Hamiyet ÇAKIR

Bazı kelimeler vardır, yalnızca konuşulmaz; bir medeniyeti taşır.

Bazı sözler vardır, o kadar sık kullanılır ki içindeki büyük anlamı fark etmeyiz.

“Hoş geldiniz.”
“Hoş bulduk.”

Günlük hayatın sıradan iki cümlesi gibi görünür.

Oysa biraz derine indiğimizde “hoş bulduk” sözünün yalnızca bir nezaket cevabı olmadığını görürüz.

Bu sözün içinde insan vardır.

Gönül vardır.
Aidiyet vardır.
Hafıza vardır.
Misafirperverlik vardır.

Ve daha önemlisi, bir milletin dünyayı nasıl gördüğüne dair çok güçlü bir ipucu vardır.

Çünkü Türkçe burada yalnızca “geldim” demez.

“Buldum” der.
Peki neyi bulduk?

İşte asıl mesele burada başlıyor.

GELMEK MEKÂNA, BULMAK ANLAMA AİTTİR

Bir yere gelmek fizikî bir harekettir.

Kapıdan girersiniz.

Bir odaya, bir eve, bir şehre, bir memlekete varırsınız.

Fakat bulmak başka bir şeydir.

Bulmak, insanın yalnızca bulunduğu yeri değil, o yerde karşılaştığı anlamı fark etmesidir.

“Hoş bulduk” derken aslında şunu söylemiş oluruz:

“Burada güzel bir şey buldum.”

Bir gülüş buldum.
Bir sıcaklık buldum.

Bir samimiyet buldum.
Kendime bir yer buldum.

Belki de yıllardır aradığım bir insanlık duygusunu buldum.

Bu nedenle “hoş geldiniz” bir davetse, “hoş bulduk” o davetin gönülde karşılık bulmasıdır.

Biri:
“Burada sana yer var.” der.

Diğeri:
“Ben de burada güzellik buldum.”
diye cevap verir.

İki kelime arasında aslında koskoca bir medeniyet kurulmaktadır.

İNSAN BAZEN BİR YERİ DEĞİL, BİR İNSANI BULUR

Hayatın ilk yıllarında insan çok şeyin kıymetini bilmez.

Çocukken eve girersiniz.

Bir ses:
“Hoş geldin oğlum.”
der.

Bunu doğal karşılarız.

Sanki o ses hep orada olacakmış gibi.

Sanki o kapı her zaman açılacakmış gibi.

Sanki anne hep mutfakta, baba hep kapının önünde, büyükler hep sofranın başında olacakmış gibi.

Ama zaman geçer.
Bir gün aynı kapıya gelirsiniz.

Ev aynı evdir.
Duvarlar aynı olabilir.

Pencere aynı yerdedir.
Fakat sizi karşılayan ses artık yoktur.
İşte o gün anlarsınız:

Biz aslında eve değil, insana geliyormuşuz.

Bir mekânı değerli yapan taşları değil, içindeki insanlardır.

Bir köyü kıymetli yapan yalnızca toprağı değildir; sizi tanıyan yüzlerdir.

Bir memleketi vatan yapan yalnızca sınırları değildir; orada size “hoş geldin” diyenlerin varlığıdır.

BİR EVİ EV YAPAN DUVARLAR DEĞİLDİR

Bugün büyük evler yapıyoruz.
Yüksek binalar inşa ediyoruz.
Modern şehirler kuruyoruz.

Fakat bir soruyu kendimize yeterince sormuyoruz:

Bu binaların içinde insan birbirini bulabiliyor mu?

Aynı apartmanda yaşayan insanlar birbirini tanımıyor.

Aynı sofrada oturan aile bireyleri ekranlarına bakıyor.

Binlerce takipçisi olan insan kendisini yalnız hissedebiliyor.

Bağlantılar çoğalırken ilişkiler zayıflıyor.

Bu, modern çağın en büyük çelişkilerinden biridir.

İnsan hiç olmadığı kadar bağlantıda, fakat belki de hiç olmadığı kadar yalnız.

Demek ki teknolojik bağlantı ile insanî temas aynı şey değildir.

Bir tuşa basarak dünyanın öbür ucuna ulaşabilirsiniz.

Ama yanınızdaki insanın gönlüne ulaşmak başka bir kabiliyettir.

“HOŞ BULDUK” BİR TOPLUM MODELİDİR

Burada mesele yalnızca dil meselesi değildir.

“Hoş geldin – hoş bulduk” ilişkisi aynı zamanda sağlıklı toplumun küçük bir modelidir.

İlk taraf kabul eder.
İkinci taraf karşılık verir.

Biri yer açar.
Diğeri kıymet bilir.
Biri davet eder.

Diğeri aidiyet hisseder.
Toplumlar da böyle kurulur.

Aile böyle kurulur.
Mahalle böyle kurulur.

Şehir böyle kurulur.
Millet böyle kurulur.

Bir toplumun gerçek gücü yalnızca ekonomik büyüklüğüyle ölçülemez.

İnsanlarının birbirine ne kadar güvenebildiğiyle de ölçülür.

Birbirini ne kadar kabul ettiğiyle…

Birbirinin acısını ne kadar paylaşabildiğiyle…

Birbirine ne kadar yer açabildiğiyle…

Çünkü güçlü devletlerin arkasında güçlü kurumlar, güçlü kurumların arkasında ise güçlü insan ilişkileri vardır.

TÜRKÇE BİR MEDENİYET HAFIZASIDIR

Türkçede bazı kelimeler vardır ki yalnızca sözlük karşılığıyla açıklanamaz.

Gönül.
Hatır.
Vefa.
Emanet.
Ocak.
Yuva.
Yaren.
Nasip.
Helalleşmek.

Bunların her biri asırlık bir hayat tecrübesinin taşıyıcısıdır.

“Gönül almak” deriz.

Gönül fizikî olarak alınmaz.

Ama insanın kırılan iç dünyasını onarmak için böyle bir ifade üretmişiz.

“Hatır sormak” deriz.

İnsanın yalnızca sağlığını değil, varlığını önemsediğimizi gösterir.

“Emanet” deriz.

Bir şeyi yalnızca teslim almak değil, sorumluluk üstlenmek anlamına gelir.

“Ocak” deriz.

Sadece ateş yakılan yeri değil, aileyi, devamlılığı, kökü anlatır.

İşte dil böyle bir şeydir.
Kelime yalnızca kelime değildir.

Kelimenin arkasında bir davranış biçimi vardır.

Bir ahlak vardır.
Bir toplum düzeni vardır.

KELİME KAYBOLURSA DAVRANIŞ DA KAYBOLABİLİR

Bu noktada stratejik bir tehlike ortaya çıkıyor.

Bir toplum bazı kelimeleri kullanmayı bırakırsa yalnızca dil fakirleşmez.

O kelimelerin temsil ettiği davranışlar da zamanla zayıflayabilir.

Vefa unutulursa vefasızlık normalleşir.

Emanet duygusu zayıflarsa sorumsuzluk artar.

Hatır ortadan kalkarsa ilişkiler tamamen çıkara dönüşebilir.

Gönül kavramı zayıflarsa insan yalnızca ekonomik bir varlık olarak görülmeye başlanabilir.

Bu nedenle dil meselesi yalnızca edebiyatçıların veya öğretmenlerin meselesi değildir.

Dil, millî güvenlik kadar ciddi bir hafıza meselesidir.

Çünkü bir milleti kendi kavramlarından koparırsanız zamanla kendi dünyasını başkasının kelimeleriyle düşünmeye başlar.

Başkasının kelimeleriyle düşünmeye başlayan toplum ise bir süre sonra başkasının kurduğu zihinsel çerçevede yaşamaya başlar.

21.YÜZYILDA GÜÇ SADECE SİLAH DEĞİLDİR

Bugünün dünyasında güç kavramı değişmektedir.

Artık güç yalnızca ordudan ibaret değildir.

Ekonomi önemlidir.
Teknoloji önemlidir.

Savunma sanayii önemlidir.

Enerji önemlidir.
Ama kültür de güçtür.

Dil de güçtür.
Kavram üretmek de güçtür.
Hikâye anlatabilmek de güçtür.

Kendi medeniyetini dünyaya anlatabilmek de güçtür.

Dünyada büyük devletlerin aynı zamanda büyük kültürel etki alanları oluşturmasının sebebi budur.

Film üretirler.
Müzik üretirler.
Üniversite üretirler.
Kavram üretirler.
Düşünce üretirler.

Ve sonra dünya onların kelimeleriyle konuşmaya başlar.

İşte Türkiye ve Türk dünyası açısından mesele burada stratejik bir hâl alıyor.

Biz yalnızca ekonomik ve askerî güç üretmekle yetinemeyiz.

Kendi kelimelerimizi, kendi kavramlarımızı ve kendi medeniyet dilimizi de geleceğe taşımalıyız.

TÜRK DÜNYASI ORTAK KAVRAMLAR ÜZERİNDEN DE YÜKSELECEKTİR

Önümüzdeki dönemde Türk dünyası açısından ulaşım koridorları, enerji hatları, ticaret yolları ve savunma iş birlikleri çok önemlidir.

Ancak bunların yanında görünmeyen başka bir altyapıya da ihtiyaç vardır:

Ortak kültürel hafıza.

Birbirimizin lehçelerini daha fazla anlamalıyız.

Ortak kelimeleri güçlendirmeliyiz.

Ortak tarih bilincini geliştirmeliyiz.

Genç nesillere aynı medeniyet havzasının parçaları olduklarını anlatmalıyız.

Çünkü bir birlik yalnızca sözleşmelerle kurulmaz.

Önce zihinde kurulur.

Sonra gönülde.

Sonra kurumlarda.

Bu açıdan Türkçenin her kelimesi geleceğin kültürel altyapısının bir parçasıdır.

ÇOCUKLARIMIZA KELİME DEĞİL, KELİMENİN RUHUNU ÖĞRETMELİYİZ

Yeni nesillere yalnızca düzgün Türkçe öğretmek yetmez.

Kelimenin arkasındaki hayatı da öğretmek gerekir.

Çocuk “hoş bulduk” derken niçin “bulduk” dediğini düşünmeli.

“Vefa” dediğinde geçmişini unutmamayı anlamalı.

“Emanet” dediğinde sorumluluğu hissetmeli.

“Gönül” dediğinde insanın görünmeyen tarafını anlamalı.

“Yurt” dediğinde yalnızca toprak değil aidiyet düşünmeli.

“Ocak” dediğinde yalnızca soba değil, nesillerin devamını anlamalı.

O zaman Türkçe yalnızca konuşulan bir dil olmaz.

Karakter yetiştiren bir dil olur.

ASIL BÜYÜK KAYIP: BİRBİRİMİZİ KAYBETMEK

Fakat bütün stratejik meselelerin ötesinde daha temel bir tehlike vardır:

İnsanın insanı kaybetmesi.

Bugün aileler içerisinde iletişim zayıflıyor.

Komşuluk azalıyor.

Dostluklar hızla tüketiliyor.

İnsanlar birbirini kolayca siliyor.

Bir hata, yılların dostluğunu bitirebiliyor.

Bir tartışma kardeşliği bozabiliyor.

Bir menfaat ilişkileri zehirleyebiliyor.

İşte burada yeniden şu iki kelimeye ihtiyacımız var:

Hoş geldin.

Hoş bulduk.

Çünkü bu iki sözün özü şudur:

“Seni kabul ediyorum.”

“Ben de senin yanında kendime yer buldum.”

Toplumun yeniden güçlenmesi için önce bu karşılıklı kabul duygusunu yeniden inşa etmek zorundayız.

DEVLETİN GÜCÜ DE TOPLUMSAL GÜVENDEN BESLENİR

Stratejik açıdan düşünüldüğünde burada devlet açısından da önemli bir gerçek vardır.

Bir toplumda insanlar birbirine güvenmiyorsa devletin yükü ağırlaşır.

Aile zayıflarsa sosyal sorunlar büyür.

Komşuluk zayıflarsa dayanışma azalır.

Toplumsal bağlar çözülürse kriz dönemlerinde devlet daha fazla kaynak harcamak zorunda kalır.

Buna karşılık güçlü aile, güçlü mahalle, güçlü sivil toplum ve yüksek toplumsal güven, devletin dayanıklılığını artırır.

Bu nedenle “insanı insana yeniden yaklaştırmak” romantik bir ideal değil, aynı zamanda stratejik devlet politikasıdır.

Bir ülkenin savunma sanayii kadar sosyal dokusu da güçlü olmalıdır.

Çünkü devletin gerçek sınırları yalnızca haritada değil, vatandaşlarının birbirine duyduğu güven içinde de çizilir.

BİR MİLLETİN EN BÜYÜK KEŞFİ KENDİSİNİ BULMASIDIR

İnsan gibi milletler de zaman zaman kendilerine yabancılaşabilir.

Kendi tarihini küçümseyebilir.

Kendi kelimelerini unutabilir.

Kendi medeniyet birikimini ikinci plana atabilir.

Fakat bir millet yeniden kendisini bulmaya başladığında büyük değişim başlar.

Dilini bulur.
Hafızasını bulur.
İnsanını bulur.
Özgüvenini bulur.
Gelecek iddiasını bulur.

İşte bu nedenle “bulmak” yalnızca bireysel bir fiil değildir.

Aynı zamanda millî bir hedef olabilir.

Türkiye’nin ve Türk dünyasının asıl meselesi yalnızca dünyada yeni yerler edinmek değil, kendisini daha güçlü biçimde yeniden bulmaktır.

GEÇ KALMADAN BİRBİRİMİZİ BULMALIYIZ

Hayatın en sert gerçeği zamandır.

Bugün yanımızda olan yarın olmayabilir.

Bugün çalabileceğimiz kapı yarın kapanabilir.

Bugün sarılabileceğimiz insan yarın yalnızca fotoğraflarda kalabilir.

Bu nedenle sevgiyi ertelememek gerekir.

Babamız hayattaysa elini tutmalıyız.

Annemiz hayattaysa duasını almalıyız.

Kardeşimiz varsa aramalıyız.

Dostumuz varsa kıymetini bilmeliyiz.

Kırgınsak mümkünse barışmalıyız.

Çünkü insanın hayatında en ağır kelimelerden biri şudur:

Keşke.
Keşke arasaydım.
Keşke sarılsaydım.
Keşke söyleseydim.
Keşke affetseydim.

Keşke daha fazla zaman ayırsaydım.

İnsan bazen sahip olduklarının değerini kaybettikten sonra anlıyor.

Ama bazı kayıpların telafisi yoktur.

GELECEĞİN TÜRKİYESİ İNSANI MERKEZE ALMAK ZORUNDADIR

Büyük Türkiye hedefi yalnızca daha yüksek millî gelir değildir.

Yalnızca daha güçlü ordu değildir.

Yalnızca daha ileri teknoloji değildir.

Büyük Türkiye, insanının kendisini değerli hissettiği Türkiye olmalıdır.

Çocuğun iyi eğitim aldığı…

Yaşlının yalnız bırakılmadığı…

Komşunun komşuyu tanıdığı…

Gençlerin aidiyet hissettiği…

Ailenin korunduğu…

Kültürün küçümsenmediği…

Dilin zenginleştirildiği…

İnsanın yalnızca üretim unsuru değil, medeniyetin taşıyıcısı olarak görüldüğü bir Türkiye.

Çünkü insanı kaybeden devlet, hangi teknolojiyi üretirse üretsin bir süre sonra yönünü kaybeder.

İnsanı kazanan devlet ise krizleri aşar, yeniden ayağa kalkar ve geleceğini kurar.

HOŞ BULDUK DEMEK, GELECEĞİ BULMAKTIR

Bir gün bir kapıdan içeri gireceğiz.

Birisi bize:
“Hoş geldiniz.”
diyecek.

Biz de:
“Hoş bulduk.”
diyeceğiz.

Belki o anda bütün bunları düşünmeyeceğiz.

Ama o iki kelimenin derinlerinde büyük bir medeniyet konuşmaya devam edecek.

“Hoş geldin” diyecek:
Seni kabul ediyorum.
“Hoş bulduk” diyecek:
Senin yanında insanlık buldum.

İşte bizim yeniden kurmamız gereken Türkiye de, Türk dünyası da bu ruh üzerinde yükselmelidir.

İnsanı bulan…
Dilini bulan…
Hafızasını bulan…
Birbirini bulan…

Ve sonunda kendi geleceğini bulan bir millet.

Çünkü milletlerin büyük yürüyüşü yalnızca yollar, köprüler ve fabrikalarla başlamaz.

Önce insanlar birbirini bulur.
Sonra toplum kendisini bulur.
Sonra millet yönünü bulur.

Ve bir millet kendi yönünü bulduğu gün artık geleceğin kapısı açılmıştır.

O kapının önünde söylenebilecek en güzel söz de belki yine Türkçenin o iki sade kelimesidir:

Hoş bulduk.
Yani:
Birbirimizi bulduk.
Kendimizi bulduk.
Hafızamızı bulduk.
Ve şimdi geleceğimizi bulma zamanıdır.

Yazar