İbrahim SOYTÜRK

Tarih, Türkleri çoğu zaman at sırtında anlatır. Ok atan, akın eden, hızla gelen ve hızla kaybolan gölgeler gibi… Bu görüntü doğru olsa da eksiktir. Çünkü bu hikâye yalnızca savaşın değil, yaşamak zorunda olan bir milletin geliştirdiği zekânın hikâyesidir.

Bozkır romantik değildir. Serttir, acımasızdır, affetmez. Orada ya çözüm üretirsiniz ya da silinirsiniz. Türkler silinmedi. Cesur oldukları için değil; akıllı, pratik ve yenilikçi oldukları için.

Ve bu hikâyenin en küçük ama en devrimci kahramanı, çoğu zaman gözden kaçan bir ayrıntıdır: üzengi.

Basit bir demir parçası gibi görünür. Oysa üzengi, at üzerindeki insanı yolcudan savaşçıya dönüştürdü. Denge sağladı, güç verdi, süreklilik kazandırdı. Süvari, at üstünde ayağa kalkabildi; okunu daha isabetli attı, kılıcını daha güçlü savurdu, günlerce yorulmadan ilerledi. Avrupa’da şövalyelik kültürünü ve ağır süvari sistemini şekillendiren bu teknoloji, batıya Türkler aracılığıyla taşındı.

Üzengi, Türk’ün hızını istikrara; çevikliğini öldürücü güce dönüştürdü.

Ancak mesele sadece üzengi değildi. Türklerin kullandığı kompozit yay, çağının mühendislik harikasıydı. Ahşap, boynuz ve sinirin birleşiminden oluşan bu kısa ama güçlü yay, at üzerinde rahatça kullanılabiliyor, iklim koşullarına dayanıyor ve yüksek isabet sağlıyordu. Okçuluk, Türkler için bir savaş tekniğinden çok, bir yaşam refleksiydi. Çocuklar at üzerinde büyüyor, yayla oyun oynuyordu. Hedef almak, nefes almak kadar doğaldı.

Demir işçiliği ise bu zekânın başka bir boyutuydu. Demiri yalnızca sert değil, esnek hâle getirebiliyorlardı. Bu sayede kırılmayan kılıçlar, hafif ama dayanıklı zırhlar ürettiler. Çünkü bozkırda kırılan bir silah, çoğu zaman kırılan bir hayat demekti. Demir onlar için maden değil, hayatta kalmanın malzemesiydi.

Türklerin üstünlüğü yalnızca savaş meydanında değildi. Günlük yaşamda geliştirdikleri çözümler, onları eşsiz kıldı.

Pantolon, saatlerce at binmeyi mümkün kıldı.
Kurutulmuş et, uzun seferlerde lojistik avantaj sağladı.
Çadır mimarisi, taşınabilir bir yaşam alanı sundu.

Bunlar savaş icadı değil, yaşam teknolojisiydi. Ama tam da bu yüzden savaşta üstünlük sağladı.

Yerleşik ordular kamp kurarken, Türkler yüzlerce kilometre yol almış oluyordu.

Türklerin asıl gücü burada saklıydı: mobilite.

Onlar bir yere bağlı değildi. Ne duvarları vardı ne de bekçileri. Şehir savunma ister, tarla koruma ister. Türklerin ne savunacak duvarı ne de koruyacak tarlası vardı. İstedikleri yerdeydiler, istedikleri anda yoktular. Düşman haritada Türkleri ararken, Türkler çoktan ufkun ötesine geçmişti.

Bu yüzden soru “cesaret mi, teknoloji mi?” değildir.

Türkleri farklı kılan şey, cesareti teknolojiyle, yaşam mücadelesini mühendislikle birleştirmeleriydi.

Üzengi, kompozit yay, demir işçiliği, pantolon, kurutulmuş et, çadır kültürü… Bunların her biri tek başına küçük gibi görünür. Ama birleştiğinde ortaya, çağının çok ilerisinde bir hareket kabiliyeti ve dayanıklılık çıktı.

Belki de en doğrusu şudur: Türkler dünyaya kılıçtan önce bir yaşam biçimi taşıdı.

At sırtında yaşayan ama çağının en ileri mühendisliğini kullanan bir toplum… Bozkır onları yalnızca sertleştirmedi; yenilikçi yaptı.

Bu yüzden Türklerin tarihi yalnızca fetihlerin değil, aynı zamanda bir teknoloji ve uyum sağlama tarihidir.

Ve belki de bugün hatırlamamız gereken en önemli gerçek şudur:

Türkleri büyük yapan şey, savaşçı olmaları değil;
hayatta kalmayı sanata dönüştürmeleridir.

Yazar