Rafet ULUTÜRK

Son günlerde Bulgaristan’da konuşulan bir mesele var: Oyların satıldığı söyleniyor. Bu cümleyi duyduğumuzda çoğumuz öfkeleniyoruz. “Nasıl olur?” diyoruz. Ama belki de asıl sorulması gereken soru başka:

Bir oy satın alınabiliyorsa, demek ki birileri de oyunu satmayı kabul etmiştir.

İşte insanı en çok yaralayan nokta da burada başlıyor. Çünkü sandığa atılan bir oy sadece bir kâğıt parçası değildir. O oy, bir insanın iradesidir. Onurudur. Geleceğe bıraktığı izdir.

Peki insan kendi iradesini neden satar?

Bunun cevabı kolay ama acı: Çünkü para artık birçok şeyin önüne geçti. Geçim sıkıntısı, umutsuzluk,
“Zaten hiçbir şey değişmez” düşüncesi…
İnsan bazen çaresizlikten, bazen de alışkanlıktan en değerli hakkını bile birkaç banknota değişebiliyor.

Ama burada çok ağır bir gerçek var:
Bir insan oyunu sattığında aslında yalnızca oyunu satmaz.
Çocuğunun geleceğinden bir parçayı, toplumun güveninden bir parçayı, kendi vicdanından bir parçayı da satar.

Daha da acı olanı ise bazen seçim bürolarında görev alan insanların bile temsil ettiği partiyi satabilmesidir. Oysa temsil etmek, sorumluluk demektir. Ama vicdan kaybolduğunda sorumluluk da kaybolur.

Peki çözüm ne?

Her şeyin başına bir polis mi koyacağız? Her sandığın başına bir gözetmen mi? İnsanların vicdanını kameralarla mı denetleyeceğiz?

Hayır.

Hiçbir yasa, hiçbir kamera, hiçbir denetim insanın içindeki vicdanın yerini tutamaz.

Gerçek değişim dışarıdan değil içeriden başlar. Bir toplumun kaderini değiştiren şey kanunlardan önce insanların karakteridir.

Belki de bu yüzden asıl soruyu yeniden sormamız gerekiyor:

Kim bizi bizden koruyacak?

Cevap aslında çok basit ama çok ağır:
Eğer biz kendimizi korumazsak, kimse koruyamaz.

Dünya ancak insan düzelirse düzelir.
Ve her değişim, bir insanın aynaya bakıp “Ben doğru olanı yapacağım” demesiyle başlar.

Belki küçük bir adım gibi görünür.
Ama toplumları değiştiren şey tam da bu küçük ama onurlu adımlardır.

Yazar