Sinan AKBAŞ
Bulgaristan göçmeni ailelerin “çocuğumuz yine göçmen bir aileden biriyle evlensin” düşüncesi, dışarıdan bakıldığında dar bir tercih gibi görünebilir. Oysa bu mesele sadece gelin-damat seçimi değildir; bir ailenin, bir kültürün, bir dilin ve büyük bedellerle taşınmış bir kimliğin geleceğe aktarılma kaygısıdır.
Bulgaristan Türkleri, sadece bir coğrafyadan Türkiye’ye gelmedi. Yanlarında acı hatıralar, değiştirilen isimler, yasaklanan diller, susturulmak istenen ezanlar, yarım kalan köy düğünleri, göç yollarında dökülen gözyaşları ve “biz kimiz?” sorusuna verilmiş ağır bir cevap getirdiler. Onun için evlilik meselesi birçok ailede yalnızca iki gencin yuva kurması değil, aynı zamanda hafızanın devam etmesi olarak görülür.
Bir göçmen ailesi için düğün sadece eğlence değildir. O düğünde oynanan oyun, söylenen türkü, sofraya konan yemek, büyüğün elini öpme adabı, bayram sabahı kalkış şekli, cenazede gösterilen saygı, kız istemede kullanılan sözler; hepsi birer kimlik belgesidir. Devletler bazen arşivleri yakar, mezar taşlarını söker, isimleri değiştirir; ama bir anne mutfakta, bir baba sofrada, bir dede torununa anlattığı hikâyede milleti yaşatır.
Bu yüzden bazı aileler benzer kültürde yetişmiş bir gelin veya damadın aile içi uyumu kolaylaştıracağını düşünür. Çünkü aynı acıyı yaşamış insanlar bazen birbirini daha çabuk anlar. Aynı köy düğününü bilen, aynı bayram telaşını yaşayan, aynı “biz oralardan geldik” cümlesinin ağırlığını hisseden insanlar arasında görünmez bir bağ oluşur.
Fakat burada ince bir çizgi vardır. Kültürü korumak başka, gençlerin iradesini yok saymak başkadır. Bugünün gençleri artık dünyaya daha geniş bakıyor. Onlar için insanın nereli olduğundan çok ahlakı, karakteri, saygısı, merhameti ve hayata bakışı önem kazanıyor. Aslında doğru olan da budur. Çünkü kültür, baskıyla değil sevgiyle yaşar. Zorla kurulan yuva kültürü yaşatmaz; tam tersine kırgınlık üretir.
Asıl mesele şudur: Göçmen bir gelin ya da damat şart mı? Hayır. Ama kültüre saygılı bir insan şarttır. Aile büyüklerini hor görmeyen, geçmişle alay etmeyen, “bunlar eski şeyler” deyip hafızayı küçümsemeyen, evlendiği insanın köklerine saygı duyan biri; hangi memleketten olursa olsun o yuvaya bereket getirir.
Göçmen ailelerin kaygısı anlaşılmalıdır. Çünkü onlar çok şey kaybettiler. Dilini kaybetmekten korktular, köyünü kaybettiler, mezarlarını geride bıraktılar, çocuklarının kimliğini kaybetmesinden endişe ettiler. Bu yüzden evlilikte de “bizden biri olsun” demeleri çoğu zaman dışlama değil, korunma refleksidir. Ama korunmanın yolu kapıları kapatmak değil, değerleri güçlü anlatmaktır.
Bugün yapılması gereken, gençlere baskı kurmak değil; onlara bu kültürün niçin değerli olduğunu öğretmektir. Rodoplar’ın hikâyesini anlatmak, Kırcaali’nin hatırasını yaşatmak, Mestanlı’nın direnişini unutturmamak, Belene’nin acısını gelecek nesillere aktarmaktır. Gençler köklerini bilirse, zaten nereye giderse gitsin kimliğini taşıyacaktır.
Sonuçta evlilik iki insanın kader ortaklığıdır. Ama göçmen aileler için aynı zamanda iki hafızanın birleşmesidir. Önemli olan, o yuvada sevgi, saygı, sadakat ve kültüre hürmet olmasıdır. Çünkü insanı insan yapan sadece doğduğu yer değil; taşıdığı ahlak, koruduğu değer ve kurduğu yuvaya verdiği ruhtur.
Göçmenlik bir yara olduğu kadar bir asalettir. O asaleti yaşatacak olan da gençlerin kalbinde kurulacak sağlam yuvalardır.

Avrupa Komisyonu, Bulgaristan’ın Yaklaşık 1 Milyar Avroluk Ödeme Talebini Onayladı
KKTC ve Türk Dünyası Dostluğu
Rus Uzman Guzaerov: Türk Dünyası, Ankara’nın Dış Politikasında Kilit Konuma Yükseliyor
Türk Dünyası Gençliği 2026’da Hive’de Buluşacak