Rafet ULUTÜRK

Bazen bir hikâye, yaşanmış olduğu için değil, ihtiyaç duyulduğu için doğar.

1940’ların Amerika’sında geçtiği söylenen bu olay da biraz böyle duruyor. Zengin bir adam, miras, bir çocuk, çaresiz kalan hukuk sistemi ve çözümü İstanbul’da bir müftüde bulan Batı…

Dikkat edin: Bu hikâyede bizi asıl heyecanlandıran şey adli tıp değil.
Bizi heyecanlandıran şey şu cümle:

“Amerika çözümü bulamadı, bir Türk âlim buldu.”

İşte hikâyenin kalbi tam burada atıyor.

Bu Bir Adli Tıp Hikâyesi Değil

Bu, bir itibar hikâyesi.

Uzun süre “geri kalmış”, “bilim üretmeyen”, “sadece geçmişle övünen” bir toplum olarak itham edilen insanların zihninde, bu tür anlatılar adeta bir iç rahatlatma işlevi görüyor.

Bu hikâye şunu söylüyor:

Biz sandığınız gibi değiliz.

Bizim alimlerimiz sandığınızdan daha büyük.

Sizin biliminiz yetmedi, bizim bilgimiz yetti.

Bu yüzden hikâye, gerçek olup olmamasından bağımsız olarak, çok güçlü bir psikolojik karşılık buluyor.

Çünkü mesele kemik değil.
Mesele onur.

Batı Karşısında Zihinsel Duruş

Hikâyede Amerika’nın olması tesadüf değil. Roma’ya bakılması, Yunan’a bakılması, Uzakdoğu’ya bakılması ve en son Türkiye’ye gelinmesi de tesadüf değil.

Bu kurgu, aslında bir medeniyet sıralaması yapıyor.

Ve en sona, çözümün bulunduğu yere bizi koyuyor.

Bu, bilinçaltımızda şu duyguyu besliyor:

“Biz aslında en sondayız ama en baştayız.”

Bu, tarihsel özgüven kaybı yaşayan toplumların ürettiği çok tipik bir anlatı formudur.

Hikâyedeki Asıl Kahraman Kim?

Dikkat edin: Hikâyede müftü, bilgiyi kitaptan değil, hadisten biliyor.

Yani mesaj şu:

Modern bilimin ulaşamadığı bilgiye, iman yoluyla ulaşılıyor.

Bu da bize şunu fısıldıyor:

Bilgi sadece laboratuvarda değil, metinde de var.

Ve hatta metin daha üstün.

Bu, din ile bilimi yarıştıran zihin için son derece tatmin edici bir sonuç.

Neden Bu Hikâye Bu Kadar Seviliyor?

Çünkü bu hikâye üç yarayı aynı anda sarıyor:

  1. Bilim karşısındaki eziklik duygusu
  2. Batı karşısındaki aşağılanmışlık hissi
  3. Geleneğin değersizleştirildiği düşüncesi

Tek bir menkıbe ile hepsine merhem sürüyor.

O yüzden insanlar bunu paylaşmayı seviyor.
O yüzden bu hikâye kolay kolay ölmez.

Belki de Hikâye Bize Şunu Söylüyor

Bu olay gerçekten yaşandı mı, bilinmez.

Ama bize çok net bir şey gösteriyor:

Biz, sadece doğruya değil, bizi iyi hissettiren doğruya daha meyilliyiz.

Ve bazen bir hikâye, gerçeği anlattığı için değil,
bizim içimizdeki eksik duyguyu tamamladığı için yayılır.

Bu anlatı, belki tarih değil.
Ama güçlü bir zihinsel fotoğraf.

Bir toplumun, kendi âlimini, kendi metnini, kendi geleneğini yeniden değerli görmek istemesinin fotoğrafı.

Kuyruk sokumu kemiği burada sadece bir detay.

Asıl mesele şu:

Biz, kendimize yeniden inanmak istiyoruz.

Yazar