Rafet ULUTÜRK

Bulgaristan’da seçim dönemleri ne yazık ki uzun süredir aynı refleksi tetikliyor: Gerçek sorunlar konuşulmak yerine kimlikler üzerinden tansiyon yükseltiliyor. Ekonomik daralma, kurumsal çürüme, genç nüfusun göçü, yatırım ortamının zayıflaması ve adalete duyulan güvensizlik gibi yapısal meseleler geri plana itilirken; bazı siyasi aktörler yeniden “düşman” üretme kolaycılığına yöneliyor.

Son haftalarda özellikle Vazrazhdane ve MEÇ çevresinde yükselen sert ve etnik göndermeli söylemler bu açıdan dikkat çekici. Parlamento dışında kalma ihtimali belirginleştiğinde milliyetçi ve Türk karşıtı retoriğin hızla devreye sokulması, ideolojik tutarlılıktan çok siyasi hayatta kalma refleksini çağrıştırıyor.

Oysa mesele kimlik değil, kapasite meselesidir.

Bulgaristan’ın karşı karşıya olduğu temel sorun; devletin etkinliği, hukukun üstünlüğü ve kurumsal güvenin aşınmasıdır. Vatandaşın devlete olan güveni zayıfladığında, yatırımcı çekim gücü azalır; gençler geleceklerini başka ülkelerde arar; seçimlere katılım oranı düşer. Bu tabloyu değiştirmek için gereken şey sert sloganlar değil, derin reform iradesidir.

Bugün toplumun geniş kesimlerinde ortaklaşan duygu yorgunluktur. Sürekli kriz atmosferi, tekrar eden erken seçimler ve istikrarsız koalisyonlar, vatandaşın siyaset kurumuna olan inancını aşındırmıştır. Halkın gündeminde kimlik çatışması değil; hayat pahalılığı, gelir güvencesi, adil yargı ve öngörülebilir bir ekonomi vardır.

Etnik gerilim üzerinden siyaset üretmek kısa vadeli mobilizasyon sağlayabilir; ancak uzun vadede güven kaybını büyütür. Üstelik Bulgaristan toplumu artık daha bilinçli ve daha eleştirel. Yurt dışında yaşayan milyonlarca Bulgaristan vatandaşı, farklı demokratik pratikleri gözlemleyerek ülkesine dönük beklentilerini yükseltiyor. Onların talebi; modern, şeffaf ve hesap verebilir bir yönetim.

Bu noktada kamusal tartışmalarda adı sıkça geçen bir figür var: Rumen Radev. Devletin zirvesinde görev yapmış bir isim etrafında oluşabilecek geniş tabanlı bir siyasi konsolidasyon ihtimali, özellikle “istikrar” arayan seçmen için bir seçenek olarak konuşuluyor. Ancak asıl mesele bir kişinin yükselişi değil; geniş bir demokratik çoğunluğun inşasıdır. Tek başına iktidar değil, güçlü toplumsal mutabakat belirleyici olacaktır.

Bugün Bulgaristan için asıl sınav şudur:
Siyaset korku üretmeye devam mı edecek, yoksa güven mi inşa edecek?

Gerçek milliyetçilik; ülkenin tüm vatandaşlarının eşit hak ve sorumluluklarla yaşayabildiği bir düzen kurmaktır. Gerçek demokrasi; farklılıkları tehdit değil, zenginlik olarak görebilmektir. Parlamento, kriz üretme alanı değil; çözüm üretme zemini olmalıdır.

Eğer bazı partiler siyasi varlıklarını yalnızca “öteki” üzerinden tanımlayabiliyorsa, seçmenin vereceği cevap sandıkta netleşecektir. Çünkü Bulgaristan seçmeni artık yalnızca yüksek sesle konuşanı değil; somut çözüm sunanı arıyor.

Bu seçim bir sandalye yarışı olmanın ötesinde, siyaset tarzının oylanacağı bir dönemeçtir.
Gerilim mi kazanacak, yoksa reform iradesi mi?

Cevap, korku dilinin mi yoksa demokratik cesaretin mi daha ikna edici olduğuna bağlı. Ve görünen o ki toplum, giderek daha fazla ikinci seçeneğe yöneliyor.

Yazar