Derya YILDIRIM
Hayat bazen insanı bir şehrin en güzel manzarasına çıkarır, bazen de kendi içinin en karanlık odasına kapatır. Ama insan en çok kimse yokken kim olduğunu öğrenir.
İstanbul’un bir yüzü vardır; ışıklı, kalabalık, ihtişamlı. Bir de kimsenin tam tarif edemediği başka bir yüzü… Boğaz’a karşı sessizce otururken, martı seslerinin arasına kendi iç sesini karıştırdığın o anlarda beliren yüzü. Şehir, bazen dışarıdan bakıldığında maviyle yeşilin kavuştuğu bir tablo gibidir; bazen de insanın içine çöken bir ağırlığın aynası.
Belki de bu yüzden bazı manzaralar yalnızca gözle değil, yaşanmışlıkla görülür.
Boğaziçi’ne tepelerden bakan biri için köprülerin ışıkları sadece bir şehir dekoru değildir. O ışıklar, hayatın bütün yüküne rağmen akıp giden zamanı da hatırlatır. Gündüz başka, gece başka konuşur İstanbul. Gündüz mavinin ve yeşilin iç içe geçtiği o dinginlik, insana yeniden başlama hissi verir. Geceyse köprülerin suya düşen ışıkları, sanki insanın içinde susturduğu cümleleri görünür kılar.
Çünkü insan bazen dışarıdaki manzaraya değil, kendi içindeki boşluğa bakar.
Modern hayatın en büyük çelişkilerinden biri burada başlıyor zaten: Kalabalıkların ortasında, manzaranın tam karşısında, hayatın merkezinde dururken bile insan kendini yapayalnız hissedebiliyor. Her şey var gibi görünürken, en temel şey eksik olabiliyor: Gerçek anlamda anlaşılmak. Dinlenmek değil; duyulmak. Görülmek değil; fark edilmek.
Bugünün insanı en çok da bundan yoruluyor.
Yorgunluk dediğimiz şey artık yalnızca bedenle ilgili değil. Uykuyla geçmeyen, tatille hafiflemeyen, konuşunca dağılmayan başka bir yorgunluk var çağımızda. Kendine yetmek zorunda kalan insanların yorgunluğu bu. Herkesin bir şekilde bir omza yaslanabildiği yerde, kendi omzuna baş koymayı öğrenen insanların sessiz yükü.
Toplum, güçlü insanı sever görünür; ama onun nasıl güçlü kaldığıyla pek ilgilenmez. Ayakta kalmış olmanı alkışlar, fakat neden hiç düşecek yer bulamadığını sormaz. “Ne kadar güçlü” derler, ama o gücün çoğu zaman bir tercih değil, bir mecburiyet olduğunu görmek istemezler.
Oysa bazı insanlar güçlü doğmaz; güçlü bırakılır.
Hayatın en sert öğretmeni yalnızlıktır. İnsan, yanında kimse kalmadığında önce dağılır, sonra kendini toplamayı öğrenir. Önce bekler, sonra beklememeyi öğrenir. Önce yardım ister, sonra istememeyi öğrenir. Zamanla bu durum bir karaktere dönüşür. Dışarıdan bakıldığında buna “mesafe”, “soğukluk” ya da “gurur” denir. Oysa hakikatte çoğu zaman adı konmamış bir yorgunluktur bu.
“Eyvallahı olmamak” da tam burada yanlış anlaşılan bir hâle dönüşür.
Birçok kişi bunu kibir sanır. Oysa mesele çoğu zaman kibir değil, defalarca aynı yerden kırılmış bir insanın artık beklentilerini geri çekmesidir. Kimseye eyvallah etmemek, bazen kimseye ihtiyaç duymamaktan değil; ihtiyaç duyulan zamanlarda kimseyi yanında bulamamış olmaktan doğar. Bu yüzden bağımsızlık dediğimiz şey her zaman parlak bir zafer hikâyesi değildir. Bazen mecburiyetin yıllar içinde aldığı saygın bir biçimdir.
İnsan kendi yarasını kendi sarmayı öğrendiğinde, elbette değişir.
Daha dikkatli olur. Daha sessiz olur. Daha derin bakar. Her söze inanmaz, her yakınlığa güvenmez, her kalabalığa ait hissetmez. Ama bütün bunların yanında, başka bir şey daha kazanır: Kendi gücünün bilgisini. O bilgi çok kıymetlidir. Çünkü bir insan bir kez kendi karanlığından tek başına çıktıysa, hayata bakışı geri dönüşsüz biçimde değişir. Artık başkalarının onayıyla var olmaz. Alkışla büyümez, sessizlikle küçülmez. Kendi merkezini dışarıda değil, içinde kurar.
Ne var ki bunun da bir bedeli vardır.
Kendi kendine yetmeyi öğrenen insanlar, çoğu zaman en az anlaşılan insanlara dönüşür. Çünkü toplum hâlâ bağımlılığı yakınlık, susmayı güç, gülümsemeyi iyi olma hâli zannediyor. Oysa en derin acılar çoğu zaman en düzgün cümlelerin arkasında saklanır. En büyük kırılmalar en dik duran insanların içinde yaşanır. Ve en ağır yükleri çoğu zaman “iyiymiş gibi” görünenler taşır.
Belki bu yüzden bazı şehir manzaraları insana iyi gelir. Çünkü şehir, insanın söyleyemediklerini üstlenir bir süreliğine. Boğaz’a bakarken içindeki dağınıklığı toparlayabilmen biraz da bundandır. Mavinin ve yeşilin uyumu, köprülerin iki kıtayı birbirine bağlaması, insanın içindeki kopuk parçaları da birleştirebileceği hissini verir. Şehir, sana bazen şunu söyler: Dağılmış olabilirsin, ama hâlâ bir bütün olma ihtimalin var.
İşte bu yüzden bazı köşeler sadece coğrafi değildir; ruhsaldır da.
Bir tepe, bir sahil, bir köprü manzarası… Bunlar bazen bir şehrin değil, insanın kendi iç dünyasının simgesine dönüşür. Dışarıdaki İstanbul ile içerideki insan birbirine benzer aslında: Görkemli ama yorgun, kalabalık ama yalnız, güçlü ama kırılgan. Belki de bu şehir bizi bu kadar derinden etkiliyorsa, sebebi budur. Kendimizi onda görüyoruz. Özellikle de geceleri.
Gece, insanın kendinden kaçamadığı vakittir.
Gündüz işleyen hayatın sesi, geceleri yerini başka bir muhasebeye bırakır. Kim kaldı, kim gitti; ne eksildi, ne yarım kaldı, neye rağmen ayakta duruldu… Hepsi birer birer gelir. Ve insan o an anlar ki, bazı zaferlerin hiç alkışı olmaz. En büyük mücadeleler görünmez. En değerli dirençler kimsenin bilmediği yerlerde verilir.
Bu yüzden hayatta tek başına ayakta kalmış insanlara biraz daha dikkatle bakmak gerekir.
Onlar bağırmaz. Kendilerini anlatmak için uzun cümleler kurmazlar. Çoğu zaman güçlü görünürler, hatta fazlasıyla kontrollü. Ama o kontrolün arkasında, zamanında darmadağın olmamak için verilmiş büyük bir iç savaş vardır. O savaş kazanılmış olabilir; ama izi kalmıştır. İşte o iz onları hem daha dayanıklı hem daha kırılgan yapar.
Bugün toplumun en çok ihtiyacı olan şey belki de tam budur: Güçlü görünenin de yorulabileceğini kabul etmek. Kimseye eyvallahı olmayanın da bir zamanlar çok beklemiş olabileceğini anlamak. Kendi ayakları üzerinde duranın, bunu romantik bir seçimle değil, çoğu zaman hayatın sert mecburiyetleriyle öğrendiğini görmek.
Çünkü insanın değeri, yalnızca ne kadar dayandığında değil; ne kadar incindiği halde hâlâ incelikli kalabildiğinde anlaşılır.
Sonuçta hayat hepimize bir manzara sunuyor. Kimi zaman Boğaz gibi büyüleyici, kimi zaman içimiz kadar karanlık. Ama asıl mesele manzaranın kendisi değil; ona bakarken kim olduğumuz. Eğer insan en zor günlerinde kendi içinden geçmeyi başardıysa, artık dünyaya başka türlü bakar. Daha sessiz, daha derin, daha sahici.
Ve belki de gerçek güç tam burada başlar:
Kimsenin görmediği yerde yıkılmadan durabilmekte.
Kimse gelmediğinde yine de kendine yetişebilmekte.
Bir şehrin en güzel köşesine bakarken, insanın kendi içindeki en zor köşeyle yüzleşebilmekte.
İnsanın en sessiz köşesi, bazen en güçlü yeridir.

Смисълът на 19 април: Отвъд урните – съвест, памет и бъдеще
5 Nisan 1990 Barın Katliamı’nın Yıl Dönümü
İnsanın En Sessiz Köşesi
Boşalan Sandalyeler ve Soğuyan Sofralar
Bulgaristan 19 Nisan Seçimleri: Sandıktan Kim Çıkacak Değil, Devlet Çıkacak mı?