Sinan AKBAŞ
Çocuk yetiştirdiğimizi sanıyoruz.
Oysa çoğu zaman yaptığımız şey, kendi yarım kalmış hikâyemizi onların hayatında tamamlamaya çalışmak.
Bir çocuğa “iyi bir insan ol” derken, aslında kendi içimizde eksik bıraktığımız o “iyi insan” tanımını dayatıyoruz. “Başarılı ol” dediğimizde, belki de kendi kaçırdığımız fırsatların yükünü onların omzuna koyuyoruz. Farkında olmadan, çocuklara bir yol göstermekten çok, onları kendi yolumuza çekmeye çalışıyoruz.
İşte tam da bu noktada, “önce kendini eğit” fikri bambaşka bir anlam kazanıyor. Bu, sadece iyi davranışlar sergilemek ya da doğru değerleri bilmek değildir. Bu, çok daha zor bir şeydir: Kendi hikâyenle yüzleşmek.
Çünkü çocuklar sadece sizi taklit etmez. Sizin çözemediğiniz şeyleri de devralırlar.
Bastırdığınız korkular, kontrol edemediğiniz öfke, konuşulmayan kırgınlıklar, ertelenmiş hayaller… Bunların hiçbiri kaybolmaz. Sadece şekil değiştirir ve çoğu zaman çocukların dünyasında yeniden ortaya çıkar. Bir çocuk bazen ebeveyninin söyleyemediklerini söyler, yaşayamadıklarını yaşar ya da kaçtıklarını tekrar eder.
Bu yüzden çocuklara iyi bir hayat sunmak, dışarıdan kurulan düzenlerle değil; içeride çözülen düğümlerle mümkündür.
Modern dünyada ebeveynlik, giderek daha teknik bir mesele haline geldi. Hangi okul daha iyi, hangi yöntem daha etkili, hangi yaklaşım daha doğru… Her şey ölçülüyor, karşılaştırılıyor, optimize ediliyor. Ama çok temel bir soru çoğu zaman eksik kalıyor:
Ben kimim ve nasıl bir hayat yaşıyorum?
Çünkü çocuk için asıl belirleyici olan, sizin anlattıklarınız değil; sizin yaşadığınız gerçektir.
Eğer bir evde başarı sürekli baskı ile ilişkilendiriliyorsa, çocuk için başarı bir korku kaynağına dönüşür.
Eğer sevgi koşullara bağlıysa, çocuk sevilmek için sürekli kendini kanıtlaması gerektiğini öğrenir.
Eğer duygular bastırılıyorsa, çocuk hissetmenin tehlikeli olduğuna inanır.
Ve bu inançlar, çoğu zaman tek bir cümleyle değil; yıllar içinde tekrarlanan küçük anlarla oluşur.
Belki de en zor ama en gerekli adım şudur: Çocuğu değiştirmeye çalışmayı bırakıp, kendine bakmak.
Çünkü çocuklar bir sorun değildir. Onlar çoğu zaman bir aynadır.
Sabırsız bir çocuk, belki de sabrı hiç deneyimlememiştir.
Öfkeli bir çocuk, belki de duygularına alan tanınmayan bir ortamda büyüyordur.
Kendine güvenmeyen bir çocuk, belki de sürekli eleştirilen bir atmosferde var olmaya çalışıyordur.
Bu yüzden çocukla kurulan ilişki, aslında yetişkinin kendi iç dünyasıyla kurduğu ilişkinin bir yansımasıdır.
Bir başka açıdan bakarsak, çocuklara rehberlik etmek “bilmek” değil, “taşıyabilmek” meselesidir.
Bir çocuğun hayal kırıklığını taşıyabiliyor musunuz?
Onun öfkesini kişisel algılamadan dinleyebiliyor musunuz?
Kendi korkularınız tetiklendiğinde sakin kalabiliyor musunuz?
İşte gerçek eğitim burada başlar.
Çünkü çocuk, sizin ne bildiğinizi değil; zor anlarda nasıl biri olduğunuzu öğrenir.
Belki de en çarpıcı gerçek şudur: Çocuklar söylediklerinizi unutabilir, ama hissettirdiklerinizi asla unutmaz.
Bir çocuğun zihninde “doğru”nun tanımı, çoğu zaman bir cümleyle değil; bir duyguyla oluşur. Güvende hissetmek, anlaşılmak, değer görmek… Bunlar birer pedagojik teknik değil; varoluşsal deneyimlerdir.
Ve bu deneyimler, ancak kendisiyle temas halinde olan bir yetişkin tarafından sunulabilir.
Sonuçta mesele şuna geliyor:
Çocuk yetiştirmek, bir başkasını şekillendirmek değil; kendini dönüştürmeye razı olmaktır.
Çünkü siz değişmeden, çocuk gerçekten değişmez.
Siz yüzleşmeden, çocuk özgürleşmez.
Siz büyümeden, çocuk sağlıklı büyüyemez.
Belki de bu yüzden en dürüst cümle şu olmalı:
Biz çocukları büyütmüyoruz.
Onlarla birlikte büyümek zorunda kalıyoruz.
Ve çoğu zaman, asıl eğitim onların değil, bizim hikâyemizde başlıyor.

Bursa’da Rumeliye Geçiş ve Kırcaali Belgeseli
Çocukları Değil, Kendi Hikâyemizi Büyütüyoruz
Турският вот: определяща сила или балансиращ фактор?
Türk Oyları: Bulgaristan Siyasetinin Sessiz Merkez Gücü