Rafet ULUTÜRK
BULTÜRK Genel Başkanı
Ankara’dan Kızıldeniz’e, Türk Dünyası’ndan Hint Okyanusu’na Yeni Bir Stratejik Ufuk
Dünya yeniden kuruluyor.
İttifaklar değişiyor, ticaret yolları yeniden şekilleniyor, enerji merkezleri yer değiştiriyor. Savunma teknolojileri dönüşüyor; devletlerin gücü artık yalnızca sahip oldukları toprakla, nüfusla veya asker sayısıyla ölçülmüyor.
Yeni çağda asıl güç; güven üretebilmek, caydırıcılık sağlayabilmek, kriz anında yanında durulacağına inanılan bir devlet olabilmek ve dostlarına gelecek perspektifi sunabilmektir.
Türkiye’nin son yıllardaki yükselişini de tam buradan okumak gerekiyor.
Somali’den Katar’a, Libya’dan Azerbaycan’a; Balkanlar’dan Kafkasya’ya, Orta Asya’dan Körfez’e kadar genişleyen Türk varlığına sadece “askerî açılım” olarak bakmak büyük resmi küçültür.
Çünkü Türkiye’nin dünyaya yaymaya başladığı asıl unsur silah değil;
Türk güvenidir.
Bu güvenin temelinde gerektiğinde yanında duran devlet anlayışı, gelişen savunma sanayii, güçlü diplomasi, tarihî bağlar ve giderek genişleyen stratejik ortaklık ağı bulunmaktadır.
Suudi Arabistan’ın Tebük bölgesinde Türk F-16’larının konuşlandırılabileceğine ilişkin gündeme gelen iddialar da bu büyük dönüşümün içerisinde değerlendirilmelidir. Ancak önemli bir ayrımı baştan yapmak gerekir: Böyle bir kalıcı konuşlanmanın gerçekleşeceği kesinleşmiş bir resmî karar olarak değil, stratejik sonuçları tartışılan bir ihtimal olarak ele alınmalıdır.
Çünkü asıl mesele Tebük değildir.
Asıl mesele Türkiye’nin dünyadaki yeni yeridir.
TÜRKİYE ARTIK SADECE KENDİ SINIRINI KORUYAN DEVLET DEĞİLDİR
Bir zamanlar güvenlik denildiğinde sınırlar anlaşılırdı.
Bugün dünya tamamen değişti.
Enerji güvenliği sınır tanımıyor.
Terör sınır tanımıyor.
Siber saldırılar sınır tanımıyor.
Ticaret yolları sınır tanımıyor.
Deniz güvenliği sınır tanımıyor.
Bir kriz Türkiye’den binlerce kilometre uzakta meydana geliyor fakat birkaç gün içerisinde Türk ekonomisini etkileyebiliyor.
Babülmendep’teki gerilim Türk ihracatçısının maliyetini yükseltiyor.
Süveyş’teki sorun Avrupa-Asya ticaretini değiştiriyor.
Hürmüz’deki kriz enerji fiyatlarını etkiliyor.
Doğu Akdeniz’deki gelişmeler Türkiye’nin güvenlik ve ekonomik çıkarlarına dokunuyor.
Dolayısıyla güçlü bir Türkiye yalnızca sınır hattını değil, sınırlarına ulaşan stratejik yolları da düşünmek zorundadır.
Yeni güvenlik anlayışı tam burada başlamaktadır:
Tehdidi kapıda beklemek yerine uzakta caydırmak.
TEBÜK’E DEĞİL, HARİTAYA BAKIN
Tebük tartışmasının stratejik anlamını kavramak için haritaya bakmak yeterlidir.
Kızıldeniz…
Akabe Körfezi…
Ürdün…
Sina…
Mısır…
Süveyş…
İsrail…
Hicaz…
Doğu Akdeniz…
Birbirine bağlanan devasa bir jeopolitik alan.
Türk hava unsurlarının bir gün bu bölgede sürekli veya dönüşümlü şekilde bulunması, gerçekleşirse yalnızca Suudi Arabistan ile askerî iş birliği anlamına gelmez.
Türkiye’nin Doğu Akdeniz-Kızıldeniz-Arap Yarımadası eksenindeki stratejik erişimini büyütür.
Fakat burada hedef herhangi bir ülkeyi tehdit etmek olmamalıdır.
Türk stratejisinin mesajı çok daha güçlü olmalıdır:
Türkiye savaş aramıyor; savaşın çıkmasını engelleyecek caydırıcılık inşa ediyor.
İşte Türk güveninin anlamı budur.
ANKARA–RİYAD–İSLAMABAD: YENİ BİR STRATEJİK OMURGA
Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasındaki yakınlaşmaya da günlük diplomatik ilişkiler üzerinden bakılmamalıdır.
Üç ülkenin birbirini tamamlayan çok önemli kapasiteleri vardır.
Türkiye; askerî tecrübe, savunma sanayii, teknoloji, coğrafya ve NATO deneyimine sahiptir.
Suudi Arabistan; sermaye, enerji kaynakları, Arap dünyasındaki siyasi ağırlık ve Kızıldeniz-Körfez coğrafyasına sahiptir.
Pakistan ise büyük askerî kapasiteye, nükleer caydırıcılığa, Hint Okyanusu bağlantısına ve Güney Asya’da önemli bir stratejik konuma sahiptir.
Bunları yan yana koyduğumuzda ortaya son derece önemli bir formül çıkar:
Türk teknolojisi + Körfez sermayesi + Pakistan askerî kapasitesi + üç ülkenin stratejik coğrafyası.
Doğru yönetildiğinde bunun anlamı yalnızca ortak tatbikat yapmak değildir.
Yeni bir savunma ve güvenlik ekosistemi kurabilmektir.
TÜRKİYE ÜS DEĞİL, GÜVEN AĞI KURMALIDIR
Burada Türkiye’nin yapması gereken en önemli stratejik tercih ortaya çıkıyor.
Dünyanın her tarafında Türk askerî üssü kurmak hedef olmamalıdır.
Bunun yerine Türkiye;
dost havaalanları,
liman erişimleri,
lojistik merkezleri,
askerî eğitim anlaşmaları,
ortak tatbikatlar,
savunma sanayii yatırımları,
istihbarat paylaşımı,
radar ve erken uyarı sistemleri,
siber güvenlik ağları
üzerinden geniş bir stratejik erişim sistemi oluşturmalıdır.
Çünkü 21. yüzyılın gücü sadece toprağa bayrak dikmek değildir.
- yüzyılın gücü ağ kurabilmektir.
Ve ağın temelinde güven vardır.
TÜRK SAVUNMA SANAYİİNİN ASIL DEVRİMİ ŞİMDİ BAŞLIYOR
Türkiye yıllarca başka ülkelerden silah almak zorunda kaldı.
Sonra üretmeye başladı.
Ardından ihraç etmeye başladı.
Bugün önümüzde dördüncü ve çok daha büyük aşama bulunmaktadır:
Güvenlik sistemi ihraç eden Türkiye.
Bu çok farklı bir seviyedir.
Türkiye sadece SİHA satmamalıdır.
SİHA’nın bağlı olduğu komuta-kontrol sistemini de kurmalıdır.
Sadece füze satmamalıdır.
Hava savunma mimarisini kurmalıdır.
Sadece radar satmamalıdır.
Erken uyarı ağını oluşturmalıdır.
Sadece KAAN’ı geliştirmemelidir.
Pilot eğitiminden bakım tesislerine, mühimmattan elektronik harbe kadar KAAN’ın çevresinde büyük bir savunma ekosistemi kurmalıdır.
İşte o zaman Türkiye bir silah ihracatçısı olmaktan çıkar ve stratejik güvenlik ortağına dönüşür.
BUGÜN F-16, YARIN KAAN
Tebük tartışmasının bir başka önemli tarafı da budur.
Bugün F-16 konuşuyoruz.
Fakat stratejik devlet aklı 2035’i düşünmelidir.
Yarın neden dost ülkelerin semalarında KAAN uçmasın?
Neden Türk hava savunma sistemleri Körfez’in güvenliğinde rol almasın?
Neden Türk mühendisleriyle Suudi sermayesi ortak savunma projeleri geliştirmesin?
Neden Pakistan’ın askerî havacılık tecrübesi bu projelere katılmasın?
Neden Türk dünyasının mühendislik ve sanayi kapasitesi daha sonra bu sisteme eklenmesin?
Bunlar gerçekleştirilebilirse mesele artık birkaç milyar dolarlık savunma ihracatı olmaktan çıkar.
Ortaya yeni bir teknoloji ve güvenlik havzası çıkar.
KIZILDENİZ’E İNEN TÜRKİYE, HİNT OKYANUSU’NU GÖRMEK ZORUNDADIR
Türkiye’nin gelecek stratejisinde Kızıldeniz çok daha önemli olacaktır.
Çünkü Kızıldeniz’in kuzeyinde Süveyş, güneyinde Babülmendep bulunmaktadır.
Babülmendep’in ötesi ise Hint Okyanusu’dur.
Türkiye’nin Somali’deki varlığı, Körfez ülkeleriyle ilişkileri ve Suudi Arabistan’la gelişen savunma ilişkileri bu nedenle ayrı ayrı dosyalar olarak okunmamalıdır.
Bunların birleştiği yerde büyük bir jeopolitik hat ortaya çıkmaktadır:
Doğu Akdeniz → Süveyş → Kızıldeniz → Babülmendep → Hint Okyanusu.
Bu hat yalnızca savaş gemilerinin değil, Türk ticaretinin de yoludur.
Dolayısıyla burada mesele sadece askerî güvenlik değildir.
Türkiye’nin ekonomik geleceğinin güvenliğidir.
TÜRK DÜNYASIYLA İSLAM DÜNYASINI BİRLEŞTİREN KÖPRÜ
Türkiye’nin önündeki en büyük tarihî fırsatlardan biri de buradadır.
Bir tarafta yükselen Türk dünyası bulunmaktadır:
Azerbaycan, Kazakistan, Özbekistan, Türkmenistan, Kırgızistan ve Türkiye.
Diğer tarafta Körfez ve Güney Asya bulunmaktadır.
Türkiye bu iki büyük coğrafi alan arasında doğal köprü konumundadır.
Bu nedenle geleceğin stratejik haritası iki ana hat üzerinden düşünülebilir:
Balkanlar → Anadolu → Kafkasya → Orta Asya
ve
Anadolu → Körfez → Kızıldeniz → Pakistan → Hint Okyanusu.
Bu iki büyük hattın merkezinde Türkiye bulunmaktadır.
Türkiye’nin gerçek jeopolitik sermayesi budur.
Ve bu sermayeyi askerî güç kadar ekonomi, kültür, eğitim, teknoloji ve diplomasiyle değerlendirmek zorundayız.
TÜRK GÜVENİ SADECE ASKERÎ GÜVEN DEĞİLDİR
Burada özellikle altını çizmek istiyorum.
“Türk güveni dünyaya yayılıyor” dediğimizde sadece Türk askerinden bahsetmiyoruz.
Bir Türk mühendisinin geliştirdiği teknoloji de Türk güvenidir.
Bir Türk diplomatının kurduğu barış masası da Türk güvenidir.
Afet bölgesine ulaşan Türk yardım ekibi de Türk güvenidir.
Bir ülkede öğrencileri eğiten Türk öğretmen de Türk güvenidir.
Bir hastane kuran Türk kuruluşu da Türk güvenidir.
Türk şirketlerinin gerçekleştirdiği altyapı yatırımları da Türk güvenidir.
Savunma sanayii bunun caydırıcı yüzüdür.
Diplomasi siyasi yüzüdür.
Ticaret ekonomik yüzüdür.
Kültür ise kalıcı yüzüdür.
Büyük devlet bütün bunları aynı strateji altında birleştirebilen devlettir.
BALKANLAR BU STRATEJİNİN BAŞLANGIÇ NOKTALARINDAN BİRİDİR
Türkiye güneye ve doğuya açılırken batısını ihmal etmemelidir.
Balkanlar Türkiye için uzak bir coğrafya değildir.
Tarihimizin, insanımızın ve kültürel hafızamızın yaşadığı coğrafyadır.
Bulgaristan’dan Bosna-Hersek’e, Kuzey Makedonya’dan Kosova’ya, Romanya’dan Arnavutluk’a kadar Türkiye’nin kurduğu güven ilişkileri son derece değerlidir.
Türkiye’nin küresel stratejisi bu nedenle yalnızca askerî eksenlerden oluşamaz.
Balkanlar’daki Türk ve akraba topluluklarından Orta Asya’ya, oradan Körfez’e kadar insan merkezli bir güven kuşağı kurulmalıdır.
Çünkü devletlerin en kalıcı ittifakı halkların kalbinde kurulur.
İSRAİL’E KARŞI DEĞİL, TÜRKİYE’NİN KUŞATILMASINA KARŞI
Tebük’ün coğrafi konumu nedeniyle mesele doğal olarak İsrail üzerinden yorumlanacaktır.
Ancak Türkiye’nin stratejisini sadece İsrail’e göre tanımlamak büyük resmi küçültür.
Türkiye’nin hedefi herhangi bir devleti kuşatmak olmamalıdır.
Hedef:
Türkiye’nin kuşatılamayacağı bir stratejik derinlik kurmaktır.
Bu çok daha büyük bir doktrindir.
Türkiye kendi güvenlik mimarisini başkalarının düşmanlığı üzerine değil, kendi çıkarları üzerine kurmalıdır.
Bugün bir devletle anlaşmazlık yaşanabilir, yarın diplomatik şartlar değişebilir.
Ama Türkiye’nin jeopolitik çıkarları kalıcıdır.
Devlet aklı da günlük öfkeye değil, kalıcı çıkarlara dayanmalıdır.
AMERİKA’YA KARŞI DEĞİL, TEK MERKEZE BAĞIMLILIĞA KARŞI
Aynı ilke ABD açısından da geçerlidir.
Türkiye NATO üyesidir.
Batı ile güçlü ekonomik bağlara sahiptir.
Aynı zamanda Rusya, Çin, Körfez, Afrika, Türk dünyası ve Asya’yla ilişkilerini geliştirmektedir.
Bunun adı taraf değiştirmek değildir.
Bunun adı stratejik özerkliktir.
Türkiye’nin hedefi Doğu ile Batı arasında seçim yapmak değil;
Doğu’nun da Batı’nın da Türkiye’yi hesaba katmak zorunda olduğu bir güç merkezi hâline gelmektir.
TÜRKİYE’NİN 2040 HEDEFİ: GÜVENLİK ÜRETEN MERKEZ DEVLET
Önümüzdeki on beş yıl için Türkiye kendisine çok daha büyük hedef koymalıdır.
Sadece dünyanın en büyük savunma sanayii üreticilerinden biri olmak değil;
dünyanın en güvenilir stratejik ortaklarından biri olmak.
Bir kriz çıktığında Ankara’nın ne düşündüğünün sorulduğu…
Bir barış masası kurulacağında Türkiye’nin çağrıldığı…
Bir ülke savunma sistemi kuracağında Türk teknolojisinin değerlendirildiği…
Bir doğal afet olduğunda Türk yardım ekiplerinin beklendiği…
Bir altyapı projesinde Türk mühendisliğinin arandığı…
Bir ülke kendisini tehdit altında hissettiğinde Ankara’yı güvenilir ortak olarak gördüğü bir Türkiye.
İşte gerçek küresel güç budur.
BUGÜNE KADARKİ EN BÜYÜK ADIM NE OLACAK?
Bugüne kadarki en büyük adım Tebük’e birkaç savaş uçağı göndermek olmayacaktır.
En büyük adım, Türkiye’nin zihniyet değişimidir.
Silah alan Türkiye’den silah üreten Türkiye’ye geçtik.
Silah üreten Türkiye’den savunma teknolojisi ihraç eden Türkiye’ye geçiyoruz.
Şimdi üçüncü büyük sıçrama gerekiyor:
Savunma teknolojisi satan Türkiye’den güvenlik üreten Türkiye’ye.
Ve ardından dördüncü aşama:
Güvenlik üreten Türkiye’den düzen kurucu Türkiye’ye.
İşte tarihî hedef budur.
TÜRK GÜVENİ DÜNYAYA YAYILIYOR
Türk tarihine baktığımızda büyük dönemlerin yalnızca ordularla kurulmadığını görürüz.
Arkasında teşkilat vardı.
Ticaret vardı.
Adalet vardı.
Diplomasi vardı.
Yol vardı.
Devlet aklı vardı.
Bugün şartlar değişmiştir fakat temel kural değişmemiştir.
Türkiye’nin yeniden yükselişi de yalnızca tankla, uçakla, SİHA’yla gerçekleşmeyecektir.
Bunların arkasında güvenilir devlet bulunmak zorundadır.
Dostuna güven veren…
Rakibine caydırıcılık gösteren…
Sözünün arkasında duran…
Kendi teknolojisini üreten…
Kendi kararını verebilen…
Ama gücünü savaş çıkarmak için değil barışı korumak için kullanan bir Türkiye.
Bunun adı Türk güvenidir.
Bugün Balkanlar’da hissediliyor.
Kafkasya’da hissediliyor.
Türk dünyasında hissediliyor.
Afrika’da hissediliyor.
Körfez’de hissediliyor.
Kızıldeniz’e doğru genişliyor.
Yarın Hint Okyanusu’nda daha fazla hissedilebilir.
Fakat hedefimiz korkulan Türkiye olmamalıdır.
Hedefimiz, dostluğuna güvenilen; düşmanlığının ise göze alınamayacağı kadar güçlü Türkiye olmalıdır.
Çünkü 21. yüzyılın büyük mücadelesi yalnızca toprak mücadelesi değildir.
Teknoloji mücadelesidir.
Enerji mücadelesidir.
Ticaret yolları mücadelesidir.
İttifaklar mücadelesidir.
Ve hepsinden önemlisi güven mücadelesidir.
Türkiye bu mücadelede yeni bir sayfa açmaktadır.
Ankara’dan Balkanlar’a…
Balkanlar’dan Kafkasya’ya…
Kafkasya’dan Türkistan’a…
Anadolu’dan Körfez’e…
Kızıldeniz’den Hint Okyanusu’na…
Yeni bir stratejik hat doğmaktadır.
Bu hattın üzerinde yalnız Türk silahları değil;
Türk sözü, Türk teknolojisi, Türk diplomasisi, Türk dayanışması ve Türk güveni yürümelidir.
O zaman mesele Tebük’e F-16 göndermekten çok daha büyük olacaktır.
O zaman Türkiye sadece bölgesel gelişmeleri takip eden ülke olmayacaktır.
Gelişmelerin yönünü etkileyen ülke olacaktır.
Ve belki geleceğin tarihçileri içinde bulunduğumuz dönemi tek bir cümleyle anlatacaktır:
“Türkiye sınırlarının ötesine askerî güçten önce güven taşıdı; Türk güveni dünyaya yayıldı.”

Büyük Taarruz: Kurtuluş Savaşı’nın zaferle taçlanan dönüm noktası