Ertaş ÇAKIR

Sosyal medyada sık sık dolaşan uzun bir liste vardır. Osmanlı İmparatorluğu’nun hâkimiyet kurduğu ya da etkilediği ülkeler tek tek sıralanır, yanına kaç yıl kaldığı yazılır. Liste uzadıkça uzar; Balkanlardan Arabistan’a, Kuzey Afrika’dan Kafkasya’ya, hatta Orta Avrupa’dan Doğu Afrika sahillerine kadar genişler. Okuyan insan ister istemez durur ve düşünür: Gerçekten bu kadar büyük müydü o harita?

Cevap hem evet, hem hayırdır.

Osmanlı İmparatorluğu gerçekten de dünya tarihinin en geniş coğrafi etkiye sahip devletlerinden biriydi. Üç kıtada hüküm sürdü. Yüzyıllar boyunca Balkanlar, Anadolu, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da siyasi, kültürel ve idari bir düzen kurdu. İstanbul’dan çıkan bir ferman, bugün onlarca farklı ülkenin sınırları içinde kalan şehirlerde uygulanıyordu. Bu, başlı başına tarihte nadir görülen bir idari ve askeri başarıdır.

Ancak bu listelerdeki her ülke, her bölge ve yazılan her süre, tarihsel olarak aynı anlamı taşımaz.

Bazı yerler doğrudan Osmanlı eyaletiydi. Vergi İstanbul’a gider, kadılar padişah adına hüküm verir, sancak beyleri devlet görevlisiydi. Balkanlar, Anadolu, Irak, Suriye, Mısır, Kuzey Afrika’nın büyük kısmı bu gruba girer.

Bazı yerler ise himaye altındaydı. Yerel hanlar, beyler, prenslikler vardı; Osmanlı’ya bağlıydılar ama doğrudan yönetilmiyorlardı. Eflak-Boğdan, Lehistan’la ilişkiler, Kafkasya’daki bazı hanlıklar buna örnektir.

Bazı yerlerde ise Osmanlı’nın askeri varlığı kısa süreliydi. Seferlerle gidildi, kaleler alındı, anlaşmalar yapıldı, sonra geri çekilindi. Bu topraklarda Osmanlı bayrağı dalgalandı ama kalıcı bir idari yapı kurulmadı.

Bir de “etki alanı” vardır. Doğu Afrika sahilleri, Hint Okyanusu, Güneydoğu Asya Müslümanları, Hindistan’daki Müslüman toplumlar… Buralar Osmanlı toprağı değildi; fakat hilafet otoritesi, dini ve siyasi saygınlık nedeniyle Osmanlı’yı kendi liderleri olarak görmüşlerdi. Bu, askeri bir hâkimiyetten çok manevi ve sembolik bir bağlılıktı.

Yani harita geniştir, ama her yer aynı şekilde “Osmanlı toprağı” değildir.

Bu ayrımı bilmek, tarihi küçültmez. Aksine, daha doğru ve daha saygın bir şekilde anlamamızı sağlar.

Çünkü Osmanlı’nın büyüklüğü, sadece toprak genişliğinde değil; farklı dinleri, dilleri, milletleri yüzyıllarca aynı çatı altında yönetebilme becerisindeydi. Aynı şehirde cami, kilise ve havra yan yana durabiliyordu. Aynı çarşıda Türk, Arnavut, Rum, Ermeni, Yahudi, Arap, Boşnak, Sırp ticaret yapabiliyordu. Devlet, sadece fetheden değil, düzen kuran bir güçtü.

Bugün bu listeyi gördüğümüzde mesele “Bir zamanlar nereler bizimdi?” sorusu değildir.

Asıl soru şudur:
Nasıl oldu da bu kadar geniş ve karmaşık bir coğrafyada yüzyıllarca düzen kurulabildi?

Bu sorunun cevabı askeri güçten çok daha derindir: hukuk, idare, hoşgörü, sistem, sabır ve devlet aklı.

Tarihe bakarken hamasete kapılmak kolaydır. Ama asıl kıymetli olan, o tarihten ders çıkarmaktır. Osmanlı’nın mirası, sadece haritalarda değil; şehir kültüründe, mimaride, hukuk geleneğinde, idari anlayışta ve birlikte yaşama pratiğinde saklıdır.

Bugün Balkanlar’da bir köprüye, Ortadoğu’da bir çarşıya, Kuzey Afrika’da bir kaleye, Kafkasya’da bir camiye bakınca hâlâ Osmanlı izlerini görebilmemiz bundandır.

Tarih, toprak iddiası değil; hafıza meselesidir.

Ve o hafıza bize şunu söyler:
Büyük olmak, geniş topraklara sahip olmakla değil; geniş bir dünyayı adaletle yönetebilmekle mümkündür.

Yazar