Dr. Nedim BİRİNCİ

El-Cezerî’ye yalnızca “900 yıl önce robot yapan büyük mühendis” penceresinden bakarsak konunun en önemli tarafını kaçırırız.

Asıl mesele onun kaç makine yaptığı değildir.
Asıl mesele şudur:

Bir toplum, kendi çağının çok ötesinde düşünebilen bir insanı nasıl yetiştirebildi?

Ve bundan daha önemli ikinci soru:

Bugün milyarlarca dolarlık üniversitelere, laboratuvarlara, bilgisayarlara ve küresel bilgi ağlarına sahip olmamıza rağmen neden yeni El-Cezerîler yetiştirmek hâlâ stratejik bir mesele olarak önümüzde duruyor?

El-Cezerî’ye bu açıdan baktığımızda karşımıza bir mühendislik hikâyesinden çok daha fazlası çıkar.

Karşımıza medeniyet, eğitim, teknoloji ve bağımsızlık meselesi çıkar.

BİR DEVLETİN GERÇEK GÜCÜ ELİNDEKİ MAKİNE DEĞİL, MAKİNEYİ YAPABİLEN AKILDIR

Devletlerin gücü çoğu zaman ordularıyla, ekonomik büyüklükleriyle, enerji kaynaklarıyla veya nüfuslarıyla ölçülür.

Fakat tarihin daha derin bir kanunu vardır:

Bir ülkenin gerçek gücü, ihtiyaç duyduğu teknolojiyi kendi insanıyla üretebilme kapasitesidir.

Silah satın alabilirsiniz.

Uçak satın alabilirsiniz.

Bilgisayar satın alabilirsiniz.

Yazılım satın alabilirsiniz.

Robot satın alabilirsiniz.

Fakat bunları tasarlayan zihni satın almak kolay değildir.

Çünkü teknolojinin görünen yüzü üründür; görünmeyen tarafında ise onlarca yıllık eğitim, araştırma kültürü, bilimsel kurumlaşma ve yetişmiş insan vardır.

Bu nedenle El-Cezerî’ye bakarken makineyi değil, makineyi ortaya çıkaran insan düzenini konuşmalıyız.

EL-CEZERÎ BİR SONUÇTU

Belki de en önemli nokta budur.

Biz büyük bilim insanlarını çoğu zaman tarihin içinden ansızın çıkmış olağanüstü kişiler gibi anlatıyoruz.

Oysa büyük insanlar boşlukta yetişmez.

Bir bilim insanının arkasında;
öğretmen,
usta,
kütüphane,
atölye,
himaye,
kurum,
şehir,
ekonomik imkân
ve düşünmeye izin veren bir kültür bulunur.

Dolayısıyla El-Cezerî sadece başlangıç değildir.

Aynı zamanda bir medeniyet ortamının sonucudur.

Bugün yeni El-Cezerîler istiyorsak yalnız çocuklara “çok çalışın” demek yetmez.

Onların yetişebileceği ekosistemi kurmamız gerekir.

STRATEJİK HATA: TEKNOLOJİYİ ÜRÜN ZANNETMEK

Modern dünyada en büyük yanılgılardan biri teknolojiyi sadece satın alınabilir bir ürün olarak görmektir.

Oysa teknoloji bir egemenlik zinciridir.

Bir insansız hava aracının arkasında yalnızca gövde yoktur.

Malzeme teknolojisi vardır.

Motor vardır.
Optik vardır.
Sensör vardır.
Yazılım vardır.

Uydu haberleşmesi vardır.

Yapay zekâ vardır.

Elektronik harp vardır.

Üretim altyapısı vardır.

Nitelikli insan vardır.

Aynı şey otomobil, telefon, uydu, füze, robot ve yapay zekâ için geçerlidir.

Dolayısıyla bir devletin gerçek bağımsızlığı sadece sınırlarını koruyabilmesi değildir.

Kritik teknolojilerde başkasının kararına mahkûm olmamasıdır.

El-Cezerî’nin mirası tam burada stratejik anlam kazanmaktadır.

13.YÜZYILIN DİŞLİLERİ, 21. YÜZYILIN ALGORİTMALARI

El-Cezerî’nin dünyasında dişliler, şamandıralar, su, ağırlıklar ve mekanik bağlantılar vardı.

Bugünün dünyasında ise;
sensörler,
mikroişlemciler,
algoritmalar,
yapay zekâ,
robotlar,
otonom sistemler,
kuantum teknolojileri
ve büyük veri vardır.

Araçlar değişmiştir.

Fakat temel mücadele değişmemiştir:

Doğayı anlayan, bilgiyi sisteme dönüştüren ve sistemi üretime aktarabilen toplum öne geçer.

Dün bunu dişliyi iyi kullanan yapıyordu.

Bugün algoritmayı iyi kullanan yapıyor.

Yarın kuantum hesaplama, biyoteknoloji ve insan-makine etkileşiminde üstün olan yapacak.

YENİ ÇAĞDA SÖMÜRGECİLİK TOPRAKTAN ÖNCE TEKNOLOJİ ÜZERİNDEN GELEBİLİR

Eskiden güçlü devletler başka ülkelerin topraklarını işgal ederdi.

21.yüzyılda bağımlılık çok daha görünmez hâle gelebilir.

Bir ülkenin;
işletim sistemi başkasının,
arama motoru başkasının,
sosyal medya altyapısı başkasının,
bulut sistemi başkasının,
yapay zekâ modeli başkasının,
çipi başkasının,
uydu altyapısı başkasının
olduğunu düşünün.

O ülkenin bayrağı bağımsız olabilir.

Fakat dijital hayatının önemli bölümü başka merkezlerin teknolojisine bağlıdır.

Bu nedenle yeni yüzyılın en önemli kavramlarından biri teknolojik egemenliktir.

Savunma bağımsızlığı kadar;
veri bağımsızlığı,
algoritma bağımsızlığı,
enerji bağımsızlığı,
haberleşme bağımsızlığı
da önemlidir.

EL-CEZERÎ’NİN ASIL DERSİ: İTHAL ETME, ÇÖZ

El-Cezerî’nin zihninde çok değerli bir yaklaşım görüyoruz:

Problemi parçala, mekanizmayı anla, çözümü kur.

Bugün Türkiye’nin teknoloji politikası da bu zihniyeti kurumsallaştırmalıdır.

Bir teknolojiyi dışarıdan aldığımızda ilk sorumuz:

“Bunun daha yenisini ne zaman satın alacağız?”
olmamalıdır.

Şu olmalıdır:
“Bunun yerlisini ve daha iyisini nasıl geliştiririz?”

Bu zihinsel dönüşüm gerçekleşmeden teknoloji tüketicisinden teknoloji üreticisine geçilemez.

DEVLETLER ARTIK TOPRAK DEĞİL, BEYİN İÇİN REKABET EDİYOR

Dünyanın gelişmiş ülkeleri neden başka ülkelerin başarılı mühendislerini çekmeye çalışıyor?

Neden üniversitelere milyarlarca dolar yatırılıyor?

Neden teknoloji şirketleri dünyanın en iyi yapay zekâ araştırmacıları için büyük kaynaklar ayırıyor?

Çünkü yeni çağın stratejik hammaddesi yalnız petrol değildir.

İnsan zekâsıdır.
Bir maden yatağını kaybettiğinizde ekonomik zarar görürsünüz.

Fakat bir neslin en parlak gençlerini kaybettiğinizde geleceğinizi kaybedebilirsiniz.

Bu nedenle beyin göçü yalnız eğitim veya ekonomi meselesi değildir.

Millî güvenlik meselesidir.

TÜRKİYE’NİN YENİ STRATEJİK REZERVİ: YETENEK HAVUZU

Türkiye petrol rezervini bilir.
Altın rezervini bilir.
Enerji kapasitesini bilir.
Asker sayısını bilir.

Peki geleceğin mühendislerini ne kadar erken tanıyor?

Türkiye’nin her ilçesinde üstün matematik, mekanik, yazılım, fizik ve tasarım yeteneğine sahip çocukların sistematik biçimde keşfedildiğini düşünelim.

Bu çocukların ekonomik durumlarına bakılmaksızın desteklendiğini…

15-20 yıl boyunca eğitimlerinin takip edildiğini…

Üniversite, araştırma merkezi ve sanayi ile buluşturulduğunu…

Her birinin stratejik insan kaynağı olarak görüldüğünü düşünelim.

Yirmi yıl sonra karşımıza nasıl bir Türkiye çıkar?

İşte uzun vadeli devlet planlaması budur.

“MİLLÎ TEKNOLOJİ HAFIZASI” OLUŞTURMALIYIZ

Bir başka önemli mesele ise kurumsal hafızadır.

Bir mühendis emekli olduğunda onun 40 yıllık tecrübesi de emekli olmamalıdır.

Bir proje başarısız olduğunda elde edilen bilgiler çöpe gitmemelidir.

Bir fabrika kapandığında orada oluşan mühendislik kültürü yok olmamalıdır.

Türkiye’nin;
savunma,
havacılık,
enerji,
madencilik,
tarım,
yazılım,
otomotiv,
elektronik
alanlarında oluşturduğu bilgi sistematik biçimde kuşaktan kuşağa aktarılmalıdır.

Çünkü teknoloji sadece patent değildir.

Tecrübe de teknolojidir.

El-Cezerî’nin eserlerini bugün konuşabiliyorsak bunun önemli nedenlerinden biri, bilgisini yazıya ve çizime aktarmış olmasıdır.

Bu, 800 yıl sonra bile bize ders vermektedir:

Bilgi kaydedilmezse kişiyle ölür; kurumsallaştırılırsa medeniyete dönüşür.

TÜRK DÜNYASININ YENİ İPEK YOLU BİLGİ YOLU OLMALIDIR

El-Cezerî meselesine daha geniş baktığımızda Türk dünyası açısından büyük bir fırsat ortaya çıkmaktadır.

  1. yüzyıl Türk dünyasını sınırlar ayırdı.
  2. yüzyıl ise teknoloji üzerinden yeniden birbirine bağlayabilir.

Türkiye…
Azerbaycan…
Kazakistan…
Özbekistan…
Kırgızistan…
Türkmenistan…
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti…

Balkanlardaki ve Avrupa’daki Türk toplulukları…

Sadece kültürel etkinliklerde buluşmamalıdır.

Bir sonraki aşama ortak teknoloji üretimi olmalıdır.

Ortak üniversite programları…

Ortak araştırma laboratuvarları…

Ortak yapay zekâ projeleri…

Ortak uzay programları…

Ortak savunma araştırmaları…

Ortak teknoloji yatırım fonları…

Ortak mühendislik bursları…
kurulmalıdır.

Tarihî İpek Yolu malları taşıyordu.

Yeni İpek Yolu bilgi, veri, bilim insanı ve teknoloji taşımalıdır.

TÜRK DÜNYASI ORTAK YAPAY ZEKÂ ALTYAPISI KURABİLİR

Önümüzde çok daha büyük bir mesele bulunmaktadır.

Yapay zekâ gelecekte yalnız ekonomik bir araç olmayacaktır.

Dil üzerinde de etkili olacaktır.

Kültür üzerinde de.

Tarih anlatısı üzerinde de.

Eğitim üzerinde de.

Bir millet kendi dilinin dijital altyapısını geliştirmezse gelecekte kendi çocukları kendi kültürünü başka merkezlerin algoritmaları üzerinden öğrenebilir.

Bu nedenle Türk dünyasının;

Türk dilleri veri havuzu,
ortak dijital kütüphane,
tarih arşivi,
çeviri teknolojileri,

Türkçe büyük dil modelleri,
ortak bilim veri tabanları
gibi alanlarda çok daha büyük düşünmesi gerekir.

Bu mesele yalnız teknoloji değildir.

Kültürel egemenlik meselesidir.

2040 VE 2050’Yİ BUGÜNDEN DÜŞÜNMEK ZORUNDAYIZ

Devlet adamlığı bugünün sorunlarını çözmek kadar henüz ortaya çıkmamış sorunları öngörmektir.

2035’in dünyasında hangi meslekler olacak?

2040’ın orduları nasıl savaşacak?

2045’in enerji sistemi nasıl olacak?

2050’de yapay zekâ devlet yönetiminde hangi noktaya gelecek?

Robotlar üretimin ne kadarını üstlenecek?

Kuantum bilgisayarlar hangi güvenlik sistemlerini değiştirecek?

Uzay ekonomisinin büyüklüğü ne olacak?

Türkiye bunları sadece izleyen ülke mi olacak?

Yoksa şekillendiren ülkelerden biri mi?

Bu sorunun cevabı bugün ilkokula başlayan çocukların eğitiminde saklıdır.

“BİR EL-CEZERÎ ÇIKSIN” DİYE BEKLENMEZ

Stratejik devlet tesadüfe güvenmez.

“Belki bir dâhi çıkar” denmez.

Dâhilerin çıkabileceği sistem kurulur.

Bir milyon çocuk içerisinden mühendislik kabiliyeti yüksek olanlar bulunur.

Onlara laboratuvar sağlanır.
Mentor sağlanır.
Burs sağlanır.
Üniversite sağlanır.
Araştırma bütçesi sağlanır.
Başarısız olma hakkı sağlanır.
Ve yıllarca takip edilir.

Çünkü teknoloji politikası dört yıllık değil, kırk yıllık düşünülmelidir.

TÜRKİYE’NİN “100 BİN EL-CEZERΔ HEDEFİ OLMALI

Buradaki El-Cezerî ifadesi elbette semboliktir.

Ama hedef somut olmalıdır.
Türkiye önümüzdeki 20 yıl için:

100 bin ileri düzey araştırmacı, mühendis, mucit ve teknoloji girişimcisi yetiştirme seferberliği başlatabilir.

Bunların bir bölümü yapay zekâda,
bir bölümü robotikte,
bir bölümü uzayda,
bir bölümü enerjide,
bir bölümü biyoteknolojide,
bir bölümü çip teknolojilerinde,
bir bölümü savunma sanayiinde,
bir bölümü kuantum teknolojilerinde uzmanlaşabilir.

Çünkü geleceğin büyük devletleri nüfuslarının tamamını aynı şekilde eğitenler değil;

stratejik yeteneklerini erkenden keşfedip doğru alanlara yönlendirenler olacaktır.

MEDENİYETLERİN EN BÜYÜK HATASI: GEÇMİŞİYLE ÖVÜNÜP GELECEĞİ BAŞKASINDAN SATIN ALMAK

El-Cezerî bizim için yalnız gurur kaynağı olmamalıdır.

Aynı zamanda rahatsız edici bir soru olmalıdır:

Sekiz yüz yıl önce bu coğrafyada böylesine ileri mekanik sistemler kurulabiliyorsa bugün neden teknoloji yarışının her alanında öncü olmayalım?

“Bizim atalarımız yaptı” demek kolaydır.

Asıl mesele:
“Biz ne yaptık?”
sorusuna cevap verebilmektir.

Tarih mirastır.
Ama gelecek mirasla değil, üretimle kazanılır.

EL-CEZERÎ BİR TARİH KONUSU DEĞİL, 2050 STRATEJİSİDİR

El-Cezerî’yi müzeye koyup yalnız geçmişin büyük mucidi olarak anlatmak eksik olur.

Onu geleceğin stratejik sembolüne dönüştürmeliyiz.

Çünkü onun hikâyesi bize üç büyük ders bırakmaktadır:

Birincisi: Kaynağın değil, onu kullanabilecek aklın varsa güçlüsün.

İkincisi: Bilgi kişide kalırsa ölür, sisteme dönüşürse medeniyet olur.

Üçüncüsü: Teknolojiyi üretmeyen toplum, uzun vadede teknolojiyi üretenin şartlarına bağımlı hâle gelir.

Bugünün El-Cezerîleri artık yalnız dişli yapmayacak.

Algoritma yazacak.
Uydu tasarlayacak.
Robot geliştirecek.
Çip üretecek.

Yeni enerji sistemleri kuracak.

Yapay zekâ geliştirecek.

Belki henüz adını bile bilmediğimiz teknolojileri ortaya çıkaracak.

Türkiye’nin ve Türk dünyasının önündeki gerçek soru bu nedenle şudur:

El-Cezerî bizim geçmişimizde mi kalacak, yoksa geleceğimizin eğitim ve teknoloji modeline mi dönüşecek?

Ben ikinci yolun seçilmesi gerektiğine inanıyorum.

Çünkü önümüzdeki yüzyılın mücadelesi yalnız sınırlar üzerinde olmayacaktır.

Bilginin, verinin, algoritmanın, teknolojinin ve yetişmiş insanın egemenliği üzerinde olacaktır.

Ve o mücadelede en güçlü devlet;
en fazla makine satın alan değil,

kendi El-Cezerîlerini yetiştirebilen devlet olacaktır.

Bir millet geçmişindeki dâhilerle gurur duyabilir.
Bir medeniyet ise yeni dâhiler yetiştirebildiği sürece büyük kalır.

El-Cezerî’yi anmak tarih bilincidir.
El-Cezerîler yetiştirmek ise devlet aklıdır.

Yazar