Derya YILDIRIM

Bir şehrin sokakları ışıklarla süslenebilir…
Meydanlarına dev ekranlar kurulabilir…
Caddeleri pırıl pırıl asfaltlarla kaplanabilir…

Ama bir şehir, kendi şairinin kapısını çalmıyorsa;
kendi ozanının sesini duymuyorsa;
ömür boyu kitapların arasında yaşamış bir kültür insanını yalnızlığa terk ediyorsa…
orada görünmeyen büyük bir yıkım başlamış demektir.

Çünkü şehirler önce binalarını değil, ruhlarını kaybeder.

Bugün birçok evin küçük bir odasında, belki eski bir masanın başında, saçları ağarmış bir kültür adamı sessizce yaşamını sürdürüyor. Raflarında yılların emeği olan kitaplar var. Dosyaların arasında sararmış notlar, unutulmuş belgeler, kimsenin artık sormadığı hikâyeler duruyor.
Bir zamanlar şehir şehir dolaşıp halk türkülerini derleyen, eski mezar taşlarını okuyup tarih çıkaran, gençlere şiirler anlatan insanlar şimdi çoğu zaman yalnızlıkla konuşuyor.

En acısı da ne biliyor musunuz?
Bu insanlar aslında hiçbir zaman kendileri için yaşamadılar.
Bir şehrin hafızası silinmesin diye yaşadılar.

Bir türkü unutulmasın diye…
Bir ağıt kaybolmasın diye…
Bir çocuğun kendi köklerini öğrenebilmesi için ömürlerini verdiler.

Ama bugün o şehirler, kendilerini ayakta tutan insanları sessizce unutuyor.

Bir Şair Ölünce Sadece İnsan Ölmez

Bir şair öldüğünde yalnızca bir insan toprağa verilmez.
Bir dönemin duyguları da onunla birlikte sessizleşir.

Çünkü bazı insanlar sadece yaşamaz; yaşadıkları şehre ruh verir.
Bir ozan, bazen yıllarca konuşamayan insanların sesi olur.
Bir araştırmacı, kaybolan geçmişi geleceğe taşır.
Bir kültür adamı ise bir milletin hafızasını omuzlarında taşır.

Bugün farkında olmadan en büyük kaybı burada yaşıyoruz.
Yaşayan değerlerimizi, hayattayken yalnız bırakıyoruz.

Öldüklerinde uzun cümlelerle anıyoruz…
Fotoğraflarını meydanlara asıyoruz…
Haklarında güzel konuşmalar yapıyoruz…

Ama yaşarken kaçımız kapısını çaldık?
Kaçımız “Nasılsınız?” diye sorduk?
Kaçımız bir kitabını alıp okuduk?
Kaçımız yalnızlığını hissettik?

İnsan bazen bir şehirde değil, unutulmuşlukta yaşlanıyor.

Şehirlerin En Büyük Yetimliği

Bir çocuğun anne-babasını kaybetmesi nasıl bir yetimlikse, bir şehrin kültür insanlarını kaybetmesi de öyle bir yetimliktir.

Çünkü şehirlerin de hafızası vardır.
Bir şehrin hafızası; eski taşlarında, türkülerinde, hikâyelerinde ve o hikâyeleri anlatan insanlarda yaşar.

Eğer bir gün o insanlar susarsa, şehirler konuşamaz hale gelir.

Bugün gençler neden aidiyet hissedemiyor biliyor musunuz?
Çünkü şehirler artık geçmişini anlatmıyor.
Beton çoğalıyor ama hikâyeler azalıyor.
Binalar yükseliyor ama insanlar birbirine yabancılaşıyor.

Oysa bir şehri memleket yapan şey; sadece coğrafyası değil, hatıralarıdır.

Belki de En Büyük Vefa…

Belki de bugün yapmamız gereken en önemli şey; yaşayan değerlerimizin yanına gitmektir.

Bir şairin elini tutmak…
Bir ozanın anlattığı hikâyeyi sabırla dinlemek…
Bir araştırmacının yıllarca biriktirdiği arşive sahip çıkmak…

Çünkü bir gün onlar sustuğunda, aslında şehir de biraz susacak.

Ve o zaman anlayacağız;
şehirleri ayakta tutanın beton değil, insan ruhu olduğunu…
Bir şehrin gerçek zenginliğinin alışveriş merkezleri değil, yetiştirdiği kültür insanları olduğunu…

Belki de bir gün, ışıklı tabelaların altında yürürken içimizde tarif edemediğimiz bir boşluk hissedeceğiz.
İşte o boşluk, kaybettiğimiz şehir ruhunun sessiz yankısı olacak.

Yazar