandaş kurumlarına güvenmez.
Devlet komşusuna güvenmez.

Ülkeler birbirlerine güvenmeyince güvenliklerini başka güçlerin garantisine teslim etmeye başlar.

İşte o noktada dış bağımlılık başlar.

Bu nedenle İslam dünyasının belki de en büyük sermaye açığı dolar, petrol veya altın değildir.

Güvendir.
Güven olmadan ekonomik birlik kurulamaz.

Güven olmadan savunma işbirliği yapılamaz.

Güven olmadan ortak teknoloji geliştirilemez.

Güven olmadan ortak gelecek kurulamaz.

EMPERYALİZMİN YENİ YÜZÜ

Emperyalizmi hâlâ yalnız askerlerin sınırı geçmesi şeklinde düşünürsek 21. yüzyılı anlayamayız.

Eski dünyada bir ülkeyi kontrol etmek için ordular gönderiliyordu.

Yeni dünyada ise ülkenin mutlaka işgal edilmesi gerekmiyor.

Teknolojisini kontrol edebilirsiniz.
Finans sistemini dışarıya bağımlı hâle getirebilirsiniz.

Savunma sistemlerinin kritik parçalarını siz üretebilirsiniz.

Verisini sizin şirketleriniz toplayabilir.
Enerji yollarını yönlendirebilirsiniz.

İletişim platformlarını kontrol edebilirsiniz.
Yetişmiş insanlarını kendi ekonominize çekebilirsiniz.

Ülkenin bayrağı yine dalgalanır.
Parlamentosu yine çalışır.
Seçimleri yine yapılır.
Fakat stratejik karar alanı giderek daralabilir.

Bu nedenle çağımızın bağımsızlık tanımını değiştirmeliyiz.

Bağımsızlık yalnız toprağını kontrol etmek değil, geleceğin hakkında özgür karar verebilecek kapasiteye sahip olmaktır.

21.YÜZYILIN SÖMÜRGESİ TOPRAK DEĞİL, ZİHİNDİR

Yeni çağda en büyük mücadelelerden biri insan zihni üzerinde yürümektedir.

Bir ülkenin gençleri kendi medeniyetini yalnız geçmişin nostaljik hikâyeleri üzerinden tanıyorsa büyük bir problem vardır.

İbn Sina’yı anlatmak önemlidir.
Farabi’yi anlatmak önemlidir.

Harezmi’yi, Biruni’yi, İbn Haldun’u, Ali Kuşçu’yu anlatmak önemlidir.

Fakat bundan daha önemli bir soru vardır:

Bugünün İbn Sinalarını nerede yetiştiriyoruz?

Bugünün Harezmi’si hangi laboratuvarda çalışıyor?

Bugünün Biruni’sine hangi araştırma bütçesini veriyoruz?

Medeniyet yalnız geçmişiyle övünerek yaşayamaz.

Geçmiş, geleceği inşa etmek için kullanılmıyorsa zamanla müze malzemesine dönüşür.

Bu nedenle yeni mücadele üniversitelerdedir.

Laboratuvarlardadır.
Teknoparklardadır.
Veri merkezlerindedir.
Yapay zekâ merkezlerindedir.
Uzay araştırmalarındadır.

İSLAM DÜNYASI FAKİR DEĞİL, PARÇALI

Ortadoğu’nun enerji kaynakları…
Orta Asya’nın madenleri…

Türkiye’nin üretim ve sanayi kapasitesi…
Körfez’in sermayesi…

Pakistan ve diğer ülkelerin insan kaynakları…

Malezya ve Endonezya’nın üretim potansiyeli…

Afrika’nın genç nüfusu ve doğal kaynakları…

Bunlar tek tek değerlendirildiğinde önemlidir.

Fakat birbirini tamamlayan bir ekonomik mimariye dönüştürülebilirse ortaya çok daha farklı bir güç çıkar.

Sorun burada başlamaktadır.

Kaynaklarımız aynı coğrafyada bulunuyor fakat çoğu zaman stratejilerimiz aynı masada buluşmuyor.

BİRBİRİMİZLE REKABET EDERKEN BAŞKALARINI ZENGİNLEŞTİRİYORUZ

Belki de üzerinde en fazla düşünmemiz gereken çelişkilerden biri budur.

İki bölge ülkesi birbirinden korkuyor.

İkisi de silahlanıyor.

Fakat silahları çoğu zaman başka ülkelerden satın alıyor.

Sonuç?

İki ülkenin bütçesi zayıflıyor.

Dışarıdaki üreticinin sanayisi güçleniyor.

İki taraf da kendisini daha güvende hissetmediği için yeniden silah alıyor.

Böylece korku ekonomik sisteme dönüşüyor.

Benzer durum teknoloji, ilaç, yazılım, iletişim ve finans alanlarında da görülebiliyor.

Biz birbirimizden korktukça başkalarına bağımlı hâle geliyorsak, burada yalnız güvenlik problemi değil, stratejik mimari problemi vardır.

BÖL VE YÖNETİN PANZEHİRİ: BİRLEŞ VE ÜRET

“Böl ve yönet” politikasına karşı verilecek cevap yalnız “birlik olalım” sloganı değildir.

Daha güçlü bir cevap gerekir:

Birleş ve üret.
Ortak üniversite kur.
Ortak teknoloji geliştir.
Ortak yatırım fonları oluştur.
Ortak enerji projeleri yap.
Ortak lojistik koridorları geliştir.
Ortak afet müdahale kapasitesi oluştur.
Ortak bilim programları başlat.

Gençleri birbirlerinin ülkelerinde okut.

Şirketleri ortak yatırımlara yönlendir.

Çünkü ekonomik olarak birbirine bağlanan ülkelerin siyasi çatışma maliyeti yükselir.

En kalıcı birlik duygusal birlikten çok, karşılıklı çıkar üreten kurumsal birliktir.

BİRLİK DEMEK TEK DEVLET DEMEK DEĞİLDİR

Burada önemli bir yanlış anlamayı ortadan kaldırmak gerekiyor.

İslam dünyasının birlikte hareket etmesi bütün ülkelerin tek devlet altında toplanması anlamına gelmez.

21.yüzyılın gerçekçi modeli bu değildir.

Her devlet bağımsızlığını korur.
Her toplum kültürünü korur.
Her ülke kendi yönetimini sürdürür.

Fakat belirli stratejik alanlarda ortak hareket edilebilir.

Enerjide…
Ticarette…
Savunma sanayiinde…
Teknolojide…
Gıda güvenliğinde…
Afet yönetiminde…
Üniversitelerde…
Diplomaside…

Birlik artık bayrakları birleştirmek değil, kapasiteleri birbirine bağlamak şeklinde düşünülmelidir.

ÖNCE ORTAK ORDU DEĞİL, ORTAK AKIL

Zaman zaman “İslam ordusu kurulmalı” deniliyor.

Fakat bundan önce cevaplanması gereken çok daha temel bir soru vardır:

Ortak tehdit tanımımız var mı?

Bir ülkenin tehdit gördüğünü diğer ülke müttefik görüyorsa ortak güvenlik sistemi nasıl kurulacaktır?

Bu nedenle önce ortak stratejik akıl oluşturulmalıdır.

Savunma bakanlıkları arasında sürekli diyalog…

Dışişleri kurumları arasında koordinasyon…

Üniversiteler arasında güvenlik araştırmaları…

Düşünce kuruluşları arasında gelecek senaryoları…

Ortak siber güvenlik çalışmaları…

İstihbarat ve terörle mücadelede hukuk temelli işbirliği…

Önce birbirimizin kaygılarını anlayacağız.

Sonra ortak çıkarlarımızı belirleyeceğiz.

Ardından ortak kapasite geliştireceğiz.

İSLAM DÜNYASININ STRATEJİK BEYNİ KURULMALIDIR

Büyük devletleri büyük yapan yalnız orduları değildir.

Devletin arkasında çalışan büyük bir düşünce mekanizması vardır.

Üniversiteler…
Düşünce kuruluşları…
Araştırma merkezleri…

İstihbarat analiz birimleri…

Teknoloji şirketleri…
Savunma laboratuvarları…
Ekonomi merkezleri…

Binlerce insan yalnız bugünü değil, 10, 20, 30 ve 50 yıl sonrasını düşünür.

İslam dünyasının da benzer bir Stratejik Gelecek Ağına ihtiyacı vardır.

Bu merkez her gün “Bugün ne oldu?” sorusunu sormamalıdır.

Asıl soruları şunlar olmalıdır:
2035’te dünya ekonomisi nereye gidiyor?

2040’ta hangi enerji kaynakları belirleyici olacak?

2050’nin kritik teknolojileri hangileri olacak?

Su savaşları nerelerde çıkabilir?

Yeni ticaret koridorları nerelerden geçecek?

Yapay zekâ hangi meslekleri ortadan kaldıracak?

Gıda güvenliği hangi ülkeleri zorlayacak?

Dünya nüfusunun ağırlık merkezi nereye kayacak?

Geleceği araştırmayan millet, geleceği planlayan milletlerin hesabına dâhil olur.

2050 İSLAM DÜNYASI VİZYONU

Artık günlük kriz yönetiminden medeniyet planlamasına geçilmelidir.

İslam ülkeleri önümüzdeki 25-30 yılı kapsayan ortak bir kalkınma perspektifi geliştirebilir.

Bunun temel sütunları şunlar olmalıdır:

İnsan – Bilim – Teknoloji – Üretim – Ticaret – Güvenlik – Kültür – Hafıza.

Her ülkenin her şeyi üretmesi gerekmez.

Türkiye belirli savunma ve sanayi alanlarında ilerleyebilir.

Başka ülkeler enerji teknolojilerine yoğunlaşabilir.

Bazıları finans merkezlerine dönüşebilir.

Bazıları tarım ve gıda teknolojilerinde uzmanlaşabilir.

Bazıları yapay zekâ, yazılım ve yarı iletkenlere yatırım yapabilir.

Bazıları lojistik merkez olabilir.

Böylece rekabet eden ekonomilerden birbirini tamamlayan ekonomilere geçilebilir.

EN BÜYÜK PETROL KUYUSU: ÇOCUKLARIMIZ

İslam dünyasının geleceğini petrol kuyuları belirlemeyecek.

Çocuklarımız belirleyecek.

Bir çocuğu iyi yetiştirmek, geleceğe açılmış stratejik bir yatırımdır.

Matematik bilen…
Kodlama bilen…
Tarihini bilen…
Dünya dillerini konuşabilen…
Eleştirel düşünebilen…

Bilim üretebilen…
Ahlak ile liyakati birlikte taşıyan…

Genç kuşaklar yetiştirmeden hiçbir büyük medeniyet projesi gerçekleşemez.

Bir devletin gerçek serveti yer altındaki petrol değil, sınıftaki çocuktur.

Petrol tükenir.
Maden tükenir.
Para kaybedilir.
Ama iyi yetişmiş insan yeniden üretir.

FİLİSTİN: VİCDANIN YANINDA KAPASİTE SINAVI

Filistin meselesi İslam dünyasının ortak vicdanında çok önemli bir yere sahiptir.

Fakat yılların tecrübesi bize bir başka gerçeği göstermektedir:

Vicdan tek başına jeopolitik sonuç üretmez.

Vicdanın arkasına kapasite koymak gerekir.

Diplomasi gerekir.
Uluslararası hukuk gerekir.

Ekonomik ağırlık gerekir.
Medya kapasitesi gerekir.

İnsani yardım organizasyonu gerekir.
Küresel kamuoyuna erişim gerekir.

Devletler arasında koordinasyon gerekir.

Dolayısıyla Filistin yalnız dayanışma meselesi değildir.

Aynı zamanda İslam dünyasının ortak hareket kabiliyetinin sınavlarından biridir.

TÜRKİYE’NİN STRATEJİK ROLÜ: HÂKİM OLMAK DEĞİL, BAĞLAMAK

Türkiye açısından önümüzde büyük bir tarihî fırsat bulunmaktadır.

Fakat Türkiye’nin rolünü doğru tarif etmek gerekir.

Türkiye’nin amacı başkalarına hükmetmek değil, bölgeleri birbirine bağlayan merkez ülke olmaktır.

Türkiye;
Balkanları Anadolu’ya,
Anadolu’yu Kafkaslara,
Kafkasları Orta Asya’ya,
Karadeniz’i Akdeniz’e,
Türk dünyasını İslam dünyasına,

Avrupa’yı Asya’ya

bağlayabilecek benzersiz bir coğrafyada bulunmaktadır.

Türkiye’nin en büyük jeopolitik sermayelerinden biri tam da budur:

Bağlantı kurabilme kapasitesi.

TÜRK DÜNYASI–İSLAM DÜNYASI EKSENİ

Önümüzdeki yılların en önemli stratejik gelişmelerinden biri Türk dünyasının giderek daha fazla ekonomik ve siyasi koordinasyon geliştirmesi olabilir.

Orta Asya’nın enerji ve maden kaynakları…
Hazar geçişleri…
Kafkasya…
Anadolu…
Balkanlar…
Avrupa pazarları…

Bu coğrafya birbirine bağlandığında ortaya yalnız bir ulaşım hattı çıkmaz.

Bir ekonomik alan oluşur.

Türkiye burada ikinci bir görev üstlenebilir:
Türk dünyasının yükselen kapasitesiyle daha geniş İslam coğrafyası arasında köprü olmak.
Bu köprü ideolojik değil;
ekonomik,
lojistik,
bilimsel,
kültürel,
teknolojik
ve diplomatik olmalıdır.

YENİ STRATEJİNİN FORMÜLÜ

Büyük dönüşümler sloganlarla gerçekleşmez.
Aşama aşama inşa edilir.

Yeni stratejik yol haritası şöyle kurulabilir:

Hafıza → Güven → Eğitim → Üretim → Ticaret → Teknoloji → Güvenlik → Stratejik Koordinasyon

Hafızası olmayan toplum kim olduğunu unutur.

Güven olmayan yerde ortaklık kurulmaz.

Eğitim olmadan insan yetişmez.

İnsan olmadan üretim olmaz.

Üretim olmadan ekonomik güç oluşmaz.

Ekonomik güç olmadan teknoloji sürdürülemez.

Teknoloji olmadan stratejik bağımsızlık eksik kalır.

Bütün bunlar olmadan siyasi birlik yalnız söylem olarak kalır.

EN BÜYÜK DEVRİM: ŞİKÂYETTEN STRATEJİYE GEÇMEK

Belki de yapılması gereken en büyük zihinsel değişiklik budur.

“Bizi bölüyorlar.”
“Bizi kullanıyorlar.”
“Kaynaklarımızı alıyorlar.”

“Bize karşı oyun kuruyorlar.”

Bunların bazıları belirli tarihsel ve güncel durumlarda doğru olabilir.

Fakat sürekli bunları tekrar etmek bizi güçlendirmez.

Yeni soru şudur:
Peki biz ne yapıyoruz?

Bilim üretiyor muyuz?
Çocuklarımızı geleceğe hazırlıyor muyuz?

Teknoloji geliştiriyor muyuz?

Kurumlarımızı güçlendiriyor muyuz?

Kendi aramızdaki ticareti artırıyor muyuz?

Stratejik araştırma merkezleri kuruyor muyuz?

Yetenekli gençleri ülkelerimizde tutabiliyor muyuz?

Kriz çıkmadan senaryo hazırlıyor muyuz?

Asıl bağımsızlık zihniyeti burada başlar.

Başkalarının planlarını konuşmaktan kendi planımızı kurmaya geçtiğimiz gün oyun değişecektir.

TAŞ OLMAKTAN OYUN KURUCU OLMAYA

İslam dünyasının önündeki asıl tercih Batı ile Doğu arasında değildir.

Asıl tercih çok daha derindedir:

Başkalarının kurduğu sistemlerin tüketicisi mi olacağız, kendi geleceğimizin üreticisi mi?

Birbirimizle mücadele ederek enerjimizi tüketmeye devam mı edeceğiz?

Yoksa farklılıklarımızı koruyarak ortak çıkarlarımız etrafında yeni bir işbirliği mimarisi mi kuracağız?

Önümüzdeki yüzyıl petrolü çok olanların değil, bilgiyi yönetenlerin yüzyılı olacaktır.

Nüfusu çok olanların değil, insanını iyi yetiştirenlerin…

Silahı satın alanların değil, teknolojisini üretenlerin…

Geçmişiyle yalnız övünenlerin değil, geçmişinden aldığı hafızayla geleceğini kuranların…

Ve en önemlisi:

Birbirinin ayağını çekenlerin değil, birbirinin kapasitesini büyütenlerin yüzyılı olacaktır.

İslam dünyasının artık sorması gereken soru,

“Bize ne yapıyorlar?”
sorusundan ibaret kalmamalıdır.

Asıl soru şudur:

“2050’de nerede olmak istiyoruz ve bunun için bugün hangi kurumları kuruyoruz?”

Çünkü dünyada boşluk diye bir şey yoktur.

Siz strateji kurmazsanız başkalarının stratejisinin parçası olursunuz.

Siz teknoloji üretmezseniz başkasının teknolojisine bağımlı olursunuz.

Siz hikâyenizi anlatmazsanız başkaları sizin hikâyenizi yazar.

Siz çocuklarınıza büyük hedefler göstermezseniz başkalarının hedefleri için çalışırlar.

Ve siz ortak geleceğinizi inşa etmezseniz, başkalarının çizdiği gelecekte kendinize yer aramak zorunda kalırsınız.

Mesele dünyaya karşı cephe kurmak değildir.

Mesele dünyada kendi ayakları üzerinde durabilecek bir medeniyet kapasitesi kurmaktır.

Bir elin parmakları birbirinden farklı olabilir.

Ama o parmakların birbirine güvenmesi gerekir.

Çünkü parmaklarını birbirine karşı kullanan el hiçbir şey inşa edemez.

İslam dünyasının yeni yüzyıldaki büyük yürüyüşü de tam burada başlamalıdır:

Birbirini tüketmekten birbirini tamamlamaya,
şikâyetten üretime,
tepkiden stratejiye,
bağımlılıktan kapasiteye,
dağınıklıktan koordinasyona,
başkasının oyununda taş olmaktan kendi geleceğinin oyun kurucusu olmaya…

Yazar