İbrahim SOYTÜRK

1989 zorunlu göçü yalnızca bir sınır kapısından geçen insanların hikâyesi değildir. O göç; bir devlet aklının korkularını, bir rejimin çözülüşünü, bir halkın direnişini ve uluslararası düzenin değişen dengelerini aynı anda içinde taşıyan büyük bir tarih kırılmasıdır.

Bu nedenle 89 göçünü sadece “Bulgaristan Türkleri Türkiye’ye geldi” cümlesiyle okumak eksik kalır. Çünkü o olayın arkasında kimlik, nüfus, sınıf, jeopolitik, devlet korkusu ve büyük güçlerin değişen dengesi vardır.

Küçük Güç Sendromu ve Büyük Güce Yaslanma Alışkanlığı

Bulgaristan yönetimlerinin tarih boyunca taşıdığı temel reflekslerden biri, kendi bekasını bir büyük güce yaslanarak sürdürme arayışıdır. Dün Rusya, sonra Sovyetler Birliği, bugün Avrupa Birliği ve Batı patronajı…

Bu durum Bulgar devlet aklında sürekli bir tedirginlik üretmiştir. Küçük devlet psikolojisi, çoğu zaman içerideki azınlıkları tehdit gibi görmeye yol açmıştır. Türk ve Müslüman nüfus da bu korku siyasetinin hedefi hâline getirilmiştir.

Nüfus Korkusu ve Azınlıkların Şeytanlaştırılması

Bulgaristan’da Türk ve Müslüman nüfusun varlığı hiçbir zaman sadece demografik bir gerçeklik olarak görülmemiştir. Çoğu dönem bu nüfus, abartılı korkularla bir “iç tehdit” gibi sunulmuştur.

Bu bakış, 1908’den itibaren farklı biçimlerde devam etmiş; isim değiştirme kampanyaları, kültürel baskılar, dini yasaklar ve asimilasyon politikalarıyla kendini göstermiştir. Amaç yalnızca isimleri değiştirmek değildi; hafızayı, kimliği ve aidiyeti de silmekti.

Jivkov Yönetiminin Paniği

1980’lerin sonunda dünya değişiyordu. Sovyet sistemi çözülmeye başlamış, Doğu Bloku sarsılmış, komünist rejimler meşruiyet krizine girmişti. Jivkov yönetimi bu değişimi erken fark etti; fakat bunu akılla değil, panikle okudu.

Rejim, kendi çözülüşünü durdurmak için içeride bir hedef aradı. Türk ve Müslüman azınlıklar bu hedef hâline getirildi. Zorunlu göç, yalnızca etnik bir baskı değil; çökmekte olan bir rejimin kendi korkusunu halka ödetmesiydi.

Jeopolitik Korkuların Gölgesinde Türk Kimliği

Türkiye’nin Kore Savaşı’na asker göndermesi, NATO içinde yer alması, 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı ve bölgedeki etkisi Bulgar yönetimleri tarafından sürekli endişeyle izlenmiştir.

Bulgaristan’daki Türk varlığı, bu jeopolitik korkularla birlikte değerlendirilmiş; Türk kimliği, Türkiye’nin uzantısı gibi gösterilerek baskı politikaları meşrulaştırılmaya çalışılmıştır. Böylece bir halkın kültürel varlığı, devlet güvenliği meselesi hâline getirilmiştir.

Sınıfsal Gerçek: Göçe Zorlananlar Emekçilerdi

89 göçüne maruz kalan insanlar büyük ölçüde Bulgaristan’ın çalışkan emekçileriydi. Tarlada, fabrikada, üretimde, madenlerde, köylerde ve şehirlerde hayatı omuzlayan insanlardı.

Fakat burada acı bir gerçek vardır: Bulgar emekçilerinin önemli bir bölümü, aynı sınıfsal kaderi paylaştıkları Türk ve Müslüman komşularına yeterince sahip çıkmadı. Bu durum ayrıca incelenmelidir.

Sınıf dayanışması mı zayıftı? Milliyetçi propaganda mı daha güçlüydü? Yoksa bazı kesimler, Türklerin tasfiyesini kendi lehlerine bir fırsat olarak mı gördü?

Bu sorular hâlâ cevap beklemektedir.

Zorunlu Göç Bir Direniş Tarihidir

89 göçü sadece mağduriyet olarak okunmamalıdır. Aynı zamanda büyük bir direniş tarihidir. İnsanlar isimlerini, dinlerini, dillerini, mezar taşlarını, çocuklarına verdikleri adları savundular.

Bir halk, “Ben varım” dedi.

Bu yüzden 89 göçü; sadece acının değil, onurun da tarihidir. Sınırdan geçen her aile, sadece bavul taşımadı; hafızasını, kimliğini ve direnişini de taşıdı.

Bugüne Düşen Ders

Bugün 89 göçünü yeniden okumak, geçmişte yaşanan acıları hatırlamak kadar geleceği doğru kurmak için de önemlidir.

Çünkü kimliksizleştirme politikaları sadece geçmişin meselesi değildir. Devletlerin korkuları, büyük güçlerin hesapları, nüfus mühendisliği ve azınlıkların hedef gösterilmesi bugün de dünyanın farklı bölgelerinde devam etmektedir.

89 zorunlu göçü bize şunu öğretir:

Bir halkın adı değiştirilebilir; ama hafızası kolay kolay silinemez.
Bir insan toprağından koparılabilir; ama kimliğinden koparılamaz.
Bir rejim baskıyla ayakta durabilir; ama adalet olmadan kalıcı olamaz.

89 Göçü Bir İnsanlık Aynasıdır

1989 zorunlu göçü; Bulgaristan’ın küçük güç sendromunun, Jivkov rejiminin paniğinin, uluslararası düzen değişiminin ve Türk-Müslüman azınlığa yönelen sistemli baskının sonucudur.

Ama aynı zamanda Türk kimliğinin, Müslüman hafızasının ve insan onurunun nasıl ayakta kaldığının da belgesidir.

Bu göçü doğru okumak, yalnızca geçmişe saygı değildir. Aynı zamanda geleceğe karşı sorumluluktur.

Çünkü 89 göçü bize şunu söyler:

Tarih sadece yaşanmaz; doğru okunursa milletlere yol gösterir.

Yazar