Raziye ÇAKIR

Ama kimse bize ırmakların nasıl kuruduğunu anlatmaz.

Hep akıştan söz ederiz. Coşkudan, yeşil vadilerden, gül bahçelerinden… Hayatın içinden geçerken gördüğümüz güzelliklerden. Çocukken kurduğumuz hayallerden, gençken duyduğumuz heyecandan, birine âşık olduğumuz o ilk andaki kalp çarpıntısından.

Sanki insan hep akar sanırız.

Oysa insan, en çok fark etmeden kurur.

Bir sabah daha az heyecanla uyanarak başlar bu. Sonra bazı şeyleri ertelemeye başlarsın. Sonra eskiden seni mutlu eden şeyler artık hiçbir şey hissettirmez. Sonra konuşmak istemezsin. Sonra anlatmak. Sonra hissetmek.

Ve bir gün anlarsın ki içinden akan o şey, artık akmıyor.

Dışarıdan bakıldığında hayat devam ediyordur. İşe gidiyorsundur, insanlarla konuşuyorsundur, gülüyorsundur hatta. Ama içindeki su çekilmiştir. İçinde bir sessizlik, bir durgunluk, bir ağırlık vardır.

Çünkü insan bir anda çölün ortasında kalmaz.

İnsan, yavaş yavaş çöle dönüşür.

Belki fazla kırıldığın için. Belki çok yorulduğun için. Belki hep güçlü olmak zorunda kaldığın için. Belki de kimse senin de bir ırmak olduğunu fark etmediği için…

Hep akman beklendi.

Hep vermen.

Hep taşıman.

Ama kimse sana sormadı: “Sen hâlâ akabiliyor musun?”

İnsan bazen güzelliklerin içinden geçse bile sonunda kurur. Yeşil vadiler görmüş olması, gül bahçelerinden geçmiş olması, o ırmağın hâlâ aktığı anlamına gelmez. Çünkü mesele nerelerden geçtiğin değil, içinde hâlâ su olup olmadığıdır.

Ne zavallı ırmaklardır onlar, diyor şair.

Aslında o cümlede bir acıma yok.

Orada bir hüzün var.

Çünkü kuruyan ırmaklar bağırmaz. Yardım istemez. Gürültü çıkarmaz. Sessizce kaybolur. Ve çoğu zaman kimse fark etmez.

Belki de bugün etrafımıza bakmamız gerekiyor.

Ve kendimize.

Hâlâ akıyor muyuz?

Yoksa içimizde bir yerlerde, kimsenin görmediği bir çölde, usul usul kuruyor muyuz?

Yazar